-Ayşeee
Bütün dikkatini oyuna vermiş olan Ayşe’yi, evlerinin hatta serender'in alt kısmından gelen bu ses ürkütmüş, yüzünü aniden yolun bulunduğu tarafa çevirip sesi hatta sesin sahibini tanımaya odaklamıştı.
kızım Deden seni soruyordu gelmedi diye git burdayım de bi isteği varmı bak hadi
basamakların üzerinden inerken duydukları onu yeniden hayal, oyun dünyasından koparmayı başarmış, merdivenin basamaklarının bulunduğu basamak çerçeveleri ağır çekim hayal perdesini filmin sonuna doğru taşıyordu sanırım. en son ayağını attığında artık ağaç merdivenin basacak yerinin kalmadığını son adımında yeşillikle buluştuğunda inmiş olduğunuda anlamış oluyordu Gül. doğruldu, arkadaşlarına baktı Ayşe'den başka kimse görünmüyordu ortalıkta, sadece baktı aslanda ama o bakış Ayşe'ye çok şey anlatıyordu. yüzünü çevirdi yeniden amcasına taraf aşağı düştü yüzü itiraz, hayır. Dedesi aklına geldi çok seviyordu dedesini hatta sevgiyi dedesinden öğrenmişti deseydi yanlış olmazdı, annesinin memesinden ayrılalı dünyaya dair sevgi ve marhamet duygularını dedesinde görmüş yaşamıştı. Herkesi severdi sevmesine ama dedesini bir başka severdi Gül, dedesi de onu çok severdi bilirdi, anlardı, sezerdi. Yola doğru iniyorduki amcası neden yola bu denli uzak noktadan indiğini önce anlamadı tamda neden oradan iniyorsun eve gitmeyecekmisin derken kenardaki küfeyi fark etti onun kardeşinin tarladan gönderdiği ve Gül'ün tarladan getirip oraya dayadığı küfe olabileceğini düşündü, küfenin bulunduğu yere doğru yürürken Gül'de küfenin yanına inmişti. küfenin kalın olan ağız kısmından tuttu ve Gül'ün sırtına alması için yardım etti ve sonra yol boyuna aşağı doğru yoluna devam etti. Gül sırtına yüklenen bu küfenin rengiyle suratının rengini yine eşitlemiş oldu. soluna dönüp bakmadı çünkü orada arkadaşları yarım bıraktığı saklambaç oyunu ve haminnesinin olduğunu biliyordu. Onları orada bırakmış olmanın verdiği acıyı sırtına küfe ile birlikte giymişti.
Oyundan eksilen arkadaşlarının yokluğunu Ayşe biliyordu ama acaba diğer iki arkadaşı da biliyor muydu, Ayşe onlara bu gerçeği kendisi söylemedi oyunu bozmak istemezdi, belki onların sobelenmesi bu gerçekten daha gerçekçi geliyordu ona. Gül'ün gidişini iki üç saniye daha izledi ve oyununa döndü. Yoluna kaldığı noktadan devam eden Küçük kızımız Gül, sanki o yaşanan güzel dakikaları hiç yaşamamış, o oyunun içindeki mutlu kız kendisi değilmiş, haminnesine koşarken yaşadığı tarifi mümkün olmayan mutluluğun sahibi onun kalbi değilmiş gibi tarladan başlayan sıkıcı, ağır yürüyüşüne devam ediyor olduğunu hissetti. Annesini düşündü, Babasını, erkek ve kız kardeşlerini düşündü ve sonra en son evde kendisini bekleyen ve belkide bir ihtiyacı olan dedesini düşündü, neredeyse gelmişti bahçe çitlerinin bulunduğu yere. Amcasının nereye gittiğini düşünmek aklının ucundan dahi geçmemişti Gül'ün oysa severdi amcasını da herkesi sevdiği kadar, belkide oyunun içinden çekip aldığı için düşünmemiştir kim bilir.
Evlerinin bahçe çitlerini tam ortasından kesen küçük tahta bir bahçe kapıları vardı, ne zaman eliyle iti verse bir iniltiyle birlikte kapı ardına kadar açılır kendiliğinden geri kapanmadığı için taa küçüklüğünden edindiği alışkanlık gereği gidip yaslandığı yerden kapıyı alıp getirip yerine doğru itmek içeri girmek isteyene düşürdi hep, yine öyle yaptı gayri ihtiyari. İki katlı ahşap evlerinin öne doğru sahanlık çıkıntılı bir mimaresi vardı, bahçe kapısının ortalanmış olması aslında evinde bahçeye oranla tam ortada bulunuyor olmasıyla ilintisi varmıydı bilemiyoruz. bahçe kapısını kapattıktan sonra bahçeyi tam ortadan yararak geçen taş döşenmiş iç yolu geçerek sahanlığın üstünü kapattığı bölüme yaklaştı, içeri girdi. O küçücük bedeniyle koca küfeyi usulca yere indirdi, ne zaman buraya gelse küfeyi içeri sofaya kadar götürecek takati kendinde bulamazdı ancak bu defa oyun oynadığı Ayşe'lerin evi onların evine en yakın komşu evdi, dip dibe değildi belki ama hiç de uzak sayılmazdı. bir alışkanlıkla sırtından indirdiği küfeyi mutfak tarafına götürme iç güdüsüyle sırtına almadan çekerek götürmeyi akletmişti. Evlerinin Ahşap kapısının dilini yerinden edecek zembereği öne doğru itti, dili geriye çeken mekanizma sayesinde kapı iki kanadından geniş olan sol tarafı bir birinden ayrılı verdi. Bir adımıyla geri geri eşiği geçerken iki eliyle yerde sürüklediği küfenin altında yer alan kısa sopalar yerden hiç kalkmadan kendisini içeri doğru çeken küçük kıza hiç mi hiç yardımcı olmuyorlardı.
Nezaket abla yeniden tülün arkasından göründü, oyunun ömür boyu devam edeceğini düşünen ve yanılan sadece Gül değildi elbette, Ayşe de bu oynun burada kesilmesini hiç mi hiç istemiyor olmalıydı ama gelin görünki yapılacak işler beklemezdi ve oyun herzaman oynanabilirdi bir büyük gözüyle.
Ayşe, Ayşe gel kızım hadi küfeyi getir de yemekleri koyalım babanlar acıkmıştır beklemesinler daha fazla.
cümlesi yeni bitmiş sağına doğru dönmeye başlamıştı ki yeniden mutfağa dönmekti niyeti, gözü annesine takıldı, içini aniden korku kapladı, başından aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki, oysa hiç başından aşağı kaynar sular dökülmemiştiki bu duyguyu nereden biliyor olabilirdi.
-Anneeeeeee
-Dedeee
diye seslendi başını yukarı doğru kaldırırken Gül. sesinin son tınısı sofayı terkettiğinde yukarı odada Kuranı Kerim okuyan dedesinin sesini zayıf belli belirsiz işitiyordu, belkide ne zaman bahçeden gelecek olsa dedesinin odada Kuran okurken bulduğu için zihni ona bu oyunu oynuyor da olabilirdi.
gülüm sen mi geldin kuzum...
geldim dede ben geldim yoruldum şu küfeyi bırakayım hemen yukarı geliyorum dede
dedesinin ona kıyamadığını adı gibi biliyordu ve eğer yorulduğunu ima eder yada söylerse dedesinin ona olan sevgisi artacak ve ondan daha fazla hoşlanacağını biliyor bunu kullanıyordu bu küçücük aklıyla.
yavruuum kınalı kuzum benim, oy oyyy yorulmuş benim kuzum yorulmuş benim gülüm
elindeki küfeyi çeke çeke sağ yanında yer alan mutfak kapısının buluduğu tarafa çekeleyip kapının başladığı direğe dayadı ve bıraktı. Dedesi yerinden kalkmadan önce elinde tuttuğu Musafı üç kez öpüp anlına götürdükten sonra odanın duvarı örülürken içine yerleştirilmiş tahtadan iki gözlü kutu şeklindeki rafa kaldırdı Kuranı. Yerinden kalktı odayı geçti eşiğin üzerinden geçerken kapının her iki tarafından tutuna tutuna tam karşısındaki ahşap merdivenleri inmeye başlayacak aynı zamanda da torununa övgüler dizecekti;
-yavrum gelmişmi benim kuzum, yorulmuş çokmu yük koymuşlar bakayım küfesinin içine hee. yavrum çokmu yorulmuş kuzum, kınalı kuzum benim
diye diye merdivenleri birer birer inmeye başladı. Aşağıdan da kınalı kuzusu merdivenleri çıkmaya yeni başlamıştı. dış kapının tam karşısında yan duvara dayalı iki bölümden oluşan merdivenlerin korkulukları geniş beşion dan yapılmıştı, bina yapılırken yediği cila kendisini bu zamana kadar taşımış olmalı ki üzerinde hiç bir pürüz bulunmuyordu. İlk bölümü çıkmak için merdivenlere başlayan küçük torunu üç dört basamak atmıştı ki dedesinin de en üst merdivenlerden ağşağı doğru inişine şahid olmuştu, ortada bekledi ve dedesini karşıladı. Kollarını açtı uzun siyah saçları beline kadar iniyordu Gülün, yukardan inen dedesi onu kollarının altından sardı ve kucağına kaldırmak istedi,
oy oyyy kızım kocman olmuş kalkmıyor artık kucağıma bak bak sen.
eğildi basamağın ikinci bölümünün sonuna oturdu verdi. kucağına aldı kızını kokladı, saçlarını okşadı yavrusunun, o da dedesinin göğsüne koydu başını, sevgiye ihtiyacı vardı nasılki yemeye, suya ihtiyacı vardı çocuğun o orandada sevgiye, ilgiye ihtiyacı vardı. Annesi babası çok meşgullerdi belki, ablaları meşgul, abileri meşguldü belki ama dedesi torununa zaman ayırıyor onu seviyor kokluyordu. O da dedesinin bir dediğini iki etmiyor sobasını yakıyor, abdest alacağı vakit suyunu getiriyor hatta abdest alırken ona suyunu döküyor dedesinin rahatça abdest alması için ona yardımcı oluyordu sürekli.
anne, anne
Mavi balkon demirlerinin ortaya yakın bölümünden kızına doğru seslenen Nezaket abla geriye dönmek istediğinde o yaşlı çınarın kendisinden tarafa doğru sedirin üzerine oturduğu şekilde yanının üzerine devrilmiş olduğunu gördüğünde ağzından bu kelimeler dökülmüştü. koştu sedirin önüne anneciğinin dizlerinin dibine girdi,
anne anne
başını tuttu ve oturur duruma getirdi anneciğini, başını iki elinin ortasına aldı tutmaya çalıştı ama başı öntarafa doğru düşmek için baş parmaklarından müsade alamamıştı yoksa öne düşüverecekti. Çıt çıkmıyordu artık ne kuşların ötmesi vardı ne kelebeklerin kanat sesleri, donmuştu yaşam, durmuştu hayat. Bir yaşam belirtisi bekliyordu evren, Nezaket abla bir soluk, ışık arıyordu anneciğinde çok çokmu bir şey arıyordu sanki. Annesinin başını geriye doğru iterek duvara dayadı, göz kapaklarını aralayıp içerlerde bir yerde hayat ışığı bulmaktı niyeti, olmadı aradığı ışık orada değildi malesef yoktu işte yaşama dair bir cılız ışık süzmesi dahi. Kalbini yokladı elini anneciğinin kalbine koydu ama anlayamadı, kendi başını anneciğinin kalbine dayadı yok. Evde halinden anlayacak ona yardımcı olacak kimseler yoktu içinden ne yapacağını kimden medet umacağını düşündü bulamadı. Bir elinde annesi diğer eliyle demir parmaklıklardan tutundu ve Ayşeye doğru seslendi
kızım Gül'ün amcası aşağı doğru iniyor koş yakala acil gelsin koş koş
biraz önce çocuklara seslenirken onun sesini duymuş mutfak penceresinden Gül'ün amcasının köyün alt başına doğru yavaş yavaş inişine şahid olmuştu. Tek umudu ona olaşabilmek ve çocukların bu hadiseye şahid olmadan bir büyüktün yardım alacak olmaktı. Annesinin anne feryadının ardından durmuş olan hayat, sessizliğe çekilen Ayşe son çağırının ardından ağzına götürdüğü iki elini yanına doğru indirip koşmaya başladı, yanlız kalacağından korkan Sümeyyede Ayşenin ardından koşmasına eşlik etti. Hem sesleniyor hemde koşuyor iki kız arkadaş. Aklına gelmesi muhtemel hiç bir senaryo yoktu iki küçüğünde, kocaman bir boşluk ve kocaman bir korku taşıyorlardı yeni düştükleri tozlu yol üzerinde.
İdris amcaaaaa
idris amcaaaaaaaaa
idris amca
köyün alt başına doğru ağır ağır ilerleyen Gül'ün amcası İdris arkasından kendisine doğru seslenen bu iki farklı sesi bağlamlarına bağlamaya ait olduğu kişiyle eşleştirmeye çalışan zihnini beklememiş önce atmakta olduğu adımı durdurmuş ardındanda başını gövdesiyle birlikte geldiği yöne çevirmeye başlamıştı bile. Kendisine doğru koşuşturan bu iki kız çocuğu az önce yanlarından ayrıldığı komşularının kızları ve Gülün en yakın arkadaşlarından başkası değildi. Az önce yanlarından geçmişlerdi neden bu telaş! nedir bu feryat!
annem seni çağırıyor koş koş idris amca
haminne, haminneme bişey oldu annem seni çağırıyo amca
kalp atışları hızlanmıştı İdris amcanın, zaten heyecanlanmış olan Ayşe korkusunu ve telaşını İdris amcaya kadar hiç düşürmeden taşımıştı.
tamam tamam durun siz koşmayın geliyorum ben
aniden döndü gerisin geriye idris amca ve elleriyle dizlerinden kuvvet almaya çalışan, titreyen dizlerini dindirmeye, bir an önce yardıma ihtiyaç duyan Nezakete ve Haminneye yetişmek, yetmek için çaba harcıyordu.Kızların yanından geçerken gözlerindeki korkuyu daha yakından müşahade etmiş, olayın vahametini dahada anlamıştı, çocukları yatıştırmak gerekirdi ama vakit yoktu buna,
durun durun bişey yok tamam
diyebildi sadece yanlarından geçip gidirken, küçük kızlar kendilerine verilen görevi yerine getirmişlerdi getirmesine ama şimdi ne yapmaları gerektiğini düşünmemişlerdi, Ayşe olacakların nereye varacağını kestiremiyordu ama o küçücük aklıyla kestirebildiği bir şey daha vardı o da babasına haber verebileceği fikriydi. Bunu bu durumda nasıl düşünmüştü vahiymi inmişti gökten yada bir hızır kendisine bu öğüdümü fısıldamıştı hayır. Kendisinden beklenemeyecek olgunlukla Sümeyyeye babasına gitmek istediğini gidip annesine de bu durumu haber vermesini istedikten hemen ertesi koşmaya başladı kaldığı yerden.
Nezaket! Nezaket!!!
İdris abi burdayım idris abi koş Haminnem?
O sesi duyana kadar şokta olan Nezaket o sesle birlikte girdiği şoktan çıkmış olmanın işareti olarak olmalı ki göğüs kafesinden gelen baskıyı hafifletememiş, göz yaşlarına hakim olamamış ellerinin arasındaki anneciğinin cansız bedenine bakarken içindeki çağlayanların göz pınarlarından akmasına sebep olmuştu.Merdivenleri birer ikişer çıkmakta zorlanan İdris amca sonunda Sedirin üzerinde oturan Ayşe teyzeyi ve gelini Nezaketi içine düştükleri acı olayın içinde buluvermişti. Sedirin önünde durdu bir iki soluk alıp verdi, sanki ne yapacağını planlıyor, ne yapması gereketiğine karar vermeye çalışıyordu idris amca.
dur bakayım sen bi dur,
dediğinde aklında hiçbir şey yoktu yapacaklarına dair, aklına getirmiyordu ama acaba olmuşmuydu olmakta olan yoksa bu sadece telaşın ve heyecanın verdiği yanlış anlama olamazmıydı?
baktınmı soluk alıp veriyormu kızım
yok abi almıyor gözünede baktım bi de sen baksan abi
tamam dur tamam
İdris amca sedirin üzerine yatırmaya karar vermişti ve kızından da yardım istemişti, birlikte Haminneyi sedirin üzerinde sırt üstü yatırdılar ve İdris amca ayna istedi Nezaketten, hemen getirdi nezaket abla ve soluk alıp almadığını birde aynayla kontrol ettiler fakat yine herhangi bir yaşam belirtisi yoktu üzerinde. Nezaket abla ağlamayı dahada artırmış, dışardan rahat duyulabilecek kadar sesli ağlıyordu artık. Ağlama sesini işiten Sümeyye yukarı çıkma cesareti bulamadı kendinde ve aşağıdan seslendi
Nezaket teyzeee
Şey Ayşe gitti, babama dedi haber vereyim dedi koştu, dediki anneme söyle dedi.
tamam kızım sen git annenlere de haber ver buraya gelsinler
annem yok o da tarlada ama teyzem burda
tamam onlara haber ver gelsin
Küçük kız kendisinin işe yarıyor olduğu fikrine tutundu ve büyük bir hızla evlerinin yanındaki teyzesinin evine doğru büyük bir hızla koşturdu.
İnna Lillah ve inna ileyhi raciun ( Bizler Allah'a aitiz, ve ona döndürüleceğiz )
dedi ve ekledi,
Başımız sağ olsun kızım, Allah onun Taksiratını affeylesin. Üzerini örtelim getirsende!
bu sözleri belki bin kez duşmuş olmasına rağmen bu defa ne kadar acı gelmişti Nezaket ablamıza. Sanki bir hançer batıyordu ciğerine ve her hıçkırığı onun bu acısı bir kat daha artıyordu.İçeriden beyaz bir çarşaf getirip Haminnenin üzerine örterken az önce sedirde oturan anneciğinin şimdi canlı olmamasını anlamlandıramıyordu. Oysa az önce kendisi ile konuşuyor, çocuklara bakıp sevinç doluyor, seviniyor, mutlu olabiliyorken şimdi nefes dahi alamıyor olması nasıl ve hangi nedene dayanarak açıklanabilirdi. Yüzüne kadar çekti bembeyaz örtüyü yüzüne son bir kez doya doya baktı eğildi öptü kokladı göz yaşlarını akıttı üzerine
tamam tamam kızım hadi kapat yüzünüde gel şöyle otur bakalım sende hadi
diye uyarmasaydı belki bu hasret bir kaç dakika daha devam edecek, canlılığını kaybetmiş annesine biraz daha sarılabilecekti. Geçti ayak ucuna doğru oturdu Nezaket abla, hıçkırıklarından bir zerre azalma gözlenmiyordu.
Tüm köyle ulaşmıştı Ayşe Haminnenin vefat haberi, hatta köyün alt başlarında çalışan insanlara ve üst başında çalışan köylülere deyin. Bir duymayan Gül ve dedesi kalmıştı bu acı haberi. Herkes yavaş yavaş toparlanmaya başladı Ayşe Teyzemizin cenaze evinde hatta küçük Ayşe bile gelmişti köyün alt yanından tekrar evine. Haberin acısı tez duyulurdu tez duyulmuştu fakat neden hala Gül ortalarda yoktu hatta dedesi?
Evlerinin kapısı tekrar açıldı ve Babası ve abisi içeriye girmişlerdi, ortada kimseler yoktu ses soluk. Oysa cenaze evinin önünden geçmişler Annesini, ablasını, bir abisini acının yanına bıraktıklarında cenaze evinden yükselen feryatlar buradan hiç mi duyulmuyordu, belki çok kulak kabartılsa o da belki.
Heralde uyuyorlar
dedi babası, çık bak sen ben elimi yüzümü yıkayayım dedi ve banyoya benzer küçük bir odaya girdi. Abisi dedesinin odasına girdiğinde Gül ve dedesini sedirin üzerinde uyurken buldu. Sabahın yedisinden bu yana ayakta olan gül, artık bu temaşaya yenilmiş, dedesinin kolları arasında öyle bir uykuya dalmıştı ki Cebrailin köylerini şereflendirmesini duyamamış, o koşuşturmadan ve acıdan nasibini alamamıştı. Aşağı indi abisi, babasının yanına gitti kapıdan saslendi
uyuyorlar baba kaldırmadım.
yok yok şimdi uyusunlar sonra
elini ayağını yıkayan babası üzerini değiştirdikten sonra cenaze evine doğru geçti.
Başımız sağ olsun, Her nefis ölümü tadacak Salih kardeşim
dedi ve baş sağlığı verdi Ayşe Haminnenin en büyük oğlu Salih kardeşine. Çocukluğu birlikte geçmişti Salih'le iyi bir arkadaş iyi bir komşuydu. Tamda Haminnesine yakışır bir evlat olmuş onun bir dediğini iki etmemiş, Hanımı Nezaket ile birlikte Annesine bebekken kendisine nasıl baktıysa öyle bakmışlardı. Hele babalarının ölümünden sonra daha da düşkün olmuşlardı annelerine, onuda bir gün kaybedecek olmanın korkusu bu güne değin sürmüştü ikisinde de. Ve olan olmuş, Kıymetli annelerini Kendisini yoktan var eden Rabbisine uğurlamışlardı.
gözlerini açtı tekrar kapattı, aradan bir vakit geçtikten sonra gözlerini tekrar açtı aradan ne kadar zaman geçtiğini tahmin edemezdi, bu defa kapatmadı göz kapaklarını. Gözünü karşısındaki ahşap duvarda asılı bembeyaz askılı örtüsünün içinde bulunan kuranı kerime kılıfına dikti şimdiye dek hiç okumadığı musafa karşı içten bir sıcaklık, yakınlık duyuyordu. Dedesinin sürekli elinde görüyor olmasımıydı bu duyguya neden olan şey yoksa ona atfedilen değer miydi sebep bilemiyoruz. gözünü kırptı ve yeniden gözlerini mushafa dikti. kalktı ve sedirin üzerine oturdu, uyumuş uykuya doymuştu, mahmur gözleri uzun dağınık saçlarıyla saflığın timsali sayılacak kadar masumdu gül. sedirin üzerinden aşağı doğru kaydı indi, kuranı kerimin asılı olduğu bez kılıfa uzandı çivisinden çıkardı, üç kez öpüp başına koydu, bunu dedesinden öğrenmişti ne zaman mushafı yerinden alsa yada okuduktan sonra yeniden yerine koyacak olsa böyle yapardı dedesi. Üçüncü kez başına götürdükten sonra gerisin geriye döndü, dedesine seslendi
dedee, dedeee
Tüm köylü bir iki saat içerisinde Haminnenin evinde taplanmış, herkesin evinde cenaze evi için yemekler kaynatılmaya başlanmıştı güllerin evi hariç. Kadınlar sofada toplanmış sofanın ortasında beyaz örtünün altında yatan köyün en yaşlı kadını ve en sevilen yaşlısı olan haminnenin etrafında halka olmuş, bir kısmı kuranı Kerim okuyor bir kısmı gözyaşlarına hakim olamıyor ağlıyor bir kısmı ise etrafta yapılacak iş güçle meşgul oluyorlardı. Erkekleri ise balkondaki sedirin üzerini doldurmuş yer bulamayanlar yere oturmuşlar bir kısmı aşağıda ayakta dikilenler yada bir kütüğün üzerine oturmuşlar velhasıl bahçeyi avluyu doldurmuş üzüntülerinin kederlerinin yüzlerine vurmuş hallerini bir birlerine sunuyorlardı. Camiin fahri İmamlığını yapan Hüseyin amca, Salih ile birlikte cenaze işlerini konuşurken Gülün babası da onlara eşlik ediyordu, ikindi vakti geçmişti ve Akşam namazında cenaze kılma adetleri yoktu köylünün, mecburen cenazeyi yarın öylen namazında defnedeceklerdi. Hem uzaktan gelenler içinde bu daha hayırlı olacağı konusunda hem fikirdiler, anlaşılan cenazeye etraftaki köylerden hatta Trabzon'dan da gelecekler bir hayli fazla idi. O vakitlerde telefon yaygın olmamasına rağmen kara haber tez duyulur bir yerde düğün yada cenaze oldumu tas tamam herkes hazır bulunurdu, bu nasıl organize olur, kim bu haber sistemini işletir ve tüm camianın haberdar olması sağlardı bilinmez, bilinen bir şey vardı ki sağır sultan dahi duymuş olur, tüm haberdar olan eşraf cenazede hazır bulunurdu. Beyaz baş örtülü kadınlar oyalı yazmalarıyla saflığın, temizliğin sembolleriydi adeta. Ayşe Haminnenin üzerinde yer alan makas yarına kadar kalacak olan cesedinin şişmesini engellemek için karnının üzerine konmuştu. Erkeklerden orta yaşlı bir iki hafız önlerinde açık bulunan kuranı kerime bakmadan gözleri kapalı halde Yasin suresini okuyor, etraftaki sureyi bilen müminler ise içlerinden takip ediyorlardı. Bu organizasyon her cenazede kendiliğinden bir düzenle kendiliğinden vicut bulur, sanki birileri belli bir disiplin içerisinde emir komuta zinciri içerisinde cenaze merasimini organize ediyormuşcasına eksiksiz ve kusursuz işletilirdi bu kendiliğindenliği.
dedeee, kalk dede bak kuranı getirdim, hadi okuyalım
dedee
kalk oku, abdest alacaksan su hazırlayayım mı sana?
dede, dedee
On iki yaşında bir kız çocuk yanından kalktığı yaşlı dedesinin baş ucunda sedirin önünde durmuş, onun kalkıp kendisine kuran okumasını bekiyor, onu sesliyor, sesini dedesine işittiremiyordu anlaşılan. Oysa merdivenlerde sarıp sarmaladığı yavrusuna kıyamamış yorgun olduğu düşüncesiyle öylen namazını kılmadığı halde yavrusunu uyutup bir ara kalkıp kılarım düşüncesiyle torununun biraz uyuyup dinlene bilmesi için koynunda uyutmuştu. Kalkacaktı, kalkıp öylen namazını kılacak sonra belki torunuyla birlikte oyun oynayacak, onun saçlarını tarayacak, koklayacaktı hatta belki saçlarını bile örerdi Gülünün. Eşini kaybettikten sonra torununa olan düşkünlüğü bir kat daha artmıştı dedenin, herkesten korur kimseye laf ettirmez, eğer söz söyleyen kalbini kıran olursa onun kalbini kırmaktan asla çekinmezdi. Onun iyi bir insan, iyi bir kul olabilmesi için kendince küçük öğretiler hazırlamıştı torununa hissettirmeden. Mesela; abdest almak için sürekli gülün kendisine su dökmesini isterdi kendisinden aslında murad ettiği şey onun abdest almayı iyice hafızasına yerleştirmesi içselleştirmesinden başka bir düşüncesi yoktu, bunu gül'e hiç hissettirmeden yapıyor onun görerek öğrenmesine vesile oluyordu. Diğer bir öğretim aracı da Namazda yaşanıyordu; Namaz kılarken torununa " kızım sen benim başımda dur ben namaz kılarken uyuya kalıyorum eğer uyursam beni ikaz et omzuma dokun dede uyan diyerek uyarki uyuya kalmayayım derdi ve tüm namaz boyu gözünü kırpmadan torununun kendisini izlemesini bu vesile ile de namazı öğrenmesini murad etmişti. Ve torunu Gül o namaz kılarken ona bakar eyer uyuyacak olursa hemen onu ikaz eder uyandırırdı kaldı ki bir kaç kez uyukladığı olmamış değildi ha bilerek mi bunu yapmıştı yoksa gerçekten mi uyumuştu bilemiyoruz.
bir kaç kez daha dedesini seslendikten sonra bir şeylerin yolunda gitmediğini anladı ve Kuranı Kerimi rafın üzerine hızla bıraktı, öpmeyi unutmuştu ama mazur karşılanabilirdi elbet, ahşap merdivenlerden aşağı indi kenarlıklara tutunarak, hemen karşısındaki kapıyı açtı sol yanında biraz ilerde Arkadaşı Ayşe'nin evlerine doğru hızlı sayılabilecek adımlarla yürüdü, babasını gördü ilk Salih amcasıyla birlikte dikiliyorlardı karşıda. oysa biraz kenarda kendisine daha yakın olan abisi bir kütüğün üzerinde oturmuş yaşdaş arkadaşlarıyla yarınki mezarın kazılması işini konuşuyorlardı.
Babaaa
Babaa
hiç kimse duymuyor, nasıl olabilir böyle birşey? tekrar denedi
babaaa babaaa
hem babasına doğru yürüyor hemde sesinin çıkarabildiği kadar bağırdığını sanıyordu, yaklaştı babasına. Abisi Gülü fark etti babasına doğru koşarken, birşeylerin ters gittiğini anladı ayağa kalktı dikildi aklına gelen ilk şey Haminnenin vefatından habersiz olan kardeşinin bu haberi uygunsuz bir biçimde duyması idi oysa hadise onun düşündüğünden daha vahim bir hal alıyordu ve hayat hiç de beklenmedik hadiselere gebe idi. Gül babasına bir iki adım yaklaşmıştı ki babası içsel bir dürtüyle arkasına dönmeye başladı, döndü ve kızını gördü kendisine doğru seyirtirken. Yüzünün hali hadiseyi sesiyle duyuramayan kızının bir şeyler yaşadığını ve bundan hiç te memnun olmayacaklarını önceden haber veriyordu sanki. Eğildi kızının seviyesine doğru dizlerini kırarak oturdu ve kızı babasına aniden sarıldı ve ağlamaya başladı fakat sesi o kadar cılız çıkıyordu ki kızının ağlıyor oluşunu babası sadece hissedebiliyordu. Kolay kolay kızına sarılmazdı, toplasanız şimdiye kadar kızına sarılması bir elin parmaklarını geçmezdi, bu iyi bir şey değildi ancak eski zamanlarda çocuklarıyla babaların yada annelerin ilişkileri fazla gelişmemiş, büyüklerin yanında çocuklarını sevmeyi adet haline getirmemiş nesillerin büyüttüğü çocuklar henüz olması gereken seviyeyi yakalayamamışlardı. Abisi Gül ile babasının yanına kadar ulaştı ve olup bitene dikkat kesildi, Gül babasına dedesinin uykusundan uyanmadığını anlatabilecek gücü taparlamaya çalışırken babası da güle haminnenin vefatını söyleyip söylemeyi aklında gezdirip duruyordu. Salih amcası Gülün başını okşadı babasının kucağında
canım kızım ağlama bak sen ağlarsan kuşlar, böcekler incinir küserler bize sonra
derken göz yaşlarına zor hakim oluyor halde idi. Bu bir birine geçmiş acı sarmalı kim çözecek önce hangisi diğerine en kötüsünü haber verecekti acaba?
dedem, dedem...
dedem uyanmadı baba !
dedeme bak
göz bebekleri büyüdü, aniden kalktı, iki koluyla kızının omuzundan tutup sağına doğru bıraktı ve eve doğru koşmaya başladı. Artından da abisi, Salih amcasının yanında kala kaldı Gül. Kalabalığı fark etti birden bire bu kadar insan neden burada toplanmış olabilir diye düşünmeye çalıştı, neredeyse bütün köydeki tanıdığı insanlar buradaydı eksiksiz. Salih amcası eğildi küçük kıza ne olduğu hakkında onu oyalayacak bir şeyler söylemek istedi belli belirsiz.
bişey yoktur kızım, derin uyumuştur herhalde deden, bazen yaşlılar öyle yapar şimdi öğreniriz sen şöyle kenara doğru gel
dedi ve ne yapabileceğini düşündü acısının üzerinden. Göz gezdirdi kalabalığa kime emanet edebilirdi ki bu acılı kalabalık içerisinde küçük kız çocuğunu sakinleştirmek için. Kendisi de ileride olup bitenleri merak ediyor ihtimaller onu daha derin rahatsız ediyordu. Ciğer paresini kaybetmişti Salih anneciğini, yüreği öylesine acıyordu ki orada bir başkasının acısını taşıyacak yer kalmamış gibiydi, bu dayanılmaz acının artabileceği bir alan açılabilir miydi acep. Gül yüzünü kalabalıkları süzdükten sonra evlerine doğru çevirdi, derin bir sessizlik hakimdi evlerinin bulunduğu tarafta, yel dahi esmiyordu ağaç tepelerinde, Salih amcasının bahsettiği kuşlar, böcekler bu acılı mahalleyi çoktan terketmiş, rüzgar ın sahibi rüzgarı kesmiş olabilir miydi bu iki komşu evin üzerinden.
26.05.2019 saat 05:19
27.05.2019 saat 00:19
İdris
diye seslendi biraz ilerideki kütüğün üzerinde oturan büyük oğluna, başını önüne düşürmüş Babaannesinin vefatını derin sessislik ve hüzünle yaşayan İdris başını aniden kaldırdı babasının seslendiği yöne doğru baktı, eliyle kendisine gelmesini işaret eden babasının el hareketini fark eder etmez babasına doğru hızlı adımlarla ilerledi ve yanına ulaştı. Bir kaç dakika önce Gülün büyük abisi yakın arkadaşı ile aynı kütüğün üzerinde oturmuş Haminnelerinin cenaze merasimini konuşuyorlardı ve yanından kalkan arkadaşının nereye gittiğini düşünme fırsatı olmamıştı yüreğinde taşıdığı acı yüzünden.
oğlum, git bak bakalım Mustafa amcanlara ne olmuş merak ettim Gül birşeyler söledi ama tam anlamadık eve geçtiler bir kaç dakika oldu çıkmadılar daha, Muhsin dede uyuyor muymuş sen bak anlarız nedir diye hadi
hiç bir şeyden haberdar olmayan İdris konuyu anlamamıştı ama nereye gideceğini ve neye bakacağını babasının yüz ifadesinden çıkarmış gibiydi, yarı anlar bir şekilde hızlıca komşuları Mustafa amcaların eve doğru yürümeye başladı, şaşkınlığı bir kat daha artmıştı İdrisin başı önde hızlı hızlı yürümeye başladı. Gül aniden haraketlendi o da İdris abisinin peşinden gitmeye gayri iradi yeltendi ki Salih amcası omuzundan kavrayı verdi, kucağına aldı ve biraz ileride dikilen kalabalığa yaklaştı, kalabalığın içinde Gülün amcaları dayıları vardı ve birine teslim etmek istedi. Bunun bir kaç dakika içerisinde paniğe neden olacağını biliyordu ama eve gidenlerin bir türlü çıkmaması zaten meselenin gittikçe vahim sonuçlar doğuracağına gebe idi zaten.
İdris Mustafa amcaların kapıya geldiğinde kapı aniden açlıdı, kapıdaki en yakın arkadaşı, Gülün abisi Yasinden başkası değildi, ağlıyordu ama bu ağlayışı Haminnesine ağladığı göz yaşlarına hiç mi hiç benzemiyordu. Yasin en yakın arkadaşı İdrisi karşısında görünce kendini dahada bıraktı ve kardeşine sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Dedem İdris dedem,
ne diyorsun Yasin ne ne oldu Muhsin dedeye ya ne bu
Yasin öyle ağlıyordu ki hıçkırıkları değil komşusundan Köyün alt başından duyulabilirdi, İdris içindeki acıya birde Yasinin yasını katı verdi, o da kardeşiyle birlikte omuz omuza verdi ayakta ağlayışları birbirine karıştı. Cenaze evinden çıplak gözle net bir şekilde görünen Mustafaların evinde iki büyük kardeş bir birlerine sarılmış ağlaşıyorlardı ve bu ağlayışları Haminnenin evinden okunabiliyordu. Tam Gülü amcalarına teslim etmek üzere onlara bir yol bulup olaydan bahsedecek olan Salihin gözleri oğlu ve Yasinin bu hıçkırıklarına döndü takıldı. Bir kısım insanlar Balkondan ayağa kalktı birden, aşağıdakilerde bölükten ayrılan askerler gibi karşı tarafta yaşanan hadisenin vehametinin farkına varmışlar yürüyüşü en yakın akrabalarından başlayarak gerçekleştirmişlerdi. Balkondaki Komşulardan biri içerideki Yasin okuyan hanımlara doğru seslendi
Mustafanın hanımı yada çocuklarından kimse varmı burda?
olmazmı, hem eşi hem kızları içeride Kuranı Kerimin okunuşuna eşlik ederken gözyaşlarına boğulmuşlardı, Üçü de bu gelen sesin nedenini anlamaktan uzak gayri ihtiyari orada olduklarına işaret edecek sözcükler fısıldadılar.
Siz bi eve geçseniz, şey orda Mustafa abi, siz hele bi geçin abla
diye bildi sadece, olacakları yada olması muhtemel şeyleri tahmin ediyordu ancak bir türlü kabullenemiyordu, aynı anda iki Ailenin büyüğü hakka yürümüş olabilirmiydi? İki ailede aynı acıyı birlikte yaşayacak, kalpleri yaralanacak, yürekleri dağlanacak olabilirmiydi? İdris kardeşi Yasinden ayrılmakta zorlandı ama kendilerine doğru gelen kalabalık olayın farkına varmıştı ve kendilerine doğru yaklaşmıştı, onları karşılamalı ve bu acı haberi onlarada haber etmeliydiler. İçlerinde Yasinin amcaları dayıları nerdeyse tüm akrabalarının da yer aldığı büyük kalabalık evin kapısının önüne kadar gelmişti, zaten acı içerisindeki bu kalabalık gürüh bir acı haber daha alacak, küçük kızımızın dedesinin vefat haberiyle bir kez daha yıkılacaklardı.
Salih amca Gülü kucağından indiremedi, annesinin ani kaybına dayanamayın bu yüreği Gülün yaşayacaklarına nasıl dayanacak, bu küçük kız çocuğuna bu nasıl anlatılacaktı. Gül kalabalığın kendi evleri önünde taplandığını görüyor ancak dedesine ne olmuş olabileceğini aklına getirmek istemiyormuşcasına umutla uyandırılmasını bekliyormuş gibi davranış sergiliyor, donukluğunu kimselere açık etmiyordu. Aklına Ayşe geldi,
Salih amca Ayşe nerde?
bir kurtuluş reçetesiydi bu soru, Salih yüreğindeki acıya bir bardak su bulmanın verdiği serinlikle
Hahh tabi ya Ayşe, Ayşe teyzesinde o da seni soruyordu nerde benim kardeşim diye tabi tabi dur,
bu büyük kurtuluşa yapıştı, yanında duran akrabalarından birine hemen Gülü alıp Ayşenin yanına çabucak götürmesi için emir verdi
çabuk çabuk götür Ayşenin yanına Gülü bekliyor kızcağız
Annesi iki ablası balkon merdivenlerinden aşağı iniyor başlarında beyaz tülbentleriyle ayaklarında terlikleriyle sanki ocakta yemekleri varmış da unutmuşlar gibi koşturuyorlardı, gözleri ağlamaktan haba olmuş olan bu kadınlar birazdan alacakları haberin etkisiyle Gülü fark etmediler daha. Gül annesinide, ablalarını da gördü hiç sesini çıkarmadı, şimdi fark edilmek istemiyordu sanki, sanki fark edilirse yüreğine saplanan hançer çıkarılacak içinden boş kalan yerden dışarı kanlar fışkıracak gibi geliyordu bu küçük yavrucağa. Gittikçe hızlarını artırdılar bu üç kadın, evlerinin önü sanki Ayşe Teyzenin evinin önü gibi kalabalıktı farkettiler, bir şeylerin olmuş olma olasılığı her geçen saniye artıyordu.
Yasinn
Anne, dedem
Gözleri kan çanağına dönmüş olan büyük oğlu kapının önünde sesli sesli ağlıyordu ve annesini gördüğünde bu haykırışları bir kat daha artmıştı. Gülün annesi belkide dede ile en fazla bakımını üstlendiği insandı ve en çok ona ağır geliyordu Muhsin amcaya bakmak ama onun başına birşey gelmiş olma olasılığı yinede onda herkesi üzdüğü kadar üzer, dayanamazdı. Gülün babası Mustafa babasına sarılmış ağlamış, ağlamış, kalbindeki sızıyı bir nebze azalmış olacak ki kalkıp babasının üzerine o da temiz bir beyaz çarşaf bulup örtmüştü, sedirin üzerinde sırt üstü yatan Gülün en sevdiği insan, dedesinden başka kimse değildi. Etrafında toplanan akrabaları Gülün babasına telkin veriyor, bazıları Muhsin dedenin yüzünü görmek için Çarşafı kaldırıp o mubarek insanın melek gibi tebessüm içerisindeki yüzüne bakıyor, dayanamıyor yeniden ağlmaya başlıyorlardı. Erkeklerin arasından geçerek merdiveneleri birer birer çakan iki kız kardeş bir an önce dedelerinin odasına girmek dedelerini görmek istiyor anneleri ise hemen arkalarından onları takip ediyordu. Kıyametler koptu kızların odaya girmesiyle birlikte, bembeyaz çarşafın altında yatan kendi dedeleri olamazdı, daha sabah onları yataklarından kaldıran ve tarlaya gönderen dedeleri, onları Allaha ısmarlayan, arkalarından hayır dua okuyan dedeleri şimdi sedirin üzerinde bembeyaz çarşafın altında cansız yatan kişi olamazdı, hemde bir dakika önce Ayşe haminneleri komşularının evinde yerde uzanmış cansız yatarken gördükten hemen sonra. Feryatlar feryatlara karışmıştı, Anneleri içeriye girdiğinde hemen arkalarından diğer akrabaları da bu elim olayı duymuş kimi karşı cenaze evinden kimi yemek yapmak için kaldığı kendi evlerinden apar topar koşa koşa gelmişler, artık ağlama evi ikiye bölünmüştü.
Gül'ü arkadaşı Ayşenin yanına getirdiklerinde herşeyin farkında olan Ayşe ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini evin arka yüzüne bakan camına dikmiş karşı dağlara ağaçlara dalmış, acısını içten içe çektiği hıçkırıklara bağlamıştı. Gül içeri girdiğinde Ayşe döndü ve arkadaşının geldiğini gördü, sedirin üzerinden inmesiyle arkadaşına sarılması bir seniye sürmüştü. İki küçük yürek birleşti, iki yangın, iki taze çiçek. Sümeyye de odadaydı ve ikisi de Sümeyyeyi fark edemiyordu şu dakikalarda. İki küçük kız daha on iki yaşlarında en sevdikleri insanları kaybetmişlerdi, henüz kaybın ne olduğu hakkında fikirleri yoktu ancak kalplerinin yangın yerine dönmüş olmaları kendilerini bekleyen şeyin ne kadar acı olduğunu şimdiden haber veriyor gibiydi kendilerine.
biliyor musun Gül Haminnem ölmüş!
sımsıkı sarıldığı arkadaşının boynunda bu cümleyi sarf etti en sevdiği küçük kız çocuğuna. Ölüm hakkında en ufak bir bilgileri olmayan bu yavrucaklar neyin sızısını çekiyor, neyin yangınını hissediyorlardı minicik yüreklerinde? Sümeyye oturduğu yerde dizlerinin üzerine kapanmış içten içten ağlıyor bu acı tabloyu izlemekten öylesine korku duyuyordu ki bacaklarının üzerine koyduğu kollarının üzerinde duran başının karanlığı yetmiyormuşçasına gözlerini de kapatmıştı görüntü sıkmasın diye. Gül ağlıyor, Ayşe ağlıyor, Sümeyye ağlıyordu bir eksik vardı ağlayanlar arasında o da Elif, Elif kendi evlerinde kalmıştı ve onun arkadaşlarının yanına gelmesine izin verilmemişti. Kim bilir belki o anlarda Elifte kendi evinde gözleri şişene kadar ağlıyor olabilirdi. Ayşe herkesin kendi haminnesine ağladığını düşünmekte haklıydı, buradaki olan olmayan herkes tarafından oldukça fazla sevilen Ayşe Teyze herkesin sonsuz sevgisini kazanmış yaşlılığında da öncesindede etrafına son derece faydalı, herkesin iyiliği için çaba harcayan, kalbi güzel, işi temiz içi temiz bir kadıncağızdı.
Muhsin dedenin çocukları Mustafa amcanın kardeşleri de gelmişti ve onların yürek yangınları karşı evin camlarından içeri süzülüyordu. Dört kız, Altı erkek kardeşleri vardı ve en büyüğü kendisi, kendinden küçükleri arasında yaş farkı neredeyse bir yıl bir buçuk yıldan ibaret aşağı doğru diziliyorlardı. Karanlık çökmüş evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı teker teker, yeni yürek yangınları çıkmış, neredeyse her eve bu iki haber birer kor gibi düşmüş herkesin kalbini dağlamaya acılarını artırmaya yetmişti. Acı acıya karışmış, ağlayanların hangi vefata daha fazla göz yaşı döktüğünden, hangi acılarının diğerini baskıladığına varıncaya kadar bir birlerine geçmişti. Evleri yanyana komşu olan iki Allah dostu insan aynı akşamın üzerinde canlarını kendilerini yoktan var edene teslim etmiş, Ruhlarını özgür bırakmışlardı. İki ceset, iki sedir, iki beyaz çarşaf iki makas, iki can, iki ruh, iki feryad, iki eskimez hayat. İkisi de Hayatlarıyla ve Yaşamlarıyla örnek insan, örnek komşu, örnek aile ferdi idiler. Dinleri bir, Dilleri bir, kıbleleri bir, köyleri bir idi.
Gül içindeki yangını dışarı vurmadan kalbinin baskısından kurtulamayacağını biliyordu ancak bu gerçeği dile getirmek öyle kolay değildi. kendini yokladı ve karar verdi, bu acılı gününde sevdiği Haminnesini kaybetmiş en yakın kız arkadaşına bu diğer acı haberi verecek hem onun derdine dert hem kendi acısına acı katacaktı. Nefes aldı bir an, ağlamaklı bir ses tonuyla
Ayşe, benimde dedem öldü biliyor musun?
başı döndü, ayaklarında derman kalmamıştı, canı çekildi sanki!
Gül !
Sümeyye kafasını kaldırdı, arkadaşının yere yığılmadan az önceki görüntüsünü gözleriyle gördü, Gül arkadaşı Ayşenin kolları arasından yere doğru sıyrıldı, arkadaşının buna karşılık yapabileceği heç bir şey yoktu. Sümeyye yerinden fırladı arkadaşına koştu
Teyzeeeeee
Ayşe aniden bağırdı teyzesine ve içerde kim bulunabilirse haber vermek için,
Gül bayıldı koşun koş
teyzesi ve iki kızı içeri atıldı aniden yerde yatan küçük kız çocuğunu ve başında ağlaşan iki minik yavruya Şahid olduktan sonra hemen Gülü yattığı yerden kaldırıp sedirin üzerine koydu teyzesi. Ayşe son aldığı habere henüz üzülememişti çünkü en yakın arkadaşı kolları arasında kaybolmuş yere yağılmıştı. Kızına hemen seslendi teyzesi
Koş kolonya getir
girişte masanın üzerinde duran limon kolonyasını kaptığı gibi hemen soluğu kızların yanında aldı ve kapağını açıp annesinin avucunun içine döküverdi. Elindeki kolonyayı Gülün yüzüne çenesine saçlarının diplerine yediren kadın aslında bunun bir işe yaramadığını belki serinlik vererek iki üç dakika içerisinde kan dolaşımının yerine gelerek kendine gelmesini umud etmekten başka çaresinin olmadığını iyi biliyordu.
Gül, Gül kızım uyan
gül
herkes gülün kendine gelmesi için dualar ediyor, kız arkadaşları onun bu halinin bir an önce sona ermesini beklerken kalp atışlarına engel olamıyorlardı.
gül kızııııım
Annesi, babası ve tüm akrabaları dedesinin başında toplanmış ağlıyor hıçkırıyorlar, kızlarının baygınlık geçirdiğinden habersiz, yaşadıkları hadisenin şokunu iliklerine kadar hissediyorlardı. Salih de gelmiş Mustafa'nın omuzuna dokunup
Başın sağ olsun kardeşim, başımız sağ olsun
Dostlar sağ olsun Salih seninde başın sağ olsun başımız sağ olsun kardeşim
Salih'in yanında oğlu İdris de vardı ve hem Mustafa amcasına hemde Ailesine hemde kızlarına baş sağlığı dilemişti, İdris en son arkadaşı Yasin'in yanına çöktü babasının gidişini bu acılı ailenin yanından seyretmeyi tercih etmişti. İdris'in kalbi üç yangını birden yaşıyordu, kimse farkında olamazdı olması da beklenmiyordu işin gerçeği. Aynı Haminnenin evinde okunduğu gibi bu evdede Kuranı Kerim okunmaya başlandı, Bilenler içinden sürüyor bilmeyenler ise ellerindeki Musaf'tan takip ediyorlardı bu Kutsal metinlerdeki ayetleri. Kuzusuna dayanamadığı için ikindi namazını kılmadın yanına uzandığı yavrusunu koynunda uyuttuktan hemen sonra Ruhunu Rabbil Alemine teslim etmiş, gelen melek dedesinin Ruhunu bedeninden ayırırken koynunda uyuyan küçük kızı uyandırmamış, onun ruhu dahi duymamıştı dedesinin gidişini. Oysa daha kuzusuna öğretecek ne çok şey vardı, eğitimiyle özel olarak hal dili eğitim modeliyle torununa hiç yormadan, hissettirmeden öğretmekteydi bu yaşlı öğretmen. Kendisi de böyle öğrenmiş bu metodu kendi dedesinden öğrenmişti zaten. Eskimez zamanlarda aile büyükleri çekirdek aileyi öyle kuşatmışlardı ki onlara eziyet değil değer katmakta idiler. Sevgi göstermeye fırsatı olmayan anne babasının eksikliğini hiç hissettirmemişti dedesi torununa. Herkesler işinde gücündeyken o geride kalanlara kol kanat gerer, eksiği gediği tamamlar, eve kaba kacağa bakar, çoluk çocuk varsa onlarla meşgul olurlardı dedelerimiz, ninelerimiz.
hah kendine geliyor şükür
gül kızım
gül
herkesin yüzünde bir ışık belirmişti bu karanlık vakitlerde, gül kendine gelmeye başlamış gözünü açmış ve nerede olduğunu sormuştu bu iyiye işaretti elbette. Bu tebessüm çok sürmedi
Dedeeee, dedem nerdee dedeme gitmek istiyorum, dedeme götürün beni
yeniden odayı aydınlatan ışık sönmüş, odanın ortasındaki ampul kimseyi aydınlatmaz olmuştu, sedirin üzerinde yatan Gülün yanında sedirin üzerine çıkmış iki arkadaşı minderlere temas ediyor ama yaslanamıyorlardı. Aşağıda ayakta dikilen Ayşenin teyzesinin kızı ve dizlerinin üzerine çökmüş bir eliyle Gülün saçlarını okşyan diğer eliyle sedirin ahşap kenarından tutmuş büütün gücüyle sıkan kadın söyleyecek söz, sızıyı hafifletecek kelime bulmakta zorlandıkça zorlanıyor, bu küçük kızcağızın yarasına melhem olacak şifanın kaynağını Allah olarak ortaya çıkarmaktan başkaca çare bulamıyordu. Gül doğruldu kalkmak dedesine gitmek onu öpmek koklamak istiyordu bu iştiyakı onu bir saniye yanlız bırakmıyordu anlaşılan.
otur yavrum bak yaslan az arkana ne söyleyeceğim size
hayır gidicem ben dedeme gitmek istiyorum
Ayşe onun bu halini görünce en son söylediği söz aklına geldi, dedem öldü biliyor musun demişti ya bayılmadan az önce. Muhsin dedenin öldüğü fikri yeni yerleşmişti zihninde Ayşe'nin oysa ilk odaya girdiğinde Gülün Haminne için ağladığını düşünmüş, kendi dedesini kaybettiğini ve iki acı için birden ağladığını aklına dahi getirmemişti. Yaklaşık üç saattir ağlayan küçük kız bu defa da Muhsin dede için gözyaşı dökmeye başlamıştı ve artık göz pınarları eskisi gibi çağlamıyor, kurumuş birer göze gibi kaynıyordu.
27.05,2019 saat:03:41
29.05.2019 saat 00:41
Gözleri kapandı yavrucağın, ağlamaktan bitap düşmüştü küçücük kalbi, odanın içerisinde sadece masanın üzerindeki çalar saatin tik tak sesleri çınlıyordu sessizliğe inat. Çalar saatin içindeki tavuk figürü her yem yemek için başını aşağı doğru indirdiğinde tik, başını kaldırdığında ise tak sesiyle etrafındaki civciv figürlerine yem yemeyi öğreten bir anne edasıyla duran resim den ibaret zemberekli saat 00:41 'i gösteriyordu. Kendisinden bir saat öncesinde Ayşe ve Sümeyye de uykuya yenik düşmüş arkadaşları gülün önlerinde duvara dikey bir şekilde yaslanmış ağlayışlarına sahid oluyor, kendi acılarını onun acısıyla paylaşıyorlardı. Kızı annesinden izin alarak cenaze evlerine sırayla önce Haminneye ardında Muhsin dedenin evine uğramış ve orada kalmıştı. Ayşe'nin teyzesi ise bir an olsun çocuklardan gözlerini ayırmamış, onları sakinleştirecek her türlü bağı kullanmış, bir ara kendisine yardıma gelen halalarıyla yavrucakların yüreğini soğutmaya gayret etmişlerdi. Giderken Ayşenin halasına gece cenaze evinden birilerini göndermesini tembih etmişti çocukların başında durmaları için, kendisi cenaze evine yemekleri yaptıktan sonra birtürlü yavrucaklardan fırsat bulup gidememiş, yüreğindeki yangını doyasıya ağlayarak dindirememiş içinde biriktirmiş, yavrularına sezdirmemeye gayret etmişti.
Sabahın 05:00 'inde köyün mezarlığında aile kabristanlığında iki aileninde mezar yerlerini kazılmaya başlanmış, köyün en delikanlı oğlanları her iki aileyi de rahatsız etmeden bu görevi kimseye ağır gelmeyecek bir şekilde yerine getirmek için kazmalarını küreklerini sallamaya başlamışlardı bile. Aralarında altı yedi metre olan iki mezar aşağı yukarı aynı derinlikte kazılıyor çıkarılan toprak yan tarafta yine aynı mezar yerini dolduracak şekilde tanzim ediliyordu. O gece kimse gözünü kırpmamıştı cenaze evlerinden, uykuyu bölmek için çaylar hazırlanıyor, içiliyor acıkanlar için siniler kuruluyor, birinci yakınlardan kimse bir şey yememesine karşın diğer yakınlardan hazırlanan sofrayı dolduranlar mutlak çıkıyordu. Sabah ezanı köyün yanyana duran iki komşu aileyi yeniden hareketlendirmiş, Erkeklerde abdest alıp camiye doğru yol alan köy sakinleri ve akrabalar bu iki evden köyün ortasındaki ağaçların arasında küçük köy cami isine kadar tüm yolu doldurmuşlardı. Köyde belkide hiç kimse kendi evinde sıcak yatağında uyumamıştı bizim küçük kız çocukları hariç. Köyün nüfusu üç katına çıkmış, civar köylerden ve kasabalardan hatta Trabzon'dan dahi yakınlar komşular çıkıp gelmiş bu iki ailenin acısını paylaşmakta idiler. Köyün kadrolu hocası yoktu, talep de kimse etmemişti zaten, köyde en bilge ve belli bir Kemalat olgunluğa ulaşmış olan kimse namaz kıldırmayı kendine görev adletmiş, bunun karşılığında da kimseden bir menfaat bekler değildi. Medrese eğitimi almış olan Molla Hüseyin yetmiş yaşına gelmiş olmasına rağmen hala cami hizmetini bırakmamış köylüsünün her ihtiyaç duyduğunda onların yanında olmaktan büyük mutluluk duyardı. Köyde, medrese eğitimi almış son Müslüman olması hasebiyle kendisine olan ilgi bir hayli fazla idi, kendisi de bunu hak edebilmek için aşırı bir enerji harcıyor, sabah namazından önce camiye gelmiş köyündeki iki yakın arkadaşı ve komşuları için erkenden Kuranı Kerim okumaya başlamış, vakit girince'de Sabah Namazını kıldırdıktan sonra, öylen namazını müteakip cenazenin kaldırılacağını komşularına ve cemaate bildirmişti.
Gül, Ayşe, Sümeyye ve kendi evindeki Elif sabah namazına şahitlik edememiş, henüz akşamki baskıyı üzerilerinden atıp uyanamamışlardı. Ayşe ile Gül yan yana yatıyor Sümeyye ise onların ayak ucunda sedirin üzerinde gecenin verdiği yarayı soğutmaya çalışıyorlardı sanki. Evde yerde yer yatağında üzerlerini çıkarmadan, uzanmadan uyuklayan akrabaları kendilerine mihmandarlık etmek için onları bekliyorlar, uyandıklarında yaşayacakları acıyı dindirebilmek için şimdiden kendilerini dinlendiriyorlar sanki. Mümkün olduğu kadar küçük kızları kendi evlerinden uzak tutmak belkide onlara yapılacak en büyük iyilik olacaktı onlara göre.Ne haminnenin evinde nede Muhsin dedenin evinde ağır kaybın verdiği etkiden hiç bir şey eksilmemişti, belki sabahın verdiği huzur onları her iki bahçeye yaymış, birbirleriyle olan anılarını paylaşmanın verdiği etki olmasa yaşama dair tek bir işaret gök yüzünü aydınlatamayacaktı. Geceden uykuyu kendilerine yasaklamış insanlar tek yaşam belirtisi olarak kurulan sofralarda çorbalarını içtikten sonra tepsi tepsi sunulan cam bardaklarda çaylarını alıp bir kenarda gurup gurup öbek öbek cenazenin defni için takat toplamaya çalışıyorlardı. Kadınlar ise bir taraftan gelen misafirlere ve cenaze sahiplerine hizmet ediyor, kolları kanatları düşmüş yaralı komşularının etraflarında pervane oluyorlardı. Köyümüzün kadınları ne zaman bir acı, ne zaman bir sevinç açığa çıksa onu paylaşmayı, acıyı azaltmayı sevinci ise çoğaltmayı kendilerine düstur bilmiş, cefakar, vefakar insanlardı. Gözleri işten korkmaz, gönülleri kocaman, yüreklerine dünyaları sığdıran birer iyilik abideleri idi. İçlerinde Gülün annesi gibi kalbinde iyiliği, rahmeti, merhameti büyütememiş, buna fırsat bulamamış yada görmemiş kadınlarımızın olması bu coğrafyanın kadınından en ufak bir şey eksilmez, eksiltemezdi. Görmemişlik o yıllarda yaşanmamış lığa denk gelir, ana babasından sevgili, merhameti, şefkati alamamış bunu yavrularına yada kendilerinden sonra gelen nesle aktaramamış bir kaç hadise elbette yaşanabilir, denk gelinebilirdi. Ki Gülün annesi tamda buna örnek gösterilebilecek kadın iken Ayşe'nin annesi tam tersi Rahmeti kuşanmış, Merhamet örneği Anadolu kadınımıza sadece bir numune olarak hatırlatılabilir idi. Nezaket abla ağır şartlarda yetişmiş, kendisini de yetiştirmiş tam bir fedakarlık örneği idi. 18 yaşında çıktığı baba evinden Kırk yaşına girdiği kocasının yanında tüm şartlara onunla birlikte göğüs germiş, bir gün olsun kendisine yüklenen ağır köy hayatına karşın ne hane halkına ne kocasına karşı bir gün olsun yüzünü ekşitmemişti. Kocasının anne babasını kendi ana babasından ayırmadığı gibi evlendiği yıllarda kayın biladerlerinin dahi hizletlerini görüyor, tarla, bağ bahçe ve hayvanlar Salihin küçüğü evlenene kadar hep onun eline bakıyor idi. Aile fertlerinden kimsede Nezaket ablalarının bir dediğini iki etmez, ellerinden geldiği kadar onun işlerini kolaylaştıracak fedakarlıklar yapmaktan geri durmazlardı.
Ancak Gül bu kadar şanslı değildi, Ayşe güzel bir aile ortamında yetişirken kendisi dedesinin vefatından sonra ne sevgiye Şahid olmuş, ne kendisine anlayışla yaklaşan aile fertlerine sahip olmuştu. Boş vakti olursa ki fazla olmazdı, gidip Ayşe'nin evindeki huzurdan içmeyi, içini doldurmayı hesap ederdi hep. Akraba da olmuşlardı artık Ayşe'nin ailesiyle, Dedesinin ve Haminnenin vefatından dört ay sonra İdris içinde sakladığı sırrını açık etmiş Gülün büyük ablası ile evlenmek istediğini babasına açmış o da en yakın arkadaşı olan Mustafa'ya bu konudan bahsetmiş büyük kızlarına talip olduklarını söylemişti. Nedeni bilinmez bu evliliğe bir kaç ay direnmişlerdi Gülün hatırladığı kadarıyla ancak sonunda bir şeyler zorlanmış bu izdivaç gerçekleşmiş, Gülün ablasıyla Ayşe'nin abisi uzun uğraşlar sonunda evlenmeyi başarmışlardı. Bu akrabalık Gül hariç kimseyi ne şimdi nede sonra mutlu etmese de evlenen çiftler iyi kötü birlikteliklerini sürdürmeyi başarmış, doğan beş yavrularıyla aile saadetlerine neşe katmayı başarmışlardı.Gülde en sevdiği arkadaşına ablasını görme bahanesiyle altında kaldığı işlerini bitirir bitirmez koşarak gider, o soğuk ve ruhsuz evinden hemen karşısında bulduğu sıcaklığa doğru adeta can atardı. Onu tek mutlu eden şeyin dedesini düşündüğü zamanlar olduğunu söylesek inanın abartmış olmayız. Küçük kızımız içine düştüğü bu sarmaldan sadece ve sadece dedesini hatırladığında tebessüm edebiliyor, artık eskisi gibi koşup oynamak dahi onu coşturmuyor, eğlendirmiyor. Dedesinin ölümü onda derin travmaya neden olmuş olmalıydı anlaşılan.
Son iki yılı evin işleri, yapılması zorunlu sorumluluk alanları arasında koşturmayla geçen Gül, ne kendine zaman ayırabiliyor ne okulundan ne de oyun alanlarından haz duyar olmuştu. Onun bu halini dışarıdan gören arkadaşları, komşuları, ablaları yada büyükleri ondaki durağanlığın ve ağır başlılığın olumlu taraflarını anlamak istiyor, yalnızlığını, mutsuzluğunu, hüznünü görmezden geliyorlardı.
Orta okulu bitmek üzereydi Birlikte okula gittikleri arkadaşları yine Ayşe, Elif, Sümeyye pek ayrılmıyorlar okula birlikte gidip geliyorlar paylaşacak bir takım zamanları olursa yine birlikte paylaşıyorlardı. Sadece Gül bir değişmiş, daha olgunlaşmış, arkadaşlarıyla fazla gülüp eylenmez olmuştu oysa diğerleri bir araya geldiklerinde yine evcilik oynuyor, bebekleriyle vakit geçiyor yada ders çalışabiliyorlardı. Gül derse dahi fazla zaman bulamamasına rağmen çok zekiydi ancak kendisine ilgi ve gereken özen gösterilmediği için çalışamıyor, çalışması içinde amaç bulamıyor, hedefsiz kalan gemi misali denizlerin ortasında kala kalıyordu. Orta son bitmiş lise için sınavlara girmişti gül ancak başarılı olamadı. Oysa Ayşe ve Elif hatta Sümeyye liseyi kazanmış Trabzonda yatılı okulda okumaya başlamışlardı. Yatılı okulları kazanamayan Gülü babası elbette okutmayı düşünmeyecek, onun evdeki işlere yardım etmesi onun daha fazla işine gelecekti. Bu son hadise onu hayattan tamamen koparmıştı, artık hiç bir rüzgar onu hedefine ulaştıracak kuvvete sahip değildi.
Tam bu esnada kendisinden beklenmeyecek bir güzellik yapmıştı hayat, belkide olmaz denenler olacak, Gül'ünde yüzü gülecekti kim bilebilir. Aman Allah'ım inanılır gibi değil, belki hayal belki de bir düş görüyor olmalıydı küçük kızımız. Ne yani şimdi talihi dönecek, güneş o'nada doğacak, küçücük bir nefes dahi almasına fırsat vermeyen talihi ona bir sürpriz mi yapacaktı dersiniz? Suyun üzerinde sürüklenmekte olan bir dal parçası gibi aynı yöne doğru akan hayat nehri Gül'e bir yaşam alanı açacak, bir dönence sunacak, kendisini etrafında dönebileceği bir çekim alanımı oluşturacaktı şimdi?
Bir iki gün geriye gidelim ve o günlerde yaşanan olayları bir de bizden dinleyin, Ayşe Haminnesinin vefatında oturduğu sedirin üzerinde Gül ile oturmuş manasız başlayan sohbetin ardından aynı liseyi kazanmış kendisinden bir iki yaş büyük komşuları Murat hakkında konuşmaya başlamıştı. Konu nereden ve nasıl Murat'a gelmişti bilemiyoruz ancak Ayşe arkadaşına içinde sürekli Murat isminin geçtiği şeyler anlatıyordu. Gül en son Haminnenin yaşadığı hadiseyi yaşıyor bedeni orada olmasına rağmen kendisi dedesiyle birlikte yaşadığı yıllara kadar gitmiş en tatlı zamanları anımsıyor sanki o günlerdeymiş gibi içi mutlulukla doluyordu. Kendisini dinlemediğini fark ettiğinde Ayşe arkadaşına döndü ve
sen beni dinliyor musun?
ses yok, kimse yoktu o esnada yanında, oysa hemen yanında oturuyordu Gül, kendisi oturuyordu ancak ruhu biraz geriye gitmiş, daha güzel anlarda kalmıştı anlaşılan.
sana diyorum heeey
ne!
burdamısın?
ha evet dalmışım
dinlemeyeceksen anlattırma bana
ne, ne anlatıyordun?
aaaa ayıp ama Gül, hiç mi dinlemedin beni sen?
düşündü, hatırladığı bir şeyleri söyleyip muhcubiyetini azaltmak istiyordu birazcık, bir şey bulamadı bir isimden başka
Murat, murattan bahsediyordun
hah tamam Murat ya murattan bahsediyordum evet, sürekli seni soruyor bana, ne yapıyor, ne yiyor, ne içiyor, neden susuyor, neden hep başı önde.
eee kim beni mi soruyor?
evet sürükli senden bahsediyor cuma günü okul çıkışı buraya kadar münübüste hep senden bahsediyor okulda görürse yine sen, her nerede olursa senden bahsetmemi istiyor benden.
nedenki?
neden mi? neden olabilir benim aklıma bir şey geliyor sadece.
ne?
seni seviyordur herhalde, yoksa neden sürekli senden bahsetsin ki? seviyor bence. söylemedi ama ben anladım seni sevdiğini.
ses yoktu, ruhu burda olmayan Gül, derin bir sessizliğe bürünmüştü. Birinin kendisini sevebileceği hiç mi hiç aklına gelmemişti şimdiye kadar. Sevgiyi dedesiyle birlikte mezara gömmüştü Gül, yeniden onu oradan çıkarıp parlatıp kullanmak kendi başına yapabileceği bir şey değildi.
yarın yine soracak seni ama bu defa ona, sana ondan bahsettiğimi söyleyeceğim
yine ses yok...
duydunmu beni, sana ondan bahsettiğimi anlatacağım belki bu defa başka bir şey daha söyler kim bilir. belki seni sevdiğini söyler bana
beni kim sever ki?
aa ben seviyorum ya Elif seviyor, Sümeyye seviyor, seni herkes seviyor sen dene böyle şeyler söylüyorsun annem bile seni benim kadar sevdiğini söyledi geçenlerde
yok siz seversiniz tabi o değil. başka biri beni sevmez neden sevsin
Yatağına uzandı gözlerini tavana dikti, alçak ahşap tavan ağaçlarına, bir başkasının kendisini sevebilme ihtimalini düşündü, bu içini ısıtmıştı Gül'ün, sevilecek biri çıkar mıydı karşısına acaba, yabancı olduğu bir şeydi daha sevmek sevilmek, ama kendini iyi hissetti. Uyudu yavrum yorgun bedeni daha fazla dayanamdı tüm günün ağırlığına. Sabah namazıyla birlikte kalkar, annesiyle birlikte kahvaltının hazırlanmasına yardımcı olur, ineklerin sağılmasıyla başlayan koşuşturma
29.05.2019
31.05.2019
gün içinde neredeyse nefes alamayacak bir şekilde devam eder, ufacık bedeninin iki katı işlerin altına girerdi, sadece kendisimi? hayır bu coğrafyanın çocukları aşağı yukarı aynı hayatı yaşar, aynı kaderi paylaşırlardı. Tabi bazı şanslı aileler yok değildi ki bunlardan biride en yakın arkadaşı Ayşe ve Elif'di, Sümeyye yine kendine göre bazı işlere koşar yorulur arkadaşlarına bahsederdi. Evin işi tamamen Gülün üzerindeydi babası ablalarını evde bırakmıyor tarlada fındıkta, nerede ürün varsa iş varsa oraya götürüyor, evde evin işlerinden kendisini sorumlu tutuyor, eğer eksik birşey olursa da bunu kendisine ödetiyordu. Küçüklüğü, yada becerememesi mazeret kabul edilmiyor gözünün yaşına bakılmıyordu. Annesi kendisine arka çıkacağına daha da üzerine gidiyor " ben sana böylemi öğrettim " diyerek hesap soruyordu. Sabahtan akşama kadar iki ayağı bir papuca giren gül birde akşam memnun olunacakmı, kendisine hesap sorulacakmı diye düşünmek zorunda kalıyor, bir yanlışlık, bir eksiklik olmaması için elinden geleni ardına koymuyordu. Yine mutfakta o günün yemeklerini yapıyor, tarlaya öğlen yemeğini kendisi götürmek zorunda olacağı için bir yandan çorbayı karıştırıyor diğer yandan ise azığı hazırlamakla meşgul olurken yine aklına dedesi gelmişdi. Şimdi olsaydı onun huzur veren sesini duyabilseydi kendisine iltifat edebilseydi diye iç geçirdi. Tam o esnada Ayşenin bahsettiği çocuk geldi aklına, neydi adı Murat, evet Murat dı ismi. Komşularının çocuğu idi tanırdı köyden ve ilk okuldan, evleri hemen kendi evlerinden bir kaç ev daha yukardaydı. Çok aksi bir dedesi vardı oradan daha iyi bilirdi, babası sert mizaçlı çatık kaşlı bir adamdı, aile de kız da yoktu hep erkek vardı o yüzden de evleriyle irtibat kurulmamıştı. Acaba nasıl bir çocuktu merak etmişti, kendisini görmüştü ama uzun boylu oturup konuşmak pek nasip olmamıştı çünkü kendisinden bir iki yaş büyüktü ve kız kardeşi de yoktu, 7 erkek kardeşi vardı yanlış bilmiyorsa.
Akşam oldu yemekler yendi sofralar kaldırıldı yıkandı her iş tas tamam yerine getirilmişti, bu gece ne annesinden nede babasından azar işitmemiş olması tek başına yeterli nedendi kalbinin ağrımaması için. Yataklarını açtı tek tek tüm aile fertlerinin, kendisinden kimse bir şey beklemezdi artık kimseninde umrunda değildi ya neyse. Dış kapıyı açtı hemen sağ duvarın dibinde duvara dayanmış kütükler üzerinde duran bir sıralı oturak vardı, oturdu karşıyı seyrediyordu. Önce ablasını düşündü evlenip gitmişti karşı komşuları Nezaket ablalara artık onların evinde onların işini yapıyordu, Ayşe onu çok seviyordu orada daha düzgün bir hayatı varmış gibi geldi sanki daha rahattı buradaki yaşamından. Ayşe de yoktu ve cumaya kadar gelmeyecekti, bir içini döktüğü onlar vardı köylerinde onlarda yatılı yurtta hep birlikte kalıyorlardı, sıkıldı canı tekrar içini bir hüzün basmıştı, Ablalarının ışıklarıda sönmüştü karşı taraftan gidip yatmak ve bir günün daha bitmesi için geceyi bitirmek istedi Gül. Yarın yeniden kısır bir döngünün içinde bulacaktı kendisini ve boyundan büyük işlerin altına sürülecekti narin bedeni. Sabah nereye gittiklerini söyleyen babası aslında öğlen yemeklerinin yerini bildirmek için bu bilgiyi veriyordu yoksa kızına kendilerini merak etmemesi için kendini güvende hissetmesi için değildi bu bilgi. Öğlen olmuştu ve bir telaşla yemeği hazırladı ve azığın içine doldurdu iki kulpunu eşit şekilde doldurduğu teraziyi andıran bu aparat sayesinde boynunun üzerine yerleştirdiği sopanın her iki ucuna asılı bohça azık içindeki yemekleri bu şekilde daha az çaba ile tarlaya, bahçeye kadar götürebiliyorlardı. Hızlı hızlı aşağı doğru ilerliyor bir telaşla başını önüne eğmiş, boynundaki sopanın her iki ucundaki azığı dökmeden bahçelerine doğru gidiyordu kızımız, birden yol kenarında dizili kavak ağaçlarının dibinde yola cephe birinin oturduğunu gördü bir kaç metre kala. Köyden birileri olmalıydı başını kaldırıp bakmadı bile yoluna devam etti. Tam yanından geçiyordu ki
Gül
diye seslendi solundaki oturan, gayri ihtiyari durdu gül, başını çevirdi ve baktı, oydu o. Kıpkırmızı oldu yanakları, ateş bastı birden, yüzünü döndürdü yeniden yola ve kaldığı yerden yoluna devam etti hiç olmamış gibi az önce yaşananlar. Ardından seslendi yine o ses
Gül bekle gitme birşey diyeyim
durmadı gül, arkasından seslenen bu çocuğa, hızlı hızlı yürümeye her iki yanındaki azıkların düşmemesi içinde aşırı çaba harcamaya başladı, kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki kalbinin sesi çocuğun yanından duyuluyormudur diye meraketmişti. Çocuk ardından baktı gülün telaşlı telaşlı gidişini uzun uzun seyretti bir müdded ve yeniden oturdu kalktığı kavak ağacının gölgesine. Gül yaşadığı heyecanı bastırmaya çalışıyor, sakinleşmeye ailesine belli etmeden bu hadiseyi atlatmaya çaba harcıyordu, arkasından gelip gelmediğini merak etti ancak ayak sesi yada bir ses yoktu arkasında yavaşladı ve hafifçe arkasına döndü baktı, kimsenin olmadığını görünce rahatladı biraz da olsa. Ailesinin yanına varmıştı gül, onların yemesini beklemiyordu getirdiği azığı gölge bir yere düzgün bir biçimde bırakıyor kendisine bir şey emredilmeyecek ise yeniden evin yolunu tutuyordu her zaman. Ama bu kez geriye dönmek ona farklı şeyler yaşatabilirdi onu biliyordu. Biraz oyalanmak istedi belki bu oyalanma sayesinde o çocuğunda bekleyip bekleyip gidebileceğini düşünmüş olmalıydı. Getirdiklerini bıraktı ağır ağır biraz oyalanmıştı ama dikkat çekmemek için küçük ablasının yanına doğru yavaş yavaş haraketlendi belki yardım edeceği bir şeyler olabilir vakit geçirebilirdi diye düşündü geldiği yönün ilerisinde bulunan ablasına doğru bir kaç adım attıki, annesinin dikkatini çekti hemen. Annesi oyalanma buralarda git evdeki işleri bitir demişti ve bu ikaz öyle nazik yada hatırlatıcı bir üslupla değil içinde tehdid içeren kaba bir ses tonuyla yapılmış uyarıydı. Döndü tekrar geldiği yöne doğru hiç konuşmadan, geldiği gibi yola düştü yavrum. İlerde kendisini neyin beklediğini bilmiyordu ancak tahmin etmesi güç de değildi ne yazık ki. Kalbinin atışı yine dışarıdan duyulmaya başlamıştı yaklaştıkça olay mahalline doğru. Orda olup olmadığını kontrol etti, artık önüne değil ağaçların altına doğru bakıyordu yol kenarındaki, her an onu orada görme korkusu sarmıştı yüreğini. Sevinmeliydi belkide ama bacaklarının titrediğini kalbinin yerinden çıkacak kadar büyük bir gürültüyle çarptığını hissediyor sevgiye fırsat bırakıyordu bedeni. Ya yine laf atarsa ne yapacaktı? Ya konuşmaya çalışırsa bunları düşündükçe daha çok heyecanlanıyor korkusu bir kat daha artıyordu. Çocukluğunu biraz daha erken yaşlarını hatırladı, o zamanlarda bu şekilde köpeklerden korkardı yolda gidip gelirken, köyün kendi köpekleri olmasına rağmen onlarla karşılaşmak, onların havlamalarına maruz kalmak o zamanki çocuk dünyasında aynı bu günkü hissettiklerine çok benziyordu, hatta aynı diyebilirdi. Yaklaşmıştı sanki, ileriye doğru baktı evet orada oturmuş onun gelmesini bekliyordu. ne yapacağını düşünemiyordu dahi heyecanından, dursa ne olur diye düşünmeye çalıştı çözüm gibi durmuyordu zihninde, devam ette ufak adımlarla, o da gülün geldiğini görmüştü artık çok geç. Yürüdü yürüdü bir kaç adım kalıncaya kadar, o da kalktı ve yolun ortasına yakın bir yere kadar gelip durdu, kendisine doğru dönmüştü yüzünü. Karşısındaki çocuğa baktı, onu ilk kez dikkatli süzüyor görüyordu sanki, bir adım daha attı belki iki,
konuşmak istiyorum seninle
ne konuşacaksın
önemli benim için önemli şeyler
işim var babamlar tarlada
olsun iki dakikanı almaz, yürüyelim hatta geç kalmazsın
cevap vermedi yürümeye başladı, kendisinden ilerideki çocuğun yanından geçerken, o da yola Gülün yanında devam etti. Yan yana yürüyorlar, konuşma cesareti toplayana kadar sessizliğe heyecanları eşlik ediyordu. Yürüdüler, sadece yürüyorlar düşünmüyorlar dahi heyecanın kuşattığı bedenlerinde, Gül elini ayağını nasıl atacağını unutmuş, kollarını sallamadan yürüyor, yanında yürümeye çalışan Murat sanki daha önce yürümeyi bilmiyor ayağını nasıl kaldırıp nasıl indirdiğini yeni keşfediyor gibi yürüyordu. Etrafta huzurdan eser yok, her ikisininde heyecandan ve telaştan kalbi sıkışıyor boncuk boncuk terliyorlar daha önce ömürleri boyunca yürüdükleri bu yol dahi kendilerine yabancı geliyordu. Murat ne konuşacağı hakkında öylesine fazla düşünmüş kendisini öylesine hazırlamıştı ki şuan yaşadığı duyguları ve boşluğu hiç mi hiç aklına getirmemişti daha önce. Bu kadar zor olacağını nasıl tahmin edebilirdi ki ilk kez aşık oluyor, gönlünü kaptırdığı kişiyle ilk kez yan yana yürüyordu. Değil konuşmak aklına hiçlikten başka boşluktan başka hiç bir şey gelmiyordu, oysa harfi harfine kelimesi kelimesine ne konuşacağını planlayan kendisi değilmiydi ki. ikiside önlerinde akan tozlu yola dikmiş gözlerini kafalarını dahi kaldırmıyorlardı, bu şekilde köyün alt başına kadar yürüdüler, birazdan Ayşelerin evlerinden önce köyün ilk evi konumundaki Veli amcalarının evine yaklaşacak olmanın sıkıntısını hissetmiyorlardı dahi heyecanlarından. Yaklaştılar köye artık iyice, Murat içinden bir şey geçirmeye başladı, telaşla karışık, hemen bir şey söyleyemezse bu ilk yürüyüş bir trajediyle son bulabilirdi, korktu, soluk alıp vermesi daha da hızlandı birden, iyice telaşlandı, telaşı her geçen saniye daha da arttı, başı dönmeye başladı etrafındaki her şey dönüyordu sanki o böyle hissediyordu,
seni seviyorum ben
31,05,2019 saat 03:47
01.06.2019 saat 02:10
öyle kısık bir ses tonuyla çıktı ki ağzından bu cümle neredeyse duyamayacaktı yanında duran kızım, çocuğun önünden geçti ve sol taraftan çitlerin yanından yukarı doğru çıkmaya başladı Serender on metre ilerde onu bekliyordu kucak açmak için bakmadı. Murat durdu gidemedi, ayaklarında o güç kuvvet yoktu, Gül biraz daha yürüdü ve serenderin üst yanından geçerek Ayşelerin eve doğru yürümeye devam etti, ellerinin ayaklarının titrediğini görüyor durdurabilmek için hiç mi hiç bir şey yapamıyordu, yürüdü yürümeye çalıştı yani. Ayşelerin evine geldi döndü merdivenleri çıkacağı vakit yola doğru baktı çocuk orada kalmış bir adım dahi atamamıştı önünden geçtiği noktadan. Vazgeçti yukarı çıkmaktan merdivenleri, yeniden devam etti evlerinin bulunduğu yöne doğru, nasıl olsa gelmiyordu bir daha ablasının yanına gidip onuda telaşlandırmak istemedi çünkü eli ayağı titriyordu ve kendisini sakinleştireceği yanlızlığa çekilmeye ihtiyacı olduğunu hissetti. Evlerinin kapısına geldi içeri girmeden önce dönüp yola doğru tekrar baktı evlerinin kapısından yol aşağıda kaldığı için görünüyordu, baktı orada öylece dikilmiş kendisini taki evin önüne kadar gözleriyle takip etmişti. Seni seviyorum, seni seviyorum ben. Kulağında bu ses hiç eksilmiyordu duyduğu andan bu yana, kendisi bir şey hissetmiyordu aslında, sevgi yada aşk böylesi duygular kalbinde yeşermemiş, içini kaplamamıştı bilindiği gibi. yaşı daha küçüktü evet, kendisinden iki yaş büyük çocuk belki aşka sevgiye daha yakın durabilirdi ama o daha çocuk denecek yaşta değilmiydi, daha 15 inde hayatında sevgiyi aşkı keşfetmemiş, harakete geçirmemişti. Birinin kendisini seviyor olması dedesinin onu sevmesinden farklı olmalıydı, bir yabancı kendisini neden sever, kendisine neden sevgi beslerdi onu düşündü dış kapıyı kapatıp hemen karşısındaki yukarı çıkan ahşap merdivenlere oturduktan sonra. Bir an dahi aklından çıkmıyordu ayaklarını yerden kesen o sihirli sözler, istemesede, beklemesede, hazır olmasada ne değişir neyi değiştirebilirdi bu yaşadığından sonra. Reddetmeyi düşündü istemediğini söylemeyi, sonra neyi reddedeceğini aradı zihninde, ona ait ne vardı ki neyi reddedeyim? bulamadı. kendisine ait bir tat aradı içinde dışından dahi bulaşmış olsa kabul edecekti, bulduğu şey yanlızca seviliyor olmasi idi o da kendisinden değil karşısındakinden kaynaklanıyordu. Ne yani beni sevemessin, ben sevilmeye layık değilim diye mi çıkışacaktı birine, olmadı. Murat kızgın güneşin altında umut beslediği karşılığı bulamamıştı ancak söylemek istediğini bir cümle ilede olsa söyleyi vermişti, bu kendisini tatmin edermiydi diye düşündü neden olmasın. Derin bir nefes aldı içine, bir adım attı ve arkası geldi elbette, yürümeye başlıdı yolun en uzun mesafesinden Gülün evinin önünden geçerek taaki belki köyün yarısını dolanıp ardından kendi evlerine varacaktı. Düşündü yürürken neden cevap vermemiş tepki ile yanından ayrılmış olabilir diye, bulamadı bulabileceğini de sanmıyordu, bu ilk denemesiydi daha hemen karamsarlığa kapılmamalıyım belki yeniden denemeliyim diye düşünüp umudunu gelecekte yeniden karşılaşacağı zamana bağladı. Yatağa yattığında artık içinde bir parça dışsal sevgi ile yatmıştı, kendisine ait olmasada onun kalbinde bir şey yaratmıştı, oradaydı ve hissedebiliyor, algılayabiliyordu. Ne olduğunu düşündü neydi ki bu hissettiğ kalbindeki pıtırdı?
Sıradan bir güne daha erkenden uyandı, yine annesinden ve babasından hatta abilerinden dahi işittiği azarlar devam ediyor ancak bu defa onu incitmiyordu, alışmış olması mı neden yoksa içindeki iki haftanın bahşettiği iç kıpıtrımıydı nedeni. Daha farklı hisler içirisindeydi küçük kızımız, etrafında hiç bir şey istediği gibi gitmiyor olmasına rağmen onun bu etrafına olan duyarsızlığı içinde yeşerttiği yeni filiz olmasın. Hafta sonu Ayşe ve Elif gelmiş ne olduğunu sormuş ama hiç bir cevap alamamışlardı, saklamıştı Gül, en yakın arkadaşlarından yaşadığı hadiseyi. Emin olmak istiyordu hissettiklerinden, hemen kendisini kaptırmak istemiyordu duygu seline kendisini. Ne kadar saklarsa saklasın arkadaşları ortaya çıkan yeni durumdan bi haber değiller, bir şeylerin kokusunu alabiliyorlardı. Fark etmiyor değildi ne zaman dışarı çıksa onu evlerinin önünde, yolda, evlerinin yukarı tarafında evin kapısından çıkacak kişi beklediğini görüyor, kendisi de bu yeni duruma alışmaya başlıyordu. Yine dışarı çıktı çamaşır asmak için bahçeye, yine evlerinin yukarısına oturmuş gözünü dikmiş evin kapısına beklerken buldu onu, bozmadı hiç kendisini içindeki heyecanı bastırdı, çamaşırları astı içeri girdi hemen. Girdi ancak yine yemek tarlaya gidecek, ve yine o kendisini bekliyor yolunu gözlüyor olacaktı, bu iyi birşeymi yoksa olanlardan rahatsızlık mu duyduğunu artık ayırt edebiliyordu. Çıktı ağır ağır yürüdü, ortalıkta görünmüyordu, nerede olabileceğini düşündü bulamadı, her an bir yerlerden çıkacak ve kendisini heyecanlandıracak olmasını hayal ederken tarlada çalışan ailesinin yanlarına kadar ulaşmıştı, neden beklememişti ki oysa her gün yolun bir yerlerinde onu bekler uzaktan kendisini izlerdi mutlaka. Geri döndü içide sıkıntı vardı bu sıkıntı onu görmemesi olamazdı elbet. Ve içindeki kendisini sıkıştıran şey ortaya çıktı, tam karşısında yolun kenarında ayakta durmuş kendisinin ona doğru yaklaşmasın bekleyen avcı edasıyla avının kendisine doğru gelmesini belliyordu sanki, başka yolmu var, mecbur yol almak zorunda ona doğru isteyerek yada istemeyerte olsa yürümek zorunda kalıyordu. Yaklaştı yaklaştı ve yanına kadar geldi, o da bir iki adım attı ve durdu, Gül de durdu. Hayat da durdu, Bulutlarda durdu, Güneşte,
Beni sana vermezler!
Dondu kaldı Murat, aklının ucundan geçmezdi böyle bir şey, kim neden, niçin, yani olacak şeymi bu, daha kendi duygu ve düşüncelerini paylaşmadan, ne hissettiğini söylemeden önce bu söz söylenir, beklenir birşey olabilirmiydi. Ne denir, nasıl söze başlanır, ne düşünülürki şimdi, birbirlerine baka kaldırlar,
neden, niyeki?
bilmem, vermezler işte içime doğru...
ya sen? sen severmisin beni?
sevsem ne olur sevmesem ne olur!
severmisin?
cevap vermedi Gül, severim de demedi, sevmem de. bu defa koşmadı, yürüdü geçti yeniden yola koyuldu, gelmedi ardından Murat yürümedi, başını öne indirdi, neden böyle birşey söyledi bu karamsarlıkda neyin nesi diye düşünüyordu sanki. O yıl Gülün kendisinden bir büyük olan ablası da evlendi, babası ve annesi mutsuz bir evlilik geçirecek olan ablalarını Muratın Abisine vermişlerdi üstelik. Ne ablası nede Muratın abisi bu evlilik hakkında hiç bir düşünceye sahip değillerdi, nereden çıkmış kim düşünmüş ise düşünmüş ve Mümkün olduğu kadar çabuk, mümkün olduğu kadar sıradan bir köy düğünü ile bu evlilik gerçekleşmiş, o esnada da Gül ile Murat birbirlerini yeterince görmüş, uzun uzun bakışmış, hayaller kurmuşlar, ama hiç konuşma fırsatı bulamamışlardı, tabi buna en çok da ailelerin bir birlerinden hiç hazzetmiyor olmaları neden olmuştu. Murat sevmişti sevgisi her geçen gün artıyor, içindeki sevgi büyüdükçe Gül bundan daha çok umutsuzluğa kapılıyor birde bu duyguya karşı koymaya çaba harcıyordu. Alışmıştı artak Muratı görmeye, kalbindeki ona ait duygular yer etmeye başlamıştı, içini ısıtmaya başlamıştı ama kendisine dahi söyleyemiyor, kaçıyor, örtüyor gizliyordu. Geçen gün Muratın söylediği söz aklına geldi, " sen evet de ben her şeyi hallederim " ne kadar da basit, ne kadarda kolay diye düşündü, imkansızlığa inanan bir kız çocuğu için akla sığmayan bir hayalden ibaretti. Bir soracak olsa neler hissettiğini ki Elif de Ayşede her defasında konuyu dolaştırıp mutlaka Murata getiriyorlar, onun hakkında ağzından çıkacak bir söze ihtiyaç duyuyorlar ancak Gül ser veriyor sır vermiyordu en yakın arkadaşlarına.
Neden söylemiyorsun onu sevdiğini Gül?
sevsem ne olacak?
sürekli aynı şeyi söylüyordu sevsem ne olacak, sevmesem ne olacak. herkes bundan başka bir söz duymaz olmuştu küçük kızdan. Nedenini bilmediği bir karamsarlık kaplıydı yüreğinde, belki seviyordu ancak sevdiğini kendisine dahi söylemekten korkuyordu, hiç kimselere söyleyemeyeceği bir ümit besliyordu çocuğa karşı. Murat içindekini ortaya çıkarmaya başlamış, arkadaşlarına ve bir iki güvendiği kişiye Gülü sevdiğini haber vermiş olacak ki kendisine gelen haberler artık saklanamayacak kadar artmıştı. Annesinin yada babasının kulağına gidecek olsa başana ne geleceğini bilen Gül, olaydan endişe duymaya da başlamış, etrafındaki bu dedikodulara sanki hebersizmiş gibi tepki veriyor, böyle bir şeyin olmadğığından, nereden çıkarıldığını da bilmediğini söylüyordu bu dedikoduyu.
Ve olan olmuş, Annesinin kulağına gitmiş olacak ki sabah annesinin tekmesiyle uyanmış, neden bu tekmelere maruz kaldığını merak etmiş ancak bir iki sözcükten sonra olayın beklediği hadisenin patlak vermesinden başka bir şey olmadığını anlamıştı. Babası yada başkası duymasın diye acısını dahi belli edemiyor, değil itiraz etmek ağzını dahi açmıyordu. yediği dayak henüz olayın görünülen yüzünden ibaret olduğunu biliyor bunun burada kalmayacağına adı gibi emindi. O gün annesi tarlaya gitmemiş evde kalmış babalarının gitmesinden sonra kendisine gelerek konuşmasını yoksa işin sonunun daha da farklı olacağını söylemişti. Ne kadar itiraz etse ne kadar red etse de annesini ikna etmesi imkansızdı. Çocuğun kendisine bir şey demediğini kendisinin de ona karşı bir şey hissetmediğini anlatmaya çalışsa da kendisine değil etraftan duyduklarına inanmak istiyorlardı ve duyduklarının da ne olduğu hakkında bir bilgisi yoktu. Sadece dayak yerken duyabildiği Görüştün mü, konuştun mu, ne konuştun, neden konuştun, o kim. Bütün hadise bu cümleler etrafında dönüyor, hepsine verdiği cevaplar aşağı yukarı aynı oluyordu, yok, hayır, bilmiyorum. Tüm hıncını kızından çıkarmaya kararlı olan annesi, on beş yaşını bitirmeye bir kaç ayı kalmış kızını inanılmaz bir hıç ve nefretle dövüyordu ki, içimizdeki şefkat ve merhamet duygularını zedelemeye kast etmiş gibiydi anlaşılan. Yavrum sadece ağlaya biliyor, yüzü gözü kan içinde kalmış, saçları öylesine dağılmıştı ki annesinin avuçları arasında kalan kısmını tarama ihtiyacı duymayacaktı artık. Maruz kaldığı hadise değil kendisinden kaynaklanması, kendisi de maruz bırakılmamışmıydı? Korkmuştu ve korktuğu er yada geç başına gelmişti, ne konuşmuş, ne eğlenmiş nede olaya konu olabilecek bir kelime etmemişti kimseciklere, etmemişti de ne oldu ki yine sopayı yiyen kendisi olmuştu sonuçta. Dişi olmak tek başına yeterli sebep sayılabilirdi öyle ya, cinsiyetini kendisi seçmemişti ancak cinsiyete bağlı algının mağduru olmuştu yavrum. Onu dövmekten bıktığından değil yorulduğu için bıraktı annesi, en son dedesinin vefatında böylesi ağrıyı ve acıyı çekmişti, üç yıl sonra yeniden aynı noktaya geri dönmüştü ve şimdi yeniden dedesinin yokluğuna da niyet etti ağlarken.
Son baharın sonları yaklaşmış, annesi artık tarlaya gitmez olmuş, evlerinin hemen yanındaki bahçede yada evde, ahırda vaktini geçiriyor, kızını da evden pek çıkarmadan sorarsanız başı boş bırakmıyor diye cevap verebilirdi. Güneşli günler geride kalmış karanlık bulutlar köyün beldenin üzerinden hiç eksik olmuyordu, fırtınalar karadenizi dövüyor, yağmur boran eksik olmuyordu. Gök yüzü ağlıyor yavrum ağlıyor, kendisini ziyarete gelen arkadaşları içinde bulunduğu durun karşısında iç geçiriyor gözleri doluyor, onlarda hadiseler karşısında ağlamaya ramak kala belki güzel günlere inat hayallerle arkadaşına ümit aşılamaya çalışıyorlardı. Karadeniz köpürmeye niyet etmişti kimi dinler, kim söz geçirebilir hırçın dalgalarına, ard arda düşüyor hayal kırıkları, ard arda kara boran, ard arda kara haber. Hemde ne haber, kara haber sözünü aydınlıkta bırakacak bir haber duyuldu Gülün hanesinden tüm sokaklara, tüm köye, her köylüye. Can dayanmaz, Yürek dayanmaz, Gönül dayanmaz, Gül dayanmaz karanlığa, karalar bağlamaya. Çok kötülük görmüş yürekler bu kötülük karşısında ay ışığında kalmış, dert sahipleri derdini unutmuş duydukları karşısında. Ateş düştüğü yeri yakar, Gülün kalbine, bahtına bu kara haber düşmüş, değme güreşçileri yerinden yurdundan edecek haber Gülümüzün omuzlarına çökmüş, altında kalmıştı duydukları karşısında. Eyvah, eyvah ki ne eyvah.
01,06,2019 saat 04:27
03.06.2019 saat 03:45
O gün bu gün hiç kimseyle konuşmuyor, işe gece bakmıyor bütün vaktini ya uyuyarak yada ağlayarak geçiriyordu, yemek hazırlamaya yardım etmiyor, yemek yemek için ailesinin yanına çıkmıyor, belki kuru ekmek yemek istediğinde mutfağa giriyor bir kaç lokma ağzına atıyor çıkıyordu. Babasının sesini duyabiliyor, kendisine olmadık hakaretlerde bulunması acısına acı katmaktan başka bir işe yaramıyor olsa olsa kederini daha derinleştiyordu. Annesi arada kapıyı açıp bakıyor bir köşede dizlerinin üzerine kapaklanmış hıçkıra hıçkıra ağladığını görüyor yeniden kapıyı kapatıp gidiyordu. Birkaç gün geçtikten sonra bir sabah annesi elinde siyah bir valizle içeri girdi ve valizi ayaklarının önüne attı,
bunun içine birkaç giyeceğini yerleştir
başını kaldırdı, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, içindeki korku bir anda yüzüne vurmuştu kızımın.
ne? neden?
istanbula götürecekmiş baban, çabuk ol kızdırma adamı yine
nereye gönderiyor beni?
konuşma ne diyorsam onu yap
kapıyı kapattı yeniden, eyvah ki ne eyvah, neler olduğunu bir kızımız bilmiyordu tüm köylülün haberi vardı ancak kimseyle konuşamadığı için haberdar olamamıştı Gül. Ayşe gelmek istemiş bir kaç kez denemiş ama annesi içeriye almamış, bir defasında Gülün ablası ile birlikte gelmiş Gülü görmek istemişlerdi ancak yinede içeri girememşilerdi. Ablası yalvarmış yakarmış ağlamış sonuç vermemişti tüm ağlayıp yırtınmaları. Gül o olayı kendisinin tecrid edilmesine bağlamıştı o vakitler ama belkide Ablasıda Ayşe de duymuş çözüm yolu aramış olabilirlermiydi. Gitmek mi? şimdiye dek Trabzona dahi yanlızca iki kez inmiş köyün dışında herhangibir yere çıkmamıştı yavrucak, İstanbul o televizyonlarda gördüğü koca şehir. İstemiyorum demesi mümkünmüydü, gitmeyeceğim dese ne değişecekti, kim onu dinleyecek, sözüne itibar edercek, muatap kabul edecekti ki?
kime derdini anlatabilirdi, kim derdine derman olabilirdi bilmiyordu, ne derlerse yapacağını söylese birşey değişirmiydi acaba, zaten ne diyorlarsa onu yapmıyormuyduki. Kimin sözünden çıktığı görülmüştü şimdiye kadar. Ayağa kalktı, göz yaşlarını kollarıyla sildi, dinmiyordu göz yaşları, kurumamaştı nedendir, bir iki adım attı ve kapıya yaklaştı, açtı bir adım dışarı attı adımını annesiyle karşılaştı, annesi de onun yanına geliyor ne yaptığını kontrol etmek istiyordu.
nereye?
anne demek içinden gelmiyordu bir türlü, nasıl söze başlayacağını bilemedi. yalvarıp yapardı dizlerinin dibine çöktü, ayaklarını öptü
göndermeyin beni, yalvarırım ne olursunuz göndermeyin, ne dedinizse onu yaparım, yapıyorum yine yaparım ne olursunuz göndermeyin, kimseyi görmem dışarı dahi çıkmam, ne olur göndermeyin
baban bekliyor, çabuk ol ya sen hazırla ya ben bir iki eşya koyar yollarım seni
yalvarıp yakarmasına babası çıktı geldi yukarı, sesleri duymuş gelmişti
nerde o!
merdivenleri daha bitirmeden kızını sorması iyiye işaretmiydi acaba? bir hışımla yukarı tırmandı merdivenleri, annesinin ayaklarının altında secdeye durmuş kızını gördü babası.
sen hala konuşuyormusun? sen hala laf mı yetiştiriyorsun?
demesiyle kendi öz kızını tekmelemesi bir oldu, annesinin ayaklarının dibindeki yavrusunu. Öylesine acımasızca vuruyor küfrediyor, bağırıyordu ki alt kattan abisi koşarak babasına yetişti arkasından sarıldı, kollarından tutup çekti o da yalvardı yakardı yapmasın diye. Ağzından çıkanları duymuyordu alçaldıkça alçaldı küçüldükçe küçüldü küçük kızının gözünde. Bazan kurtuluş olarak gördüğümüz yol ayrımları bizi daha da çıkmaza sürükler ya, nereden bilebilirdi küçüğüm bu hakikati, nereden?
İlk kez bindiği otobüsten hiç kalkmadan tam on dört saat yolculuk yaptıktan sonra hiç görmediği kadar kalabalıklar içinden geçip sarı renkte bir taksiye bindi babasıyla birlikte, babası diyoruz çünkü küçük kızı yerde tekmelerken ben senin baban değilim artık, bir daha bana baba demeyeceksin diye bağırıyor olması onu babalıktan azat etmezdi de o yüzden. Ne yapmıştı, neydi suçu? kimse onu ne bir namussuzluk nede ahlaksızlıkla suçlayabilirdi oysa. Kim bir ahlaksızlığını görmüş de söyleyebilirmiydi? Çıkıp yüzüne karşı seni edepsiz seni, sen değilmisin şu suçu işledin diyebilir yada iftira atmadan günahını söyleyebilirmiydi? Bunca hakaret, bunca sayıp sövme, bunca dayak yemişti kim bir suç isnad etmişti hatırlayan, duyan varmı orta yerde? Hayır. Babasının bir büyük kardeşi olan Semih amcası İstanbulda yaşıyordu, gece kondular arasından geçip, sıvasız tek katlı küçücük bir bahçeside olan gece kondunun kapısında yengesiyle karşılaştılar, abisine sarıldı yengesi, belki beş yıldan fazla olmuştu görüşmüyorlardı, işeri davet etti misafirlerini, evden içeri girdiler küçük güle sarılmamıştı kuru bir hoş geldin ile yetindiğine göre haberdar olmuş, çalınan kara leke bir yol bulup buralara kadar ulaşmıştı. İçeri geçtiler yengesi Güle rutubetli bir oda gösterip valizini oraya bırakıp biraz uzanmasını söyleyip kocasının abisi olan adamın yanına geçti, çekyatın üzerinde kısık sesli bir şekilde konuşmaya koyuldular. Saatlerce konuştular ne konuştular ise, Gül hiç çıkmadı bu rutubet kokan odadan. Akşam oldu Amcası da geldi, bu karanlık konuya dahil oldu, kararmış suratıyla, kap kara yarınları planladılar aydınlık güne inat.
Ertesi gün yorgunluğun ve karamsarlığın üzerine çöktüğü ağırlıkla uyanamamış, yengesinin seslenmesiyle kendine gelmişti. Kalktı üzeriyle uzandığı çekyattan kalktı ve kapıyı açtı odadan dışarı çıktı, kimseler yoktu yengesinden başka, iki kişilik hazırlanmaya başlanmış yer sofrasını gördü, yardım etmek için yengesinin yanına mutfak olduğunu tahmin ettiği yere doğru yürüdü,
yüzünü yıka, hadi yıka gel konuşacaklarımız var seninle hele
hayal meyal hatırladığı yengesi kendisiyle ne konuşabilirdi ki, bir kez köyde görmüştü kendisini geçmiş günlerde, Amcasının eşiydi ama köyden çıkmış İstanbul'a yerleştikleri için haklarında bir bilgiye de sahip değildi, tek bildiği babasının ve annesinin kendilerini pek de sevmiyor olmalarıydı aslına bakacak olursanız. Bir tarla meselesi vardı satılan ve o satıştan doğan bir husumetin varlığını biliyordu hafızasında kalan, bunu konuşacak olamazdı ya yengesi kendisiyle? Yıkadı yüzünü ve geçti sofraya kendisinden önce oturan yengesinin karşısına, gülmeyi unutan yüzü bu tanımadığı ve kendisine hoş geldin demeyen kişiye karşı yüzüne tebessüm kondurmaya hiç mi hiç niyeti yoktu, yapmadı da. Önüne eğildi, önce yemekmi yenecekti yoksa azarmı? sıralamayı merak ediyordu kızımız.
yesene hadi başla, ne zamandır bir şey yememişsin, akşamda yemeden uyumuşsun
elini uzattı şehir fırınında pişmiş ekmeği aldı, ucundan kopardı ağzına götürdü ve çiğnemeye başladı ağır ağır.
abim anlattı yaptığın haltları, bacak kadar boyunla, daha kaç yaşındasın sen, utanmadın değilmi?
bacak kadar boyu ile yediği dayaklar aklına geldi, uğradığı hakaretler, hala beli omzu bacaklarının ağrısı geçmemiş, açıp gösterecek olsa bütün vicudu mos mor kesilmişti, daha yaşı kaçtı onun? kimse yaşadıklarını uğradığı haksızlığı sormuyor asıl utanmazlığı konuşmuyordu. Herkesler ondan utanıyor, onun yaptıklarından, o kimden utanacak bir şey yapmıştı ki. kimi utandırmıştı, bir bilse bir anlatsalar.
03.06,2019 saat 05:21
15,06,2019 saat 15:08
İnsan neyden utanır? İnsanlık neden utanç duymuştur, bilebilir anlayabilir miydi kızımız? annesi ve babasını akrabalarını, hatta belki kolu komşusunu utandırmış, utancından kendilisine yapmadıkları zulüm kalmamış, öyle uandırmış olmalı ki köyünden yerinden yurdundan çıkarılmış, İstanbulda sevmedikleri akrabalarına dahi muhtaç bırakmıştı ailesini, utanmalıydı evet utanmalı ve utancından ağzına attığı lokmayı yutamamalıydı belki. Ama neydi suçu, neydi bu denli büyük günahı hele hele bu yaşında. Düşünmüş tü elbet köyünde yanlız bırakıldığı odasında yediği dayaklardan sonra, düşünmüştü elbet kendisini bir pislik gibi gören babasının bakışlarında, düşünmüştü elbet yabanı bir hayvan bağlar gibi odasınının kilidi üzerine kilitlendiğinde düşünmüştü.
Kendisini hissettiği, bildiği yıllardan şu oturduğu sofraya değin kendine ait bir dünyası olmamıştı yavrucağın, sürekli itilmiş kakılmış, anne ve babasından bir güler yüz görmemiş, sevgilerine şahid olmamıştı, ne abileri nede ablalarından kayırma görememişti, gerçi ablaları abilirinin de hakkını yememeliydi onlarda bir güler yüz bir gün rahat yüzü görmemişler, kendilerine iyilik adına bir şey dokunmamıştı ya. Belki de görmedikleri bilmedikleri şeyi kime nasıl aktarabilir, sunabilirlerdi öylemi avutuyorlardı acaba kendilerini.
ye hadi ye, sofrayı kaldıracağım ye çabuk
irkildi yeniden çiğnemeye başladı ağzına attığı ilk lokmayı, yemişti ya yiyeceklerini bu sofrada onu doyuracak o kadar az yiyecek vardı ki belki ayakta duracak takati olmuş olsa yemeye ihtiyaç duymayacaktı kızımız. bir kaç lokma daha attı ağzına titreyen elleriyle sofradan aldığı. bu zehir gecen günler burada da devam etti, hiç konuşmadı, kimseye birşey anlatmadı, anlatamadı sadece kendisinden istenenleri yaptı öylece, geçti oturdu sonra bir kenara sessiz sedasız. Amcası geldi gitti bir kaç kez yanına konuşmak için olmadı konuşamadı konuşsa da anlayacak kimse yoktu karşısında, farklı dillere sahip değillerdi ama anlaşabilmek o kadar zordu ki, kimsenin anlamaya da niyeti yoktu belki ondan oluyordu tüm yaşananlar, sustukça susma arzusu da artıyor, konuşmaya ihtiyaçı ortadan tamamı ile kalkıyordu küçüğün. Günler geçti haftalar geçti aylar geçti bir kelime duyulmadı ağzından. Köyünü özledi arkadaşlarını, sürekli aklında arkadaşları vardı ne yapıyorlar nasıl karşılamışlardı yeni durumu kime ne sormuş ne cevaplar almışlardı ki acaba Gülün nerede ve ne yaptığına dair. özleminden düşünüyordu yoksa merak etmesi başkada bir anlam taşımıyordu. Sabah uyandı içinde bir sıkıntı vardı her zamankinden daha acılı, daha sıkıntılı bir duyguya haberci sanki. Gün aynı devam etti pek bi değişiklik yaşamamıştı taki akşam olana kadar. Amcası kapıdan içeri yalnız girmedi bu defa yanında bir adam daha vardı, tesadüfen odasından çıkmış dış kapının açıldığı büyük salon şeklinde oturma düzeninin oluşturulduğu yerden geçerek belki göz yaşlarının ıslattığı yüzünü yıkamak için lavaboya gidecektiki kapıda gördü. O içindeki sabah hissettiği acı ve korku buydu görür görmez acıyı tanıdı hemen, geçti sol taraftan ve banyoya açılan kapıyı açıp girdi. yüzünü yıkarken hiç bir şey düşünmedi küçük kız, ne zaman büyük bir hadiseyle karşılaşsa düşünme melekesini yitirdiğini, düşünemez kaldığını hatırladı. Bu misafirde kendisini aciz bırakacak bir düşüncenin ürünü olabilirmiydi acaba.
16 yaşında daha küçüğüm, tek başına, bunca insan arasında yalnızlığı arkadaş edinmiş yavrum. ne fikri oturmuş, ne hayal alemi kendine zemin bulamamış daha. Ne oturduğu pikeden haberi var ne etrafında dönen dünyanın bilincinde küçüğüm, kendisi çocuk çocukluk edip oyun oynayamadan daha bağlayacak mısınız elini, ayağını, başını. Banyodan çıkmak o kadar zor ki o kapıyı açacak kudreti bulabilmek, çıkmak karşısına hiç tanımadığı insanlığın, bazan akraba, bazan kırk yabancı, bazan ana baba olur alamadığın karşına.
hıyır yapmayın yalvarırım yapmayın yenge, Allahınınızı severseniz yapmayın. Ben böyle biriyle nasıl evlenirim? benden 16 yaş büyük, ben evlenmek istemiyorum hiç kimseyle. yalvarırım beni eve gönderin
konuşma, sana soran oldumu, biz ne diyorsak o olacak, senin konuşmaya hakkın yok...
siz ne isterseniz onu yapacağım bu adamla evlendirmeyin yeter, ne isterseniz o olsun. ben bu yaşıma kadar kimseden bir şey istemedim, şunu da şöyle yapın demedim, kendimi düşünmedim, ama bu adamla evlendirmeyin nolursunuz yalvarıyorum size. Başka birini bulun kimi derseniz onunla evlenirim ama bu adam babam yaşında nerdeyse. yapmayın kıymayın bana Allah aşkına.
baban istiyo bu adamla evlenmeni biz sadece onun istediğini yapıyoruz o kadar
gelsin babam ona söyleyeyim ne isterse onu yaparım, evlenme desin kimseyle evlenmem, evimde otururum. yada şununla evlendesin onunla da evlenirim ama bu yaşımda bu yaşta bir adamla evlendirmeyin beni kurban olurum.
geri dönüş yok, baban verdi seni bu adama adam bu gün yarın seninle imam nikahı yapıp alıp gidecek Almanya'ya.
Almanya!!!
Almanya mı? ne yani babam beni Almanya yamı gönderecek tanımadığım biriyle evlendirip?
bir dünyası olsa başına yıkılırdı duydukları karşısında herhalde, durmadı yengesi devam etti ardından, adam kendisinden önce iki kez daha evlenip ayrılmış nedenini bilmediğimiz bir biçimde ve bir çocuğu varmış şimdi. Kırıldı tüm ümitleri, kolu kanadı düşdü yavrucağın duydukları karşısında, daha on altı yaşında, yanlız başına.Yine bayıldı, olduğu yere yığılı verdi aynı dedesinin vefat haberinden sonra Ayşe'yle sarılıldıklarında olduğu gibi eli ayağı kesildi ve olduğu yere yığılı verdi yavrum. Başında kendisini seven, bekleyen arkadaşları yoktu bu kez, uyansın diye yaratıcıya dua eden kimsede yoktu, itip kakan başına bela açılmasından korkan yengesinin dışında. Gözlerini açmıştı açmasına ancak uyanmak istermiydi, ayılmak istermiydi diye soracak olsanız en son isteyeceği şey bu olurdu yavrucağın.
08,06,2019 saat 18:55
09,06,2019 saat 01:40
Yaşadığı travmalar karşısında küçücük bedeni çaresiz kalıyor, çözüm üretemeyince bayılıyordu anlaşılan. Yada başka bizim bilmediğimiz bir şey, tek bilebildiğimiz bu olayın ikinci kez tekrar ediliyor oluşundan başka bir şey değildi.Akşama kadar doğru dürüst kendisine gelemedi, içine düşdüğü çıkmazdan ne düşüncesini kurtarabiliyor nede zihnindeki anlamsızlığa anlam katabiliyordu. her şey o kadar ani o kadar hızla gelişmişti ki elini uzatı verse çocukluğunda oynadığı bahçeye değiverecekmiş gibi yakın, bir o kadar da kıyısında duruyordu mutluluğunun.boğazında düğümlenen şeyin hayat olma ihtimali var mıydı acaba! yutmak istese de yutkunsa mesela geçer gider bir durummuydu yaşam tükürüğü.. Odanın içerisi ona yeterli oksijeni sağlamakta yetersiz kalıyor, pencereyi açacak olsa koca İstanbul bu ihtiyacını karşılayacak oksijen üretebilirmiydi sizce. Nefes alıp veriyor olması bilinçli bir tercihin sonucu değil bilakis bedeninin kendisine zorla yaptırdığı baskının neticesi olarak ortaya çıkıyor oysa yaşama dair ne kalbinde nede aklında bir umut beslemiyordu. Uzun zaman olmuştu düzgün beslenmeyeli öylesine uzunki kendisi dahi hatırlayamadı en son hangi vakit karnını doyurup ta kalkmıştı sofradan, onun etkisiylemi yoksa yaşadıklarının ağırlığımı bilinmez kalkıp pencereyi açacak takati kendisinde bulamadı. Hayatta hiç bir şeye karşı iştiyak duymuyordu bu körpe çağında, onu hayata bağlayacak bir zerre ümit bedenininde yada hayalinde mevcut değildi kızımızın.Uzun süren bu yanlızlığı yine kendisine karşı hiç bir şey hissetmediği yengesi bozdu, kapıyı açtı kapının dışından seslendi ve akşam için sofra hazırlamasına yardım etmesini istedi sert ve kızgın bir ses tonuyla. Kalkmayı denedi oturduğu çek yatın üzerinden, o kadar uzun haraketsiz kalmıştı ki tüm bedeni uyuşmuş olsa gerek kalkamadı. Nasıl hareket ettiğini bedeninin verilen komutlar karşısında nasıl hareket ettiğini unutu vermişti sanki, iç sesinini dinlemiyordu hareket kabiliyetlerini tetikleyen sinir uçları.Oda kapısına gelmeden bağırdı yeniden o çirkin sesiyle
hadi ne bekliyorsun acaba
kim dinleyecek söylese, halini bildirse, durumundan bahsedecek olsa kim? Ağzını dahi açıp durumunu anlatacak hali yoktu. oturduğu yerde kalakalmış, ne kıpırdayabiliyor nede konuşup derdini anlatabiliyordu zavallı kızım. Daha önce kendiliğinden yaptığı bu eylemi şimdi planlı istekli yapamıyor bedenini oturduğu yerden kaldırmayı başaramıyordu inanılır gibi değil. Ayak parmaklarını oynatmayı denedi olmadı, her iki yanına düşmüş kollarının ucundaki ellerini oynatmayı denedi yapamadı. Kendisinin dinlenmediğini düşünen kadın bir hışımla içeri girdi, Gülü öylece oturur buldu hiç kıpırdamıyordu, sesinin çıktığı kadar bağırmaya başladı, bir taraftanda kızın kendisinde olup olmadığını düşünüyor, acaba bir sağlık sorunu mu yaşıyor diye aklından da geçiriyor olmalıydı. Belki bunu anlamak için belki de kızgınlığını, öfkesini bastırmak için Güle bir tokat patlattı kadın. Yüzündeki tokatın etkisiyle dona kalmış gül kendine geldi, bağırıp çağıran yengesine başını kaldırıp baktı, bakışı olup biteni öylesine açık bir dille anlatıyordu ki kadın bir adım geri çekildi ve sesini kesti, ellerini aşağı indirdi ve bir iki saniye öylece onu izledi. Gül ayağa kalktı geri çekilen yengesinden boşalan alanı kullanarak, nasılki eskiden oturduğu yerden kalkabiliyordu yine aynı duyarsız tavırla ayağa kalkıp kapıya yürüdü ve mutfağa geçti. Kendisine getiren tokatı yedikten sonra durumundaki değişikliği fark etmiş olacak ki kadın hiç bir şey sormadı ve yumuşak bir tonla aslında amacının ona vurmak olmadığını anlatma gayreti içindeki yengesine döndü ve ne yediği tokatın ilk tokat nede kendisine edilen hakaretlerin son olmayacağını yüzüne bir bir vurdu yüzünün ifadesiyle birlikte.
09,06,2019 saat 02:56
09,06,2019 saat 21:30
Her zamanki saatinde işinden ayrılan amcası bindiği otobüsün saatini dahi değiştirmeden çıkış saatiyle eve giriş saatini nasıl ayarlıyordu bilinmez, içtiği sigara adeti dahi değişmiyor, markasından mıdır sigarasının kokusu kendisinden önce giriyor salona kirli, itici bedeninden. Bütün İstanbulun kirini elleriyle sıyırmış bir şeklide girdiği evinde tüm kirinden ve tozundan kurtulma adına ellerini yıkamayı ömrü boyunca aklından geçirmemiş olan adam, haftada bir gün banyo yapmanın verdiği ter kokusunun birikimi ile sofrayı soruyor, hazırlanmış sofra bezinin altına sıyrılıveriyordu sürekli. Eğer sofra bezi serilmemiş ise sofradan yarım saat dahi önce olsa o sofra bezini serdiriyor bekleyecekse altında beklemeyi tercih ediyordu.Öyle de yaptı huyunu suyunu bildikleri adamın üzerine sofra bezini seriverdi karısı,
konuştunmu?
yok
kim? neyi? kiminle konuşmuştu, soruyu soranda biliyordu cevabını kısadan kestirip atanda anlaşılan. Sofradan kalkmak üzere olan amcası ellerini sofra bezine sildi ve ağzına götürdü bir çırpıda ağzını sofra bezine siliverdi kimseler kınamadan. Kalktı ve Çekyata oturdu bir çırpıda, sigarasını yaktı ceketinin cebinden çıkardıktan sonra, çakmağın çıkardığı sesi duyan kadın henüz bitirmediği tabağından ayrıldı ve büfede duran kül tabağını alıp kocasının yanına bıraktıktan sonra sofraya geri döndü. Kimse konuşmadı yuvarlak sini etrafında, sofrayı kaldırdı yılların alışkanlığına inat iki dişil insan. Kocasından yediği dayaklar sonunda mı kazanmıştı yoksa sürekli aynı şeyleri yapıyor olmak mıydı acaba bunca işin gücün içinde alışkanlık edindiği. Köyünden ayrıldıktan sonra kocasından yediği dayakları, hakaretleri dizecek olsa İstanbuldan köyüne yol olur. Bazı şeyler yılların değişmesiyle değişmiyordu anlaşılan, işini bitiren gül odasına dönmek için kapıya yapıştı daha açmamıştı ki amcası kesti,
dur gitme hemen, otur şuraya !
bir kuç çırpınışı gibiydi yüreği zaten, her rüzgardan etkilenen bir güvercin ürkekliği içinde elini ayağını çekti odanın kapısından. yürüyüp karşısında durdu amcasının, oturmadı dikildi başı önünde elleri birleşik, uzun saçları kirli ve dağınık halde,
yarın adam gelecek imamla beraber sesini çıkarmayacaksın bak eğer sesini duyarsam senin için asıl kötü günler o zaman başlar haberin olsun ha.
babam gelmeyecekmi?
yok artık anan baban !
köy?
yok köyde yok sana, burdan gideceksin,
sesini çıkarmadı, yok kötü olacak olandan değildi korkusu, daha kötü ne olabilir Allahınızın aşkına bundan. Siz kötülüğü nasıl tarif edersiniz? içinde bulunduğundan daha kötüsü elbette vardır, bunu bu küçük kıza kim anlatacak, varmı cesareti olan? buna damı şükür edilebilir ey kötülük ! söz bitmiş, söyleyecek sözü olanlar söylemiş, kesilen kesilmiş, kimseye laf söz bırakılmamıştı. Mutfak kapısında dikilen kadın aynada kimi görmüş ise görmüş elini ağzına götürmüş yakalandı kızımıza geri döndüğünde odasına gitme niyetiyle. Yüzüne baktı, geçti gitti, bıraktı ardında tüm masumiyetiyle saflığını halinden anlamayan, kıymet nedir, şefkat nedir bilmeyen yüreksiz insanlara. Göz yaşımı? gökyüzü ne kadar hıncı varsa almakta niyetliydi yetmezmi? Yağan yağmur değil, daha önce yağışına şahid olunmuştu yağmurun. Bu yağan Rahmet de değildi, Köyünde Rahmet yağardı nebatatın üzerine bilindik bir sevinç kaplardı insanların içini. Delinen gök kubbeydi anlaşılan, Sağanağın içindeki sicim gibi yere inen şey belki de kızımızın maruz bırakıldığı kederin sıvı hali olabilirdi olsa olsa. Gök gürültüsü İstanbulun üzerinde patlıyor, her zerresi yerdeki canlıları kıyametin sesiyle kuşatıyor, korkusuyla dolduruyordu. Birdahaki gürültüye hazırlanmaya çalışan babayiğitler öyle bir çatırtıyla sarsılıyordu ki can dayanmaz. Şimşek değildi çakan kızıl işaret, yakmaya çalışan yerin kinini dindirmeye yemin etmiş enerjinin ışığa kesilmiş hali derdiniz görseniz. Geceyi aydınlatmakla kalmıyor, herkesi günahıyla ap açık çırılçıplak bıkakmak için çabalayan kılıç şangırtısı edasıyla çaktıkça çakıyor, vurdukça vuruyor tövbe dileyin dönün diye bağırıyordu işitenlere. Gözüne gelemeyen yaşlar İstanbulu boğuyor, diline gelemeyenler bulutları dolduruyor, iniyor yer yüzüne hece hece, harf harf, okuyan çıkarmak için. Duymamak için kulaklarını tıkayanlar, gözlerini kapayanlarla dolu şehir, bir kızımız camı açmış büyük bir huşu içinde olup biteni temaşa ediyor. Yüzünde cennetin masumiyeti yansıyor İstanbulun varoşlarına, aydınlatınca şimşeğin çakışı tek o görüyor görünmez hale gelmiş ateşin yandaşlarını. İçine doldurduğu huzuru alarak camı kapattı ve yeniden çekyatın üzerine uzandı ellerini çektiği bacaklarının arasına aldı ve öylece uykuya dalıverdi zaman kaybetmeden.
10,06,2019 saat 00:14
11,06,2019 saat 23:50
Sabah uyandı, ses seda yok evin içerisinde, kendisini kimsede kaldırmadı yemek hazırlanacak diye. Açtı gözlerini tavana dikti öylece bekledi ne bir ses ne bir tıkırtı yoktu evin içinden, sessizliği özlemiş olduğunu hissetti, uzun zamandır hiç sessizlik çekmiyordu sürekli etrafında bir cendere bir baskı yaşıyor bu sorunlar yumağında nefes almakta dahi güçlük çekiyordu hatırladığı. Biraz daha bekledi sessizliğin içinde, ne çok özlemiş oysa, ne çok kalabalıklar içinde boğulmuş, sanki serenderin içine saklanıp uyuya kaldığı günleri yaşıyordu. Birazdan ya uyaya kalacak yada bir arkadaşı gelip kendisini sobeleyecekmiş iç güdüsü kapladı tavana diktiği gözlerini. Nerede olduğunu tekrar düşündü, keşke düşünmeseydi neden düşünmeyi tercih ettiki sanki, oysa ne güzel zihni oradan ayrılmış, köyüne kadar ulaşmış çocukluğun inmiş saklambaç oynamaya dahi başlamıştı, bunun tadını biraz daha çıkarabilirdi oysa. geri dönmek dün geceyi hatırına getirmek te nereden çıktı şimdi. Ama dönmüş, düşünmüş, içini yeniden kara bulutlar kaplamıştı yavrucağızın, dün gece aniden bastıran kara bulutlar, şimşekler ve gök gürültüleri odanın içini dolduruverdi, yüreğini yakmaya başladı yine. Hatırladı nerede olduğunu hatırladı dün geceyi, tüm o ağırlığından sonra bu sessizlik normal değil diye düşündü, kalkıp kontrol etmeyi aklından geçirdi, sonra bunun hayatında bir değişikliğe neden olamayacağı düşüncesi onu yeniden atalete ve bezginliğe sürükleyiverdi. Hiç kalkmasa hiç kıpırdamasa, hiç ayırmasa gözlerini bağladığı hiçlikten, çokmu şey istiyor, bekliyor hayata dair. Uzun uzun hiçliğin içine baktı, çaresizliğini aradı yokluğun içinde çareye dair bir düşünce beslemiyor, sadece ve sadece kocaman boş bir hevesle dolduruyor hayallerini küçüğüm. Uzun uzun bekledi ihtiyaç duymasa nefes almayı bırakmak istiyordu bir ağırlığı taşıdığı göğüs kafesinde, iç ten içe kısık nefes alışları kalmıştı hiçlikten arta kalan. bu sessizliğin bozulacak olması dahi tüm talihsizliği başına yıkmaya yeterli gelecek, kaldığı yerden devam edecek hayat tüm ağırlığını küçücük kız çocuğunun üzerine boca etmeyi başarmış olacaktı. Kimse bölmedi hiç böyle olmazdı ama oldu, tüm miskinliğini atana kadar üzerinden kimse gelmedi, kapı açılmadı ve kimse oda kapısını fütursuzca iteleyerek kendisini kaybolduğu hiçlikten uyandırmamıştı. Kendisi kalktı ve doğruldu akşamdan büründüğü çekyattan, ne bir başka elbisesi vardı nede insanların yatarken üzerini değiştirdiği gece kıyafeti, kim değer verirdi de düşünürdü böylesi insani hasletleri bu yavrucak için? Oda kapısını açtı dış kapınında açıldığı salon büyüklüğünde bu koca alanda kimsecikler uzun zamandır bir şeyleri incitmemiş, mutfak tarafından da hiç bir çıtırtı gelmiyordu. Başı uzattığı yere tüm bedeniyle dahil oldu, yürüdü bir kaç adım daha attı banyo kapısına doğru, evde kimseler yoktu, zaten olsa idi kendisini bu denli rahatsız etmeden bırakma ihtimalleri olur muydu ki. yüzünü yıkadı saçlarını ıslata ıslata, uzun süredir aynada kendisini görmemiş olduğunu fark etti, doğruldu ve kendisine baktı, gördüğü suret acaba kendisine ait miydi yoksa uzun zamandır yanında gezdirdiği bir kişilik vardı ona mı bakıyordu çıkaramadı. Elini kaldırdı ve yüzüne götürdü, aynada elinin kendi yüzüne temas ettiğini görebiliyor, dokunduğu yanaklarının kendisine ait olduğunu hissediyor ancak kendisi diye içselleştirdiği varlığa ait hiç bir yaşam belirtisi algı dünyasında benliğe sahip olamıyordu. Kendisi oradaydı yalnız oradaki kendisini kavrayamıyor, aidiyet kuramıyor, benliğine ait bir cismi alğılamaktan çok uzaktı. Bıraktı bu çıkmazı anlamlandırmayı ve çıktı banyodan, dış kapının açık olup olmadığını yoklamak istedi birden, yürüdü dış kapıya doğru, içeriden ilk kez açacaktı belki bu kapıyı eğer açık bırakılmışsa tabiki. Elini attı kapının koluna ve aşağı doğru bastırdı kapının kolunu, eski ve eğreti duran kapı zaten açılmaya yer arıyormuş casına açılı verdi, araladı kapıyı dün geceki hengameden eser kalmamış tüm nefretini boşaltmış olan bulutlar yerini pırıl pırıl bir güne bırakmış, beyaz pamuk bulutlar gök yüzünü süslemiş, güneş insanın içini ısıtmayı mart ayında dahi başarmaya söz vermiş gibi bakıyordu kapının aralığından. Kapı aralığından yüzüne vuran Mart soğuğu dahi yavrumuzu güneşli bir güne bakacak olmaktan alıkoymaya yeterli gelemezdi, gelemedi de. Biraz daha araladı kapıyı ta ki kendisi sığacak kadar, cesareti var mıydı eşikten kendisini dışarı atacak kadar? üç dört dakika bekledi kapının ağzında öylece, ne kadar beklese de bu bekleyiş kendisini dışarı atmaya yetmeyecekti anlaşılan, sağ ayağını kaldırdı ve eşiğin dışına doğru uzatıverdi, yere bastıktan sonra diğer ayağını da kaldırıp onun yanına getirdi. Yirmi gün önce sadece gelirken gördüğü yarım yamalak bahçeyi ve binaya bitiştirilmiş uzun balkonu bütün olarak yeni görüyordu adeta. Bir eli hala kapının dışarıdan kolunda kaldı, bu yaptığının akrabaları tarafından yanlış değerlendirileceği düşüncesi bir saniye olsun terk etmiyordu zihnini. Güneş binaların arasından süzülerek tüm sıcaklığını yanlızca kızımız için sunuyor, havanın soğuk olması belki dışarıdaki insanları etkileyebiliriyor ancak kızımızı rahatsız etmeye yetmiyordu. Üzerinde ne bir paltosu nede hırkası vardı ancak üşümenin esamesi dahi okunmazdı yanında. Ne vakitler olmuştu günü güneşi hissetmeyeli, uzun zamanlar geçmişti havayı içine çekmeyeli, bulutları fark etmeyeli ne uzun zaman.
12,06,2019 saat 01:52
18,06,1019 saat 23:04
08,07,2019 şiran saat 20:10
Kimliğini, kişiliğini bilmediği bir adama doğru yürüyor, tüm sevdiklerini, tanıdıklarını ailesini ardında bırakıyordu. Kendisini bildiginden bu güne kadar geçen süre içerisinde tüm tanıdığı insanlar hayatının bu evresinden itibaren geride kalmıştı, hiç kimsesi kalmımıştı küçük kız çocuğunun. Dış kapıyı geçtikten sonra İstanbulun en yoksul en çıplak sokaklarını bir adamın arkasından yürüyerek geçti, onu öndeki adama bağlayan tek şey arada kerede adamın ardına doğru kafasını çevirip gelip gelmediğinini görmesinden gayrı hiçbir bağ kuramıyordu küçüğüm.
Hoşlanmadığı sevmediği amcasına ve onun eşine dahi muhtaç olacağı geriye dönebilmek için bir çok şeyden vazgeçe bileceği aklına gelirmiydi ya da şuan onu düşünmüşmüydü bilinmez. Yaklaşık yarım saat ten fazla yürüdükten sonra ilk kez yan yana oturacakları otobüse binmişler ve bir müddet de otobüsle yollarına devam etmişlerdi.
Gözyaşı otobüstekilerin de dikkatini çekmiş, acıyı elinde tuttuğu Pazar çantasının içinde kendisiyle birlikte götürüyor olmasını anlamış olacaklarki gözyaşlarından sonra herkesin dikkatini elindeki çantası çekiyordu milletin. Otobüste cam tarafında oturuyor yanındaki adam da koridor tarafında oturuyordu, ön taraftaki koltukta oturan küçük yaşta bir kız çocuğunun koltuğun üzerinde dizlerinin üzerinde kendisine dönüp dönüp bakması ayrıca ciğerini yaralamıştı onun.
Adam kalktı koridora doğru yeltendi oda kalktı ve ardından oda koridora çıktı inmek için adam şoföre seslendi arka kapı açıldı ve bilmediği yere ayağını atarak indi gül. Bilmediği sadece bu yer gök değildi elbet bildiklerinden o kadar uzaktı ki kendi yabancılığını ne üzerindeki elbiseler nede elinde tuttuğu çanta inkar etmiyordu küçük kızımın.
Yürüdüler bir müddet tanımadığı sokaklarda ve ardından yine yoksulluğu ardına kadar açık bir gece kondudan içeriye doğru giren adamın ardından giri verdi, yine sıvası yapılmamış pirket duvarlı soğuk bir gece kondu onu bekliyordu içerisine almak için. Kendilerini bekliyor olacaklar ki bir kadın ve yanında bir çocukla kapının önünde dikili veren iki kişiyi gördü kızımız. Adam onlarla selamlaştı ve kıza doru bakarak içeri girecekleri imasında bulunurarak önce kendisi girdi, kadın kapının önünde kıza doğru tebessümle baktı ve
Hoş geldin kızım
Dedi, gül başını öne doğru eğerek kendi isteğiyle gelmediğini orada oluşunun zorunluluktan doğduğunu haber vermeyi istemiş olabilirdi. Kadında bunu anlamış olacak ki önce kendisi girdi oğlunun ve erkek kardeşinin ardından ve sonra kızımız girdi bu yabancısı olduğu eve. İstanbul'a ilk geldiği gün gözlerinin önünde bilirdi, babasının kendisini getirip de amcasına teslim ettiği eşiği geçmişti sanki küçük kızım.01,08,2019 kocaeli
14,08,2019 kocaeli
03,09,2019 kocaeli
09,09,2019
uyandırmak için
14,09,2019 İstanbul
Kimsenin bilmediği hayatı kim bilir neleri
beraberinde gizliyor, içini açacağı dert ortağı bulamayan bu kadın bir sökülse
hangi dağlar yerinden oynayacaktı kim bilir.Uzun zamandır bir şey yemeyen gül önüne sunulan
yemeği iştahla yedi, iştahını artıran şey asla açlığı değildi. İçinde bu
kadıncağıza duyduğu yakınlık, ona karşı hissettiği samimiyetten başka bir şey
değildi. Anne sıcaklığını alıyordu önünde duran tepsinin öbür ucundan. Karşısındaki
kadın yemek boyunca tepsinin bir ucunu hiç bırakmadı, o da ünsiyet
geliştirmişti kıza karşı anlaşılan.
Bittimi, hah istersen biraz daha getiririm bak
Yok abla sağol sana zahmet verdim ona üzülüyorum,
ben bu yaşıma kadar kimseden hizmet görmedim kendimi bildim bileli. Kalkayım artık
Yok yok, yat sen hiç kalkma bu gün. Hava karardı
kararacak biraz daha uyu benim şu hayvanla biraz daha konuşacaklarım var. Sen uyu
ben gelirim yine yanına hadi bakayım.
Tepsiyi aldı kucağından kızın, üzirini örtmesini
seyretti yastığını kaydırdı ve kendisine gösterilen şefkati içine çekti küçük
kız. Gözlerini tavana dikti iki elinide üzerinde birleştirdi, mutluluk, bu
içindekine bir isim verecek olsa her halde mutlu olduğunu söyleyebilirdi. Ne değişmişti
ki hayatında diye düşündü, hiçbir şey belkide. Bir anne şefkatinden başka bir
değişiklik yoktu hayatında. Bu düşünceye yaslandı biraz, aklına başka bir şey getirmek
istemiyordu en azından kısa sürecek olsada.
Kadın elindeki tepsiyi mutfağa bıraktı, içindeki
öfke dinmemişti hala. Neden gitmediğini anlamadığı kardeşinin bu uzun süreli
kalışının maksadı buydu demek. Sana bir süprizim var derken hiç aklına
getirmemişti böylesi bir manzarayla karşılaşacağını. Geçti salona, kanepenin üzerinde beşinci sigarasını içerken
buldu kardeşini. Neredeyse kaldığı yerden devam etti,
Bu muydu he, bu muydu yapacağın. Çabuk götür geri
ver bu kızı bu gece.
Taksimi tutarsın nasıl götürürsen götüreceksin enişten
gelmeden eve.
Hayır, götürmem hem neden götürecekmişim? Tövbe tövbe
Bana bak götüreceksin diyorum götüreceksin, bu kızın
yaşı tutmuyor, hem sen nereden buldun kimin nesi bu?
Bizim komşu köylerden babası buldu beni bir akrabası
söylemiş, benim evlenecek birini aradığımı, onlar geldi vermek istediler
kızlarını, sanki ben gittim aldım.
Yahu sen evli değilmisin he, evli değilmisin. Üstüne
üslük alman biriyle yaşamıyormusun oralarda, o da yetmedi birde bu kız nereden
çıktı, derdin ne senin?
Sustu bir müdded adam konuşmadı,
Kimse bakmıyor bana orda, ne yiyor ne içiyorum kim
sorar hiç!
Zıkkım ye zıkkım, o kumayı getirmeseydin karın gül
gibi bakmıyormuydu sana neyini eksik ediyordu senin. Sen kendin bozmadınmı
düzenini? Hem bu kızmı sevecek seni ya hu bu kızı alıp gidersen nereye
götüreceksin ne vereceksin ki sevsin seni he?
Sen karışma bana yarın bir gün gideriz sanane?
Bak eğer bu kızı götürmesen geri bir hakkımı helal
etmem sana iki gidip şikâyet ederim polise vallaha yaparım bilirsin. Kalk
enişten gelmeden götür anasına babasına teslim et.
Anası babası yok burada, amcasında kalıyor,
götürsemde almazlar geri, babası bırakıp gitti.
Tüüü
Tükürdü suratına kardeşinin,
Babasının da, seninde amcasının da Allah belalarını
versin, Allah belanızı versin hepinizin. Anası nerde bunun?
Ne bileyim anasını
Alıp getirmesini biliyorsun ama oğlum senin aklın
başında değil, sen ne yaptığını bilmiyorsun. Ya hu insan biraz utanır daha on
altı yaşında bu kızcağız daha on altı yaşında sen bunu ne diye alıp getirdin bu
daha kendi çocuk. Sana nasıl baksın, orda gittiği yerde ne yapar hiç mi
düşünmüyorsun. Almanya koca yabancı yer, kimi kimsesi yok
Ben varım ya ne yapacak başkasını, Hem sende o yaşta evlendin?
Ben evlendim evlendim de gel bana sor çektiklerimi. Hemde
ben köy yerinde evlendim, kocaaa aile var, babası var anası var çoluk çocuk on
yedi kişi yaşıyordu evin içinde, ben varmışım yokmuşum bildim mi ki? Sen elin
memleketine götüreceksin çocuğu, bak yemin ediyorum mutsuzluğunu artırır bu kız
senin. Zehir olur hayatın hem onunki hem senin. Aha da burada söylüyorum.
Uyumuştu gül, duymadı hiçbir konuşulanı. Yüzünde bir
tebessümle öylece sırt üstü kalmıştı yavrum, bir hayal görüyormuydu bilmiyoruz.
Dış bahçe kapısı açılıp kapandı,
Aha geldi eyvah.
Dış kapıya yürüdü kadın, ardından korka korka kapıyı
açtı, içinde büyük bir endişe taşıyordu. Şimdi ne olacak diye düşündü, nasıl
izah edecekti bu durumu kocasına. Soluk benizli adam karısının yüzüne bakmadan
içeri girdi açılmış kapıdan. Salonun karşısında oturan kayınçosuna baktı ilk
önce sahte bir tebüssüm kondurdu yüzene. Çıkardı ceketini bakmadan uzattı
arkasındaki karısına, elinden ceketi alan kadın kapının yanındaki askıya astı
kocasının ceketini.
Ne oldu ya cenazemi var?
Çocuk yerinden indi yavaşça babasının arkasından
geçti gitti diğer odaya.
Getirdin mi?
Evet getirdim.
Eeee nerde hani?
Kocasının bildiğini duyan kadının korkusu ve telaşı
birkat daha artı,
Ne! Sendemi biliyordun? Allah seninde belanı versin.
Ya hu ne oldu niye bu kadar sinirlendin sen!?
Bi de soruyorsun ne oldu diye? Kız on altı yaşında,
anası babası yok burada. Rızası da yok kızın daha çocuk ne bilsin evlenmek
çoluk çocuk nedir?
Abartma sende sen evlendiğinde de on altı yaşında
değilmiydin sanki? Ne olmuş yani?
Ben laf anlatamayacağım size yok yok. Gidip şikâyet
edeceğim polise durun siz.
Kızın rızası yokmu bacanak, anası babasından
istemedinmi sen?
Var istedim, kızlarını verdiler bilmezlermi,
kaçırmadık ya biz kızlarını.
Eee varmış işte haberleri herkesin, amcasından aldın
onunda heberi vardı kız buraya o yüzden gelmedimi zaten?
Hee
Kız istemiyor, nere götürüyorsun kızı, Almanya’ya.
Mecbur isteyecek istemiyor nedir hanım sende iyice
yaptın ha, sanki bize sordular istiyormusun diye. Sen boşver karışma aralarına.
Yok yok öyle karışırım, bu kızı bırakmam artık. Ya götürüp
teslim edin amcasına yada polise giderim ben.
Yanında dikilen karısına önce sert bir bakışla
haddini bildiren adam sonra sağ elinin tersiyle yüzene öyle bir vurduki kadın
yarıya kadar eğilip yüzünü tuttu. Sonra başını kaldırıp kardeşine baktı içini
deldi kardeşinin ablasının bu bakışı. Tekrar yüzüne tükürdü ve kardeşi
olduğundan utancını yüzüne bir tokat gibi vurdu kadın. Tam önünden geçip
gidecekti ki kolundan yapıştı adam,
Sen karışma
Dedi, itti elini silkeleyip kolundan kadın,
Kırıştım bile
Yürüdü ve kızın odasına girdi, yavaşça açtığı
kapıdan. O halde bile kızın uyuduğunu düşündü ve uyanmaması için kapıyı tıkırtı
yapmadan açtı. Yediği tokat ilk değildi ve son olmayacaktı bu gidişle. Ama bu
kızı size vermeyeceğim diye içinden geçirdi tüm kızgınlığıyla.
15,09,2019
İstanbul
Sandalyeyi çekti oturdu kızın başucuna, yüzüne baktı
o tebessüm hala kaybolmamıştı ve kendine düşeni aldı kızın mutluluğundan.
Yüzündeki acıyı hissetmiyordu tek hissettiği şey her zamanki değersizlik,
hiçbir değeri yoktu bu evde, varlığının salondaki vitrin kadar değeri
olmadığını düşündü. İçini kaplayan karamsarlığı aşmak için yanı başında yatan
kıza bakışlarını çevirdi. Onu gören başka biri olsa idi mutlu biri sanabilirdi
ama kadın bu gün gördüğü kızı tanıyordu, sanki bir ömür yanında yetişmişti.
İçindeki acıyı yüzündeki mutluluğun içinden çıkarı veriyor, çektiklerinin
işareti olarak adlandırabiliyordu bu anlık mutluluğu. Kanı kaynamıştı bu küçük
yavrucağa karşı, ondan kendini alamıyor kendisinden bir parça buluyordu.
Çok
uzun zaman olmuştu o da hissetmeyeli yüreğinin sesini oysa o kadar çocuk
büyütmüştü sevindiği günler elbette olmuştur. Bu başka, bu aldığı lezzet
şimdiye kadar hissettiklerinden başka idi. Tarifi mümkün olsa acının zirve noktası diye
izah edilebilir, aldığı tadı acının içinden çıkarıp dilinize sürseniz dünyadaki
tüm tatlılardan daha tatlı gelebilirdi.
Göğsünün üzerinde duran iki elini tutmayı ne çok
isterdi, onu uyandırmayacağına inansa bunu yapmaktan kimse onu alıkoyamazdı. Sandalyenin üzerinde oturmuş bu küçük yavrucağa
bakıyor, hasretini onunla gideriyordu. Artık hissetmediği ne varsa yeniden gün
yüzüne çıkıyor, kabuk bağlamış yaraları taze kan sızdırıyordu sanki canını
yakmadan.
Aniden irkildi sandalyeye yaslandı, şimdi içeri
dalar o koca koca sesleriyle en derin yerinde ya uyandırırlarsa kızımı. Yavaşça
kalktı ve bir kez daha baktıktan sonra yüzüne yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktı.
İki adam oturmuş ciğaralarını yakmış, derin sohbetlere
dalmışlar, sanki üzerinden yıllar geçmiş de unutmuşlar tüm yaşananları. Kapıyı
dışarıdan kapadıktan sonra bakışlarıyla tüm olup biteni tekrar hatırlattıktan
sonra bu iki adama, çekip mutfağın yolunu tuttu kadın.
İkisi de bakışlarından alacağını almış olacak ki bir
iki dakika sadece siğaralarınan dumanıyla boğuştular. Oysa bu güne dair ikisi de
böyle bir plan yapmamış olacaklar, beklentileri yaşadıklarıyla taban tabana
ayrışıyordu. Kimdi ki suçlu? Bu ömrünün son çeyreğindeki kadın mı? Yoksa
köyünden yerinden yurdundan koparılmış gonca gülümüz mü? Yada kadar? Hani her
defasında suçu, suçluyu belirleyemediğimizde bulduğumuz günah keçisi. Tabi ya
O, evet O, hani şu kör olasıca kader, gözü çıkasıca, töremiyesice kadar.
Tek kişilik hazırladığı tepsiyi elinde salona girdi,
kocasının önüne bir sehpa çekip bıraktı kadın. Haraketleri sert ve bir anlam
taşıyordu. Uzun zamandır konuşma olmamıştı salonda, bu sessizliği bozmaya
kimsenin cesareti yoktu anlaşılan. Buradaki herkes geçmişinden günahlarıyla
oturuyor, haksızlığa uğramış yada uğratmışlığın ağırlığını taşıyorlardı.
Kendisi haksızlığa uğramışlığın baskınlığı bazen karşındakine de haksızlık
yapabilme özgürlüğü veriyor olsada, vicdanları durmadan kendilerine bunun
vebalini hatırlatmadan durmuyordu. Acıyı çeken çektiriyor, zulme uğraşan zulüm
kusuyor, bunun ruhunu rahatlatacağına inansada etkisi yine acıyla geri
dönüyordu kendi yüreklerine.
Yemeğini bitirmişti kocası, alıp tepsiyi mutfağa
götürdü. İçinden bulaşıkları yıkamak geçmiyordu ama içeri onların yanına dönmek
de istediği şey değildi. Ağzından çıkacak sözlerin kendisine ve kızcağıza
yararından çok zararı olacağını biliyordu. Bir çıkış yolu da bulamamıştı
içinde. Yıkadı bulaşıkları düşünürken
bir yandan, ellerini sildi kapının yanında aslı duran havluya. Çayı koymuştu
daha önce, doldurup bardakları içeriye götürdü kadın.
Girdiğinde bir şeyler
konuşuyorlardı kısık sesle kadını görünce kesildi konuşmaları. Çay tepsini
bıraktı bardağını alıp oturacağı yere geçti oturdu. Derin kulplu bardaklara
konulan çayların üzerinden sıcağın buharı yavaş yavaş terk ediyordu bardakları.
Saat herkesin el ayak çekeceği zamana gelip dayanmış, sonrasına ilişkin
düşünceleri kimsenin netleşmemiş, en azından konuşulmamıştı daha. İçlerindeki sıkıntı
patlak verecek bir yerden dışarı çıkacaktı, belki bu sessizliği kadının bozmaya
niyeti yoktu ama kaçınılmaz olan yaklaşıyordu yaklaştıkça.
Bu gece kalsın burada, yarın götürsün kızı
Duyduklarına inanamadı kadın, kocasının ağzından
dökülen kelimeler yerden yükselip kadının tüm sorunlarını çözebilecek güçteydi.
Ama bu kadar kolaymı?
Nasıl yani geri mi götürecek?
Diye sordu kadın,
Evet en doğrusu bu. Sen burada istemiyorsan gidecek
yerleri yok bunların, imam nikahıyla Almanya'ya gidemezler yolda bin türlü hal
gelir başlarına,
Duydukları karşısında içi rahatlamıştı kadının,
derinden bir oh çekti ama kimseye fark ettirmedi.
Ben kızın yanında yatarım bu gece, sen salonda yat
dedi kardeşine. Niyeti kızın başına bir şey gelmeden götürüp verebilmekti
amcasına. Sevindi kadın, çayını daha bir iştahla içmeye başlamış, onların
çaylarını da her bittiklerinde yeniden bir şevkle doldurmuştu. Yarın erkenden
götüreceğiz ama bende gelirim, kimden araba bulsak, taksimi tutarsın? Ardı arkası
kesilmeden birsürü soru peşi peşine sıraladı, hepsine de gerekli cevapları aldı
tas tamam.
Herkesin yatağını ayarladı ve geçip kızın yanına gitti onu hala
uyurken buldu. Kaç gün uykusuz kalmış, ne sıkıntılarla boğuşmuş olacak diye
içinde geçirdi. Kızda sanki tüm olup biteni duyuyor gibi rahat rahat uyuyor,
işleri gören kadına teşekkürünü yüzüne yerleştirdiği iç huzuruyla veriyordu.
12.10.2019 Kocaeli
Kızın yanında yere bir döşek atmış, üzerine
yüklükten çektiği yorganı alıp çarşaf falan sermeden üzerinde ne varsa yatağın
içine girivermişti. Bir müddet uyku tutmadı kadını, ama o da yaşadığı günün
yorgunluğuna yenik düşmüş uyumuştu bir müddet sonra. Sabaha karşı uyandığında
küçük kızı yastığını doğrultmuş duvara dayanmış yatağın içinde otururken buldu.
Nasıl uyuyabildin mi?
Diye kısık sesle sordu. O da kafasını sallayarak
cevap verdi. Anlaşılan duyulmayı o da istemiyordu.
Bu gün geri götüreceğiz seni her şeyi konuştum
bizimkilerle, sen hiç merak etme.
İçini sevinç kapladı kızın, kalkıp sarılmak istedi,
sadece kollarını açtı ve yer yatağında yatan kadının yanına doğru sıyrılı
verdi. Yerdeki yatağın üzerinde sarmaş dolaş oldular, gören olsa kendi kızı
zannedebilirdi bu küçük yavrucağızı. Kızda ona bir anne şefkatiyle bağlanmaya
başlamıştı, ne de olsa kendi annesiyle uzun bir süre sıcak bir bağ kuramamış
dargın ayrılmışlardı.
Sen şimdi biraz daha kal burada, ben gidip kahvaltı
hazırlayalım hazır olunca seni seslerim gelir yersin sonrada çıkarız.
Bende yardım edeyim sana
Yok yok sen hiç görünme kimselere, burada kalman
daha iyi sen beni dinle
Ama yardım etsem
Yok, ben hazırlarım sen kal burada çıkma dışarı
Kalktı ve kapıyı arkasından kapadı, kimseler kalkmamıştı,
sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Kimsenin ne namazda ne de ezanda kulağı yoktu
bu evde. Beynamazdı ahali. Kadın önce kızın kahvaltısını getirip odada kucağına
bıraktı başını okşadı ve orada yemek yemesini istedi çıktı odadan.
Sonra salona
yer sofrası kurdu hemen kaldırdı milleti sırayla. Kocası kızı sordu kestirmeden
cevap verdi odasında yedi o siz yiyinde çıkalım bir an önce. Oğlu’da gözlerini
ovuştura ovuştura oturdu annesinin yanına,
Yıkadın mı sen yüzünü?
Yıkadım
Sofrada kimse konuşmadı daha sonra, herkes bir iç
muhasebe içerisindeydi anlaşılan küçük çocuk hariç. O da karnını doyurmanın
peşinde bir yağa uzanıyor bir çayından yudum alıyor ardından reçele uzanıp yine
ardından çayından bir yudum alıyordu. Kardeşine
baktı,
Arabayı ne yaptın?
Taksiyle gideriz
Ben gelmiyorum, işe giderim
Dedi kocası, kahvaltıdan sonra ikisi kalkıp
üzerlerini giyindikten sonra çıktılar,
Ben kapıya gelince size haber ederim çıkarsınız
hazırlanın şimdiden
Dedi kadının kardeşi ve dış kapıdan çıktılar. Kadında
kahvaltısını bitirmiş sofrayı topluyordu ki içeri seslendi,
Gel gel kızım gittiler
12,01,2020
16,01,2020
Tam karşısındaki resim dikkatini çekti, resimdeki kadın aynı güzelliğiyle tam boy beyaz gelinlikler içerisinde pembe çiçekli bir verandanın içinde çekilmiş. Kadının ihtişamı göz alıcı haldeydi yanındaki adamsa kendisini buralara kadar sürükleyen yüzüne bakılamayacak kadar çirkin herife hiç benzemiyordu. Belki bir alman, sarı saçlı mavi gözlü boyu kadının boyuna denk bir adam vardı resimde. Kadın bir kez daha hayret etti içinde bulunduğu duruma. Oysa yanındaki mermer sehpanın üzerinde bu kadınla birlikte kendisini getiren adamın resmi vardı görmüştü onuda. Hatta önlerinde az önce uykusundan uyandırılan çocukta yerde oturuyordu. Kafası arkaya düştü ve uykuya yenildi küçük kızımız.
Bebeğini uyutan kadın bir hışımla salona daldı, amacı kendisinden
habersiz gerçekleşmiş bu hadisenin hesabını sormaktı anlaşılan ancak içeri
girdiğinde tekli beyaz koltukta uyuya kalmış kız çocuğuyla karşılaştı. Yüzünde o
kadar güzel bir masumiyet vardı ki onu görebilmek için temiz bir kalbe sahip
olmaya ihtiyaç yoktu. İlerledi tam karşısındaki üçlü koltuğa oturdu, belki bir
iki dakika onu seyredip sonra yapacağından geri durmasa da olur diye içinden
geçirmiş olmalı. Küçük kız çocuğu tüm masumiyetiyle karşısında uyuyor, her
zamanki gibi dedesini rüyasında gördüğünde yüzüne kondurduğu tebessümü
yerleştirmişti. Kadının ise ne dedesinden nede kızın kim olduğundan haberi dahi
yoktu. Ama masumiyeti yüzünden okunan bu kızı görüyor, içindeki sızıyı
görebiliyordu belki kim bilir. Bu kocasının kendisini aldattığı ilk kadın
değildi belki de son kadında olmayacaktı ama eve getirdiği ilk kadın oydu. Buna
nasıl cürret edebildiğine kızdı, içini yine bir kıskançlık kapladı. Yeniden
ayağa kalkmayı bu kadından hesap sormayı düşündüyse de kızın yüzündeki
masumiyet onu durdurmayı başarmaya yetti. Kendine hakim olması gerektiğini
karşısında uyuya kalmış bu kız çocuğunun yaşananların sebebi değil olsa olsa
mağduru olabileceği düşüncesini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştı. Sağlıklı düşünmeliydi,
kıskançlık, hırs ve öfkeyle hareket ettiğinde yine zararlı çıkan her zamanki
gibi kendisinin olduğunu biliyordu. Bir daha olayları başından düşündü,
kocasıyla konuştuklarını aklından geçirmeye başladı. Neden getirdiğini
söylemişti kocası, gidecek yeri olmadığı için buraya getirdiğini bir yer bulur bulmaz götüreceğini, bir yakını
olduğunu söylemişti ama iç güdüleri bu kızla yakınlığının hiç de masum bir
yakınlık olmadığı konusunda kuvvetli hisler besliyordu ona karşı. Zaten uzun
süredir aralarında ciddi sorunlar vardı ve kocasının halinden,
davranışlarından, hiç te memnun değildi. Eve çok geç ve sarhoş geliyor her
seferinde ağzından kaçırdığı sözlerle yalan söylediğini anlıyor, başka
kadınlarla yatıp kalktığını anlıyordu. Daha da kötüsü kendisiyle hiçbir yakınlık
kurmuyor, evine bağlı düzgün bir koca profilinden oldukça uzaktı. Bu kendisini
her zamankinden daha rahatsız etmişti ki en son kavgalarında ortadan kaybolmuş
ülkesine Türkiye’ye tatil için döndüğünü bile sonradan açtığı bir telefonla
öğrenmişti. Eskiden olduğu gibi parasını kocasıyla paylaşmadığı için aralarının
kötüye gittiğini de aklından çıkarmıyordu, kocasının kendisine parası için
yaklaştığından adı gibi emindi.
Ne kadar bu düşüncelerin içinde kaldığını bilmiyordu
ama çıktığında kapının açıldığını işitti, başını çevirdi gelecek olanın kocası
olmasını umduğunu bir an önce bir izahat vermesini isteyeceğini biliyor, içindeki
kini yeniden alevlendiriyordu. Adam içeri salona girdi, kadın ayağa katlı ve
kocasına doğru iki aydım attı, adamın düşüncesi bir an önce kızı alıp evden
ayrılmaktı ama karısı olacak almanın bu işi bu kadar kolay izin vermeyeceğini
tahmin edebiliyor olmalıydı.
-
Nereye kayboldun pislik herif
-
Sen karışma sana anlatacağım sonra
-
Hayır şimdi anlatacaksın. Bu kız kim ve
sen neden getirdin onu buralara
-
Hayır şimdi anlatacaksın bana
-
Bak bu kız benim bir akrabam diyorum,
onu götürüp şimdi bırakacağım buradaki akrabalrı'nın yanına, hemen dönerim
konuşuruz yine hadi dur şimdi.
-
Hayır inanmıyorum sana öyle olsa buraya
hiç getirmezdin neden buraya getirdin?
-
Evde yoklardı
Kadını kenara ittikten sonra kıza seslendi,
-
Gel sende hadi gidiyoruz
El işaretiyle onu salondan çıkardı, kız hem kadına
bakıyor hemde göz yaşlarıyla yakarışları karışmış olan kadına üzülerek
bakıyordu. Kadın arkalarından birkaç şey daha söyledi ama adam hiç cevap
vermedi. Gün aydınlanmış sokakta hareketlenme başlamıştı. Bu soğuk şehri güneş
dahi ısıtmaya yetmemişti. Yeniden arabaya binip şehrin sol tarafına doğru yol
almaya başladılar. Konuşmuyordu adam, kızında konuşmaya niyeti hiç mi hiç
yoktu.
15,02,2020
Sokaklara bakıyor, köyünden ayrıldıktan sonra ne çok şey görmüştü. Küçücük dünyası büyüdükçe büyüyor, şehirler büyüyor, evler büyüyordu. Oysa küçücük bedeni bu yaşadıklarına henüz hazır değildi. Önce köyünden koparılmış ardından kopuş büyüdükçe yaşam ağırlaşmıştı. Sağında bir şehir akıyordu dış yüzleriyle apartmanlar, iç yüzleriyle insanlar. Kendisini hiçbir şeye ait hissetmiyordu, solundaki araba kullanan adama dahi.
-
Burada kalacağız
birkaç gün
Arabayı tek katlı bir birine yapışık uzunca bir
binanın önüne park etti. İndiler arabadan, çantasını aldı, bu kez karışmadı
adam. Girdiler içeri camdan büyük kapıdan, daha önce konuşmuş oldukları belli,
birbirlerine gülümsüyor, önündeki deftere bir şeyler yazan adama cebinden
çıkardığı parayı uzatıyor ondan da bir anahtar alıyordu.
Merdivenleri işaret etti, bir kat çıktılar sola
dönüp oda kapıları üzerinden kendilerine ait odayı buldu adam. Girdiler içeri,
biraz daha büyükçe bir alan vardı bu yerde; bir çek yat, bir sehpa iki yatak ve
televizyon. Odanın içi geniş dışa bakan yüzü camla kaplıydı. Odanın içi
aydınlık, perdeler baştan sona kadar uzamıştı. Camın önünde temiz bir çekyat
vardı hemen önünde ise sehpa. Kapının solunda iki yatak yerleştirilmiş ortası
bir küçük sehpa ile ayırmışlardı. Odanın içinde birde banyo ve tuvalete açılan
kapı göze çarpıyordu. Daha sabahın dokuzu idi ama adam bu uzun yolculuğun ve
moral bozukluğunun etkisinden olacak cama yakın yatağa kendisini bıraktı.
-
Geç sende
rahatına bak ben biraz uyuyacağım
Kız elindeki çantayı yatağın yanına bıraktı. Adam o
sırada yatağa uzandı ve ellerini başının altında birleştirdi, tavana dikti
gözlerini. Kızda önünden geçerek çekyata oturdu öbür kıyısından. İkisi de
yorgundu, bedenleri bu yorgunluğa dayanamadı ve önce adam ardından da kız uyuya
kaldı oturduğu çekyatın üzerinde. Telefon sesine uyandılar, adam yanında duran
sehpanın üzerindeki telefonu kaldırdı, telefonun diğer ucundaki ne söylediyse
başını sallayarak bir şeyler homurdandı.
-
Yemek hazırmış,
gidip bir şeyler yiyelim.
Kalkıp yüzünü yıkamak için karşıdaki kapıyı açtı ve
yüzünü yıkadı asıl duran havlulardan biri alıp yüzüne kapattı ve geldiği yere
doğru yürümeye başladı. Kapıyı açık bırakmıştı kız da kalkıp oraya yöneldi, o
da yüzünü yıkayıp diğer asılı duran havluya kurulandı ve havluyu yerine astı.
Adam elindeki havluyu yattığı yatağın üzerine attı ve dışarıya doğru yöneldi, kızda
ardından onu takip etti. İnip giriş kattaki sıralı dizilmiş birkaç kişinin de
yer aldığı masalarda yemeklerini yediler. Adam bir sığara yaktı, kız yemeğini
bitirene kadar onu izledi, ardından sigarasını söndürdü ve kalktılar. Adam
yeniden odanın yolunu tutu. Odaya geldiler, kızın içeri girmesiyle kapıyı
kapattı ve kilitlerdi. Kapıya en yakın yatağın üzerine itti ve üzerindekileri
çekiştirerek çıkarmaya başladı. Kız direnmiyordu ama yardım da etmedi. Adam
kızdan istediğini aldı, o istemese de. Kendi yatağının üzerine geçti ve bir sığara
daha yaktı. Kız yatak örtüsünü başına kadar çekti ve ağlamaya devam etti
sessiz.
-
Ben dışarı
çıkıyorum belki geç gelirim merak etme, ben çıktıktan sonra kapıyı kitle,
kimseye açma, ben gelence açarsın.
Kapıyı açıp çıktı. Biraz daha sesli ağlamaya başladı
onun gidişinden sonra. Bir müddet ağladıktan sonra kalkıp kapıyı kilitledi
ardından banyoya gitti ve temizlendi. Banyodaki musluğa ve gereçlere yabancı
değildi, köyünde yoktu musluk ama gelirken yolda uğradıkları otellerde
öğrenmişti nasıl çalıştıklarını. Havluya kurulandı ve sarıldı, geçip yatağın
örtüsünü çıkardı banyoya attı. Hala titriyordu, üzerine giyecek değişik bir
şeyi yoktu en son aldıklarını da yırtmıştı cani. Çantadan eski elbiselerini
çıkardı tekrar giyindi. Çok şey düşündü yatağın üzerinde oturur vaziyetteyken,
birçok şey. Ağlamıyordu artık,
ağlamayacağım dedi sesli. Artık ağlamayacağım, kimse yoktu yanında ama o sesli
konuşmuştu. Ağlamadı da, ne adam sarhoş
geldiğinde ağladı ne de horladığında. Ne sabah kalktıklarında yeniden, ağlamadı.
Bir iki hafta böyle geçti bu tek odada, elbiseler aldı adam getirdi attı
yatağın üzerine, bazen de yiyecek bir şeyler. Yine yaptı yapacağını adam ama
kız ağlamadı. Gündüz çıkar akşam çok geç saatte dönerdi. Nere gider nereden
gelirdi söylemezdi hiç. Soracak kimde de yoktu ya, varlığı yokluğu arasında bir
fark yoktu kızın.
Bir gün adam kalktı “ Hazırlan gidiyoruz” dedi.
Birkaç eşya hepsi alıp çıktılar. Yeniden bir bilinmeze doğru sürüklendi. Belki
beş on dakikalık yoldan sonra yeniden araba durdu. İndiler eşyalarını aldı yine
kız, adam karışmadı. Yine bir apartman dairesi üç katlı, merdivenleri çıktılar
ikinci katta durdu adam iki kapıdan sağdakini yine anahtarıyla açtı ama bu kez
zili de çaldı açmadan önce. Kapıyı açar açmaz karşısında bir kadın belirdi,
yanında bir erkek çocuğu ile. Adam kucakladı çocuğu kaldırdı, önce öptü
ardından sarıldı özlemişti belli. Kadın kıza hoş geldin dedi kız başını salladı
ve içeri buyur etti ardından. Salona geçildi, en son evdeki kadın girdi salona.
Adam çocukla biraz daha oynaşdı ardından kıza dönüp,
-
Bak bu Sebahat
ablan, sana o bakacak bundan sonra, o ne derse o olacak
Elinde çantayla salonun kapısını bir iki adım geçmiş
dikiliyordu, gayri ihtiyari kadına baktı, kadında ona bakıyordu.
-
Hoş geldin, geç
otur şöyle
-
Hoş bulduk
-
Açmısınız yemek
hazırlayayım mı?
-
Yok, ben aç
değilim, çıkıyorum siz yerleşin, bak kavga istemiyorum, anlaşın canımı sıkmayın
benim.
Kadın ayakta dikiliyordu, kız kendisine bir yer
bulmuş oturmuştu. Kavga istemiyorum, yerleşin denildiğine göre yeni evleri
burasıydı ve bu kadında onun karısı olacak. Hatta bahsi geçen çocuk da şuan
babasıyla oyun oynayandan başkası olamaz. Biraz oynadıktan sonra cebinden çukulatayı çıkarıp çocuğuna verdi. Kalktı ve çıkış kapısına yöneldi,
-
Sakın, kavga
gürültü istemem
Kapıyı kendisi arkasından çekti, kadın kocasının
ardından salona tekrar geldi. Çocuğu çukulatayı açmış yemekle meşguldü.
-
Gel sana kalacak
yerini göstereyim
Dedi ve giriş kapısının yanından yukarı çıkan
merdivenleri çıkmaya başladı, kız yerinden kalktı hemen karşısından ahşap
merdivenleri çıkan kadının ardından yürümeye başladı. Çatı kata ulaştıklarında
kadın bir odanın önünde durmuş onu bekliyordu. Geldi, kadın içeri girince oda
girdi, küçük şirin bir odaydı, dışarıya açılan bir penceresi vardı. Odanın
ortasında yeni alındığı belli olan büyük bir yatak, tam karşısında bir dolap.
Kadın olgun bir duruşla odayı gösterdi eşyalarını dolaba koyabileceğini, rahat
etmesini istedi.
-
Sen ona bakma,
neyin kavgasını edecekmişim, her şeyi anlattı bana. Uzun uzun konuşuruz daha
sen acele etme geç koy eşyalarını. Yarın bir gün çıkıp yeni eşyalara alırız
sana.
Bunları söylerken sesi titriyordu, hiçte göründüğü kadar rahat değildi. İçinde gizledikleri kıskançlık değildi belki ama yerini tarif edemediği bir sıkıntı besliyordu bir yerlerde. Kızı orada bırakıp aşağı indi, mutfağa geçti hemen. Yemeğin içine akıttı gözyaşlarını, şimdi ağlama sırası ona gelmişti. Mutlu değildi bu adamla, her gün içer eve gelir ya döver ya da arkasını döner yatardı.
O da Gül gibi yaban ellerde kalmıştı sekiz yıl, yaz aylarında kendi memleketine giderlerdi değişik olarak onun dışında tüm hayatı bu evin içinde geçerdi kadının. Yalnızdı, kimsesi yoktu ve tek tanıdığı kocası olacak adamdı. Onu da ne zaman gördüğü hiç mi hiç belli olmazdı bazen bir giderdi bir hafta uğramazdı evine.
Almandan haberi vardı, önceleri dert
ederdi kendisine ama ne kadar yanlış yaptığını durup düşündüğünde o da
anlamıştı. Zaten sevgi, anlayış, şefkatten eser yoktu bu adamda neyi
kıskanabilirdi ki. Neyi paylaşıyorlardı bu hayatta. Sadece bu evi ve
çocuklarını, bunun için de hayatı kendisine zehir etmeye hiç mi hiç gerek
olmadığını düşünmüş sorun etmekten vazgeçmişti. Bir hafta önce gelmiş ve bu
eve bir kadın daha getireceğini söylemişti. Önce yine duyguları kabardı,
yükseldi ama sonra çabuk sindi köşesine. Yediği dayağında bunda payı vardı.
Neyin nesi olduğunu en incesine kadar anlatmıştı adam, kızın yaşının küçük
olduğuna varıncaya kadar. Hem sana şenlik olur demeyi de ihmal etmemişti çok
düşünürmüş gibi. Başka bir yere götür, burada çocuğun yanında olmaz dediyse de
şimdilik buna imkânı olmadığını daha sonra bakacağını söylemiş konuyu
kestirmeden kapatmıştı.
Erken uyandı bu sabah, söylediği gibi camdan dışarı
baktı ilkin. Puslu bir hava vardı şehrin üzerinde, istediğini bulamadı, umutsuzlukla
çekti yerine perdeyi. İnip kadına bakmak istedi, yüzünü yıkadıktan sonra.
Merdivenleri indi sessiz kimseler yoktu ortalıkta. Geçti mutfağa, hiçbir şeyin
yerini bilmiyordu, bilse bi çay suyu koymak isterdi, yardım etmek istiyordu.
-
Aşağıa, ocağın
altındaki dolapta çaydanlık
Döndü kapıya, Sebahat ablaydı evet, sabahın
mahmurluğuyla üzerinde geceliği. Eliyle işaret ediyordu. Dönüp açtı kapağı,
aldı demlikleri ve ocağın üzerine koydu.
-
İyi uyudunmu
-
Uyudum abla
sağol, üzerimi örtmüşsün
-
Evet sabaha
karşı soğuk olur buralar. Gelmedi seninki
Seninki lafına kızmıştı, ama yinede belli etmedi.
Demliğe suyu doldurdu o arada, yeniden ocağa koydu.
-
Ocağı yakamazsın
sen, bak göstereyim şu düğmeye bastıracaksın ve bastırırken de çevireceksin,
hah şöyle, yandı.
-
Sağol abla
-
Erken mi
kalkarsın
-
Evet
-
Gelmez her
zaman, bazen olur ki haftada gelmez.
Dinledi, elindeki işle meşgul oldu, sormadı. Bir
yandan da kadının nereden neyi çıkardığına bakıyordu. Zeki idi bir gördüğünü
bir daha unutmazdı hemen kavrardı.
-
Sen sonuncusun,
bi de Alman var, daha çok ona gider, kırığı, oynaşı çok senin anlayacağın.
Tanışmıştı Almanla o ne güzellik öyle, yeniden
aklına geldi kadın. Ama oda mutsuz belki almamıştır içeri tekrar.
-
Daha kim bilir
kimler var. Aman uzak olsun benden, ne halt ederse etsin, şeytan görsün yüzünü.
Bir yandan kahvaltı hazırlıyor bir yandan da
dertleşiyordu. Sebahat abla konuşuyordu, içini döküyorda denebilir. Kız
dinliyor arada anladığını belirten sesler çıkarıyordu sıkışırsa. Kötü biri
değil diye düşündü içinden, öyle olsa zehir ederdi kendisine hayatı, bundan
öncekilerin yaptıkları gibi. İçeri taşıdılar hazırladıklarını salonun ortasına
yer sofrası açtılar birlikte. Gidip oğlanı uyandırdı annesi, yüzünü yıkadı.
Oturdular hep birlikte sofraya, kız çocuğa baktı gülümsedi, çocukta ona güldü.
-
Adın ne senin
-
Ahmet
Dedi annesi, yine gülerek baktı Ahmet’in yüzüne. O
da ablasına ısınmıştı, yakınlık kurardı belki bundan sonra.
-
Sen hiç
konuşmadın
-
Ne konuşayım
abla!
-
Ne bileyim konuş
işte, nasıl geldin, nasıl buldun. Yaşın on altı mı gerçekten, daha küçük
duruyorsun?
-
On altı abla
tamda bilmem, on altı işte
-
Ahmet altı
yaşında, ablası kocaman oldu bak
-
Maşallah kocaman
olmuş evet
Yediler, konuştular biraz daha havadan sudan, kalktı
Gül toparladı sofrayı. Sebahat abla ağırdan aldı kendini, belki bu kızın
iştahla yapıp yapmayacağını merak etmişti işleri. Gül bir çabuk topladı sofrayı,
kabı, arada Ahmet’e de laf atıp onu da alıştırmak istedi kendisine. Abla
isteyerek yaptığını görünce rahatladı, iyi kız diye içinden geçirdi, iyi biri.
Mutfağa gideli bayağı olmuştu dönmedi Gül, gidip baktı nerde diye.
-
Bulaşıklara mı
girdin, acelesi yoktu yapardık birlikte
-
Yok, abla ben
yaparım, severim ev işlerini yapmayı, köyde tüm işleri ben yaparım, yemek,
bulaşık, hayvanlar, tarla hepsini.
-
Ama iş yok ki
burada hepsi bu işte onuda birlikte yapalım
-
Yok, yok, olmaz
sen Ahmet’e bak ben mutfağı hallederim, bilemezsem sorarım sana.
-
İyi tamam
Sevindi kız, en azından anlaşabileceği biriydi Sebahat
abla. İşleri bitince geçip oturdular salonda. Sebahat abla sordu Gül anlattı ne
var ne yoksa. Ağladı Sebahat abla kızı dinlerken ama gül ağlamadı, içi
yanıyordu belliydi yüzünden ama hiç ağlamadı artık.
-
Çok ağladım abla
öyle çok ağladım ki bildiğin gibi değil. Artık ağlamıyorum, belki de gözyaşım
kalmadı.
-
Güzel kardeşim,
neler yaşamışsın öyle.
-
Ya abla çok şey
yaşadım çok, bu yaşıma göre çok şey.
-
Bahtsız kardeşim
-
Artık kimsem
yok, Anam, Babam hiç kimsem.
-
Ben varım bak,
senin yanındayım. Üzülme bundan sonra birlikteyiz.
-
Sağol abla
Günler geçti böyle, konuşarak, iyi anlaştılar bu iki
bahtı birleşik kadın. Arada adam geliyordu, kimse rahatsız olmuyor artık. Ya
aşağıda kadınla kalırdı, ya da yukarda kızla. Sonra yeniden kaybolurdu ortadan
günlerce yok. Bir gün geç gitti işe kahvaltıyı beraber yaptılar, kadın bir şey
diyeceğini anladı. Bekledi söylemesini,
- -Biriniz
çalışacak, evde oturmakla olmaz. Siz söyleyin kim çalışacaksa iş kurumuna
bildireceğim
- -Sebahat abla
atıldı hemen, ben çalışırım
- -Bende çalışırım
abam he derse
Başını öne eğdi yine
- Hayır, sen buraları
bilmezsin yeni geldin daha, olmazsa sonra bakarız tekrar.
Adam için fark yoktu, hangisi çalışırsa çalışsın
para ona gelecekti sonuçta. İşe gitmiyordu belli ama yine kalkıp çıktı hemen.
Ne oğluna baktı nede oturdu. Arkasından kapıyı kapattı Sebahat.
-
Sen bilmezsin burada
çalışmayı, ağırdır. Hem ne gidecek yerleri bilirsin nede dillerini. Ben alıştım
artık, biraz Almancam da var. En iyisi benimi çalışmam, ben biliyordum bunun
böyle bir şey yapacağını, bekliyordum.
-
Sen bilirsin
abla, bakalım belki sonra ben çalışırım sen evde kalırsın
-
Yok, yok böylesi
daha iyi. Biraz para biriktirelim belki ev alırsınız.
-
Deme öyle,
-
Yarın çoluk
çocuk sığmayız buraya.
08,03,2020
Kızın hamile olduğunu biliyordu kadın, söylemişti
ona adet olmadığını. Adam bilmiyordu kimsenin de söylemeye niyeti yoktu
şimdilik, nasıl olsa biraz karnı şişince anlardı.
Sebahat abla işe başladı, fabrikada çalışıyordu, zor
değildi işi, şikâyet etmiyordu. Gül işe güce alışmıştı artık, ortada ona göre
işte yoktu ya. Köyde her türlü işe koşulan kız burada iki mutfakla bir iki
çocuğa mı bakamayacaktı. Gül’ün kendi kızı olmuştu bu arada, aynı anası demişti
Sebahat abla, bahtı güzel olsun. Birkaç ay kendi çocuğuyla daha çok ilgilense
de sonra dönmüştü yeniden ev işlerine. Bu işler onun için çocuk oyuncağıydı.
Evde para sorunundan başka sorun yaşanmıyordu uzun zamandır. Adam kumarda
kaybettiğinde eve gelip “ Siz benim paralarımı çalışıyorsunuz, verin paralarımı
” diye bağırıp çağırıyor, hem Ahmet’i hem de ev ahalisini korkuya boğuyordu.
Bir iki kişiyi dövdükten sonra küfürler savurarak evden çıkıp gidiyordu. Onun
çıkmasıyla evdekiler bir birlerine sarılıyor, atlatıyorlardı bu hengâmeyi de.
Sebahat abla hep Gülü merek ediyordu, onun aklında
bu kızcağızın rahatı ve gün görmesi vardı. Kendisini ona adamıştı, biliyordu ki
yakında bu eve sığmayacaklar. Gül yine hamileydi, zaten topu topu birkaç kez
geliyordu eve onda da gül hemen hamile kalıyordu. Daha iki seneyi yeni
devirmişlerdi ama şimdiden Gülün iki kızı olmuştu. Bunda çocuk parası alıyor
olmalarının da payı elbette vardı. Ama Sebahat ablanın ikinci çocuğu olmamıştı,
oysa bir nedeni yoktu olmaması için. Ahmet okula başladı o yıl, bir Türk
okuluna gidiyordu. Gülün büyük kızı Hatice yürümeye başlamış onlara neşe
saçıyordu. İki beşik Gülün odasında yan yana konmuştu, zaten başka da yerleri
yoktu bu evde. Feyza de ablası gibi bu evin sıkışıklığında büyüyordu
olabildiğince. Alışmıştı Gül, alışmıştı Almanya ya, oysa gelmeden önce hiç
böyle bir hayat hayal etmemişti. Zehir olacağını düşündüğü gurbet en iyi
arkadaş oluvermişti ona.
Onlar bu yaz köye gitmişler yirmi beş gün kalmış
dönmüşlerdi. Dönüşte Sebahat abla anılarını anlatıyor memleketten haberler
veriyor, bağı, bahçeyi öyle güzel anlatıyordu ki içinin yağları erimişti.
Özlemi bin kat daha artmıştı ama kimi vardı ki kime gidecekti. İki yıl olmuştu
ne arayanı vardı ne de soranı, Kazım’ın ablası bir kez sormuş, adam bir gün
söylemişti seni sordu diye. Başka kimi kimsesi yoktu kızın.
-
Gitsene sende
seneye
-
Nereye
-
Köyüne nereye
olacak
-
Benim köyüm mü
var abla?
-
Deme öyle, soğumadı
mı hala yüreğin
-
Yok, soğumadı,
kimsem yok benim, senden başka.
-
Şimdi böyle
diyorsun, geçer
O son bahar okullar açıldıktan sonra Gül’de kendi kiralık evine taşınmak zorunda kalmıştı.
Yine hamileydi ve artık o eve
sığamıyorlardı. Uzak değildi ev yürüme en fazla on dakika sürüyordu. Gidip
geliyorlardı, Ahmet okuldan çıkınca ablasına geliyor, derslerini bitirince
kardeşleriyle oyuna dalıyorlardı. Annesi de işten çıkınca oraya geliyor yiyor
içiyorlar sonra kendi evlerine geçiyorlardı. Adam evin yolunu pek hatırlamıyor,
kumarı iyiden iyiye artırmıştı. Öyle ki her hafta bir gün evde kavga çıkarır
olmuştu artık. Çocuklar babalarının bu tavrını nefretle seyrediyor, annelerine
olan sevgilerini perçinliyordu. Babalarının eve gelmelerini istemiyorlar, zaten
adamda babalık görevlerini yerine getirmiyordu ya. Günler bu sorun yumağıyla
geçer olmuştu, Feyza’dan sonra bir çocuk daha dünyaya getirecekti. İlk iki
çocuğu kız olmuştu, bu hamileliği biraz daha ağır geçiyordu, anlamıştı bir
sorun olduğunu. Arada hastaneye gidiyorlar, Sebahat ablasıyla çocuğun sağlığı
hakkında bilgi ediyorlardı. Kendisinin de hasta olduğunu o vakit öğrenmişti
Gül. Daha önemlisi ise çocukta sakat doğabilir diyordu doktorlar. Kendi
hastalığına mı üzülecekti yoksa çocuğunun sakat doğacak olmasına mı? İsterlerse
çocuğu alabileceğini söylemişti doktor, bunu kocasına hiç söylemedi, sakat da
doğacak olsa kendi canından bir parça olduğunu düşündü. Hiç tereddüt yaşamadan
çocuğu doğuracağını söyledi doktora. Bir tek kendi rahatsızlığı düşündürüyordu
onu, eğer kendisine bir şey olacak olsa çocukları ortada kalır, kim bakar diye
endişeye kapıldı. Bu endişesi dahi onu yolundan alıkoymadı. Orhan sakat
doğmuştu doktorun dediği gibi, kendi rahatsızlığını unuttu Orhan’ı dünyaya
getirince. Kemik hastalığı vardı oğlunda ve kemikleri gelişmiyordu, doktora
gidişleri sıklaştı artık. Çocuğuyla kendisi olabildiğince ilgilenmeye başladı.
Alman devleti de Orhan’ın her türlü ihtiyacını gideriyor özel tedaviler
uyguluyor evlerine dahi gelinip gelişimi için yardımcı oluyorlardı, bir
gelmeyen kocasıydı eve. Çocuğun hasta doğduğunu söylediğinde “ Senden de sağlam
çocuk beklenmezdi ” demişti. Oysa ilk iki kızı sapa sağlamdı ve onlara gerekli
ilgiyi, sevgiyi göstermeyen yine kendisiydi. Hamileyken dahi az dayak yememişti
kocasından, bir defasında çocuğunun düşme tehlikesini atlatmış, doktora
gitmişlerdi. Doktor koruma talep edebileceğini, kocasının kendisini dövdüğünü
söylerse devletin her türlü önlemi alacağını hatta maddi destek dahi
sağlayacağını anlatmıştı doktoru. Yeniden bir huzursuzluk istemiyordu, dayandı
dayanabildiği kadar.
En büyük kızı Hatice o sonbahar okula başladı,
Ahmet’le birlikte yakındaki Türk okuluna gidiyordu. Feyza’da büyümüştü artık
seneye o da okula başlayacaktı, annelerine yardım da geri durmuyordu iki küçük
kızda, annelerine çekmişler. Annesi tüm zamanını Orhan’a ayırıyor onun
hastalığı ile ilgileniyordu. Sebahat abla da elinden geldiği kadar destek
oluyordu hatta işten ayrılıp çocuklara bakmayı teklif etti, Gül kabul etmedi
çünkü bunun evde yeni bir huzursuzluğa davetiye çıkaracağını, kocasının asla
buna yanaşmayacağını biliyordu. Daha kötüsü kiracı oldukları evi sahibi satıyor
bunları da evlerinden çıkarmak için birkaç ay mühlet vermişlerdi. Yakında ev
bulabilmek için Sebahat abla ayakları su toplayana kadar gezmiş, yakın çevrede
bir ev bulamamıştı. Şimdi birde başka mahalleye taşınacak olmanın sızısı düştü
içine.
Bir aya başka bir yerden ev buldular ve taşındılar,
tüm taşınma işlerinde Sebahat abla elinden geleni ardına koymadı. Gül’e her
türlü desteği verdi ve yanında Türk bir ailenin de olduğu mahalleye taşıdı
onları. Yaşlı bir karıkocaydı bu Türk aile, iyi insanlardı Asım amca namazında
niyazında aksakallı, Sultan teyze de namazında pamuk gibi bir Anadolu kadını
idi. Geldiğine çok sevinmişlerdi bu ailenin, komşuluk edecek birilerinin
olacağına sevindiler bu ihtiyarlar. Gülde çok sevindi, artık dertleşebileceği
biri daha olacaktı yanlarında çünkü Sebahat abladan oldukça uzaktaydılar ve
sürekli geliş gidiş olacak bir yer de değildi.
Daha yerleşmeden Sultan teyze yemekleri yapmış bu
yeni komşularına koşmuştu bile. Gülü de Sebahat ablayı da çok sevdi, uzun uzun
sohbet ettiler. Dertlerini, doğacak sorunları bir bir anlattılar bu yaşlı
kadına. O da anlaşışla başını salladı,
-
Olsun çocuklar
olsun, dertsiz insan, sorunsuz dünya olmaz. Burası imtihan dünyası ve hepimiz
imtihan olunuyoruz. Yeterki sırayla gelsin
Dedi ve gülümsetti bu dertli kızları.
-
Var mı eksiğiniz
siz ondan haber verin, hemen gönderelim hacıyı bi koşu alıp gelir. Yardımı çok
sever tanısanız.
-
Yok, teyzem sağ
ol bi eksiğimiz yok olursa Gül söyler sana. Bende gelirim sürekli yalnız koymam
korkmayın.
-
Bırakmayın tabi
birbirinizi.
Çocuğu okuldan gelecek olan Sebahat izin istedi
çıktı, artık onun da çalışması zor görünüyordu. Çocuk eve geldiğinde ablası
olmayacaktı artık. Ama izin verir mi kocası hazır para geliyor, keser mi bu
musluğu. Bir iki kavgadan sonra bırakamadı işi, artık çocuk eve gelip annesini
bekleyecek mecbur.
Orhan devlet destekli özel eğitim alıyordu. Yürüme
ve büyümesi gelişmemişti. Kendi başına yürüyemiyor, yaşıtlarından da çok küçük
duruyordu. Konuşması da bozuk sayılacak kadar farklıydı, kendisine alışan ne
dediğini rahat anlıyordu.
O yıl bir değişiklik de yine hamile kalması oldu,
Gül’ün, sağlığı iyice bozuldu. Hastalığı hareket kabiliyetini kısıtlıyor,
görmesini engelliyordu. Doktora başvurdukları bir gün hamileliğinin tehlikeli
sonuçlar doğurabileceği anlatılmıştı kendisine, çocuğu aldırması kendi sağlığı
açısından daha faydalı olacağını söylemişti. Gül bu meseleye İnanç bağlamında
bakıyordu, doktorlar ise sağlık. Dinlemedi onları, sonuçlarına katlanacağını
söyledi, nasıl sonuç doğuracağını bilmeden. Artık zamanının çoğunu yatarak
geçiriyordu, ayakta duracak takati yoktu, hastalığı halsizlik yapıyordu
anlaşılan. Kızları etrafında pervane dönüyor ne isterse yapıyorlardı, iyi ki
kız çocuğum olmuş diye içinden geçirdi.
Ağır yıllardı, Orhan bir yandan, hamileliği bir
yandan, hastalığı öbür yandan sıkıştırıyordu bu bahtsız kadını. Hastalığın
getirdiği zorluklar kalıcı olacaktı, bunu düşündü, hadi hamilelik er ya da geç
bitecekti ancak ya bu hastalıktan nasıl kurtulabilirdi. Kızlar bir yandan
komşular bir yandan yetişmeye çalışıyorlardı ama kendi işini görememek ağır
geliyordu. Bir kız çocuğu daha doğurdu,
Ebru sağlıklı doğmuştu hiç de doktorların korkuttuğu gibi bir sonuçla
karşılaşmamıştı. Hastalığını olumsuz etkilemesi dışında bir sorun yaşamadı.
Doğumdan sonra biraz hafifleyen hastalığı Ebru’ya daha rahat bakabilme olanağı
sağladı. Her namazında dua etti Allaha, kendisine böyle bir sağlıklı çocuk
bahşettiği için.
Hayat ağırlığını almıştı küçük kızın üzerinden, ama
yeni ağırlıklar bırakmıştı. Artık kocaman bir kadındı, dört çocuk annesi olmuş,
hasta bir çocuğa bakıyordu. Kendi sağlığı çocuğundan farklı değildi, gözleri
eskisi gibi görmüyor, baş dönmeleri ve düşmeleri artmış, yorgunluk ve
halsizlikle boğuşur olmuştu. Kocası eve ya ayda bir uğrardı ya da hiç
uğramazdı, yalnızdı, hayatı çocuklarıydı artık. Orhan’ın bakımından sorumlu
hemşire sürekli Gül’e sosyal yardımlardan bahsediyor, başvuru yapması için
yardımcı oluyordu. Evin geçimi Devletin verdiği yardımlarla yürüyordu. Çok
fazla giderleri yoktu ama var olanlar onları geçim güçlüğüne itiyordu.
Bir gelişinde kocasına kendisinden boşanmasını
teklif etti, kabul edeceğini iyi biliyordu. Geçinemediğini kendisinden
boşarınsa maaş bağlanacağını söyledi. Yoksa yokluğun idare edecek boyutlarda
olmadığını hissettirdi. Gelen yardımlardan haberi olmuyordu adamın, zaten
uğramadığı evde ne yeniyor, ne pişiyor umurun da da değildi. Kabul etti, o ay
boşanma işlemlerini yaptılar, eve hiç olmadığı kadar para giriyordu artık.
Hiç düşünmediği bir şey daha gerçekleşti, Sultan
teyze artık kocasıyla birlikte olamayacağını onunla bir bağının kalmadığını
hatırlattı güle. Zaten ayda bir uğrayan adamla yatağını ayırmasını öğütledi.
Sultan teyzeyle karşılaştıktan sonra hayatına dini bir boyut kazandırmıştı,
artık namazlarını tas tamam kılıyor, kuran okumayı öğrenmiş, çocuklarına da
öğretmeye başlamıştı. Yetmediği yerde bölgelerindeki cami merkezinde tedrisat
eğitimleri verildiğini bildiğinden, oraya gönderiyordu kızlarını. İyi bir
dindar sayılırdı artık, yediği içtiğine dikkat ediyor, zaten düzgün olan
hayatına bir nizam getirmişti bu inançlılığı.
İlk eve gelişinde adamı yani kocasını eve almadı,
kapıdan konuştu, artık buraya gelmemesini onun başka adamlardan farkı
olmadığını bahane etti. Kocası bu duruma fena sinirlendi ama dışarıda
olduğundan bir iki yumrukla çekip gitti. Eve Sebahat’ı gönderdi, gidip buna
aklını başına almasını öğütlemesini tembih etti. Sebahat gelip olanları
dinledi, kendisine hak verdi, zaten bir işe yaramayan bu adamı taşımanın bir
anlamı olmadığı konusunda anlaştılar. Ama yakasını bırakmayacağını da
biliyordu. Ay da bir de olsa gelmek isteyecek huzursuzluk çıkaracağından
emindi. Buna da katlanmak zorundaydı, zaten olan bundan daha farklı değildi ya.
Çocuklarını görmesine izin verdi, dilediğinde ya çocuklar Sebahat ablalarına
gideceklerdi ya da gül dışarı çıkacaktı istediği kadar çocuklarını görebilirdi.
Bir iki kavga dövüşten sonra adamda bir şey yapamayacağını anladı. Zaten bu
evden alabileceği bir şey kalmamıştı. Kendilerine zor yeten bu kadın hastalığı
da ağırlaşmaya başlamış, sakat değnekleriyle ayakta durabiliyordu. Ama ona bir
sürpriz hazırladı, kadınlar arasında en fazla Gülü kıskanıyordu, bunu hiç belli
etmemişti.
Bir gün tam kahvaltı saatini kollayıp o saatte zili
çaldı. Feyza kapıyı açmak için kapıya koştu gelenin babası olduğunu bilmiyordu.
Kapıyı açınca babasıyla karşılaştı, yüzü düştü. Ne zaman babası gelse bir
huzursuzluğun meydana geleceğinden emindi. Tüm yaşadıkları bunun açık kanıtıydı
artık. Sormadan içeri girdi. Tam karşılarında yemek masasında gül kahvaltı
ediyordu, masaya yaklaştı,
hiçbir şey konuşmadan masada duran çaydanlığı eline
aldı ve su dolu demliği karşısındaki kadına serpti. Bunu iyi planlamıştı, daha
önceden planladığı eylemi tas tamam gerçekleştirdi. Demlikleri elinden bıraktı
onca bağırtının, çağırtının arasından çekip gitti.
Hastanenin yanık ünitesinde yatıyordu, tek kaldığı
odasında yinede kendi yatağını çevreleyen bir perdenin arkasında. Boynundan
aşağısı yanmıştı ve örtü örtülecek gibi değildi vücudu. Hissettiği acılar
yanında bir de utanıyor olması eklenmişti. Alt kısmına bir ince tül koymuşlardı
ama yinede kendisini çıplak hissediyordu. Her gelen doktor utancını bir kat
daha artırıyor, her pansuman acısını artırıyordu. Yapacağını yapmış birde
kendisine bu acıyı tattırmıştı cani. Altı aydan fazla yanık ünitesinde kaldı, iki
kızından başka ziyaretçi kabul etmedi, Sebahat abla ve Sultan teyze kendisini
görmek istediyse de o bunu kabul etmediğini kızlarına sıkı sıkı tembih etmişti.
Acıya nasıl dayandığını soranlara, utancının acısının önüne geçtiğini
anlatıyordu evde ziyaretine gelen iki dostuna.
Ayda bir gördüğü çocuklarını artık belki iki beklide
üç ayda bir görür olmuştu adam. Kendisi de emekli olmuş, işe gitmiyordu artık.
Çoğunlukla memleketine gidip oralarda kalıyor ya da dönünce de Sebahat ablanın
şefkatine sığınıyordu.
En büyük kızları Hatice on dokuz yaşına girmişti,
cami imanının oğlu Hatice’den hoşlandığını babasına söylemiş, onunla evlenmek
istediğini belirtmişti. İmam aileyi araştırdı ancak babalarına ulaşamadı, Asım
amcadan yardım istedi. Asım amca Hatice’nin ahlakına şahid olduğunu ailenin
durumunu iyi bildiğini ve kefil olacağını söyledi. Asım amca durumu gelip eşine
anlattı, Sultan teyze çok sevinmişti. Heyecanla koşup komşusuna anlatmak
istedi, kapıyı açar açmaz bir heyecanla müjde kızım çok güzel bir şey oldu diye
Gül’ü de heyecana sokmayı başarmıştı. Gül’ün yanıkları çoktan sızılarını
dindirmişti artık kendi başına dolaşabiliyor, üzerine kalın şeyler dahi
giyinebiliyordu. Feyza sen odana geç kızım özel konuşacağız dedikten sonra.
Durumu anlattı, şimdi aldığı haberin çok harika olduğundan bahsetti. Ama Gül o
kadar sevinemedi, kızı için sevinebilirdi sevinmesine ancak içini bir korku
sarmıştı.
-
Nasıl olacak
teyze
-
Olur, olur sen
hiç kafanı yorma bunlara
-
Ama kızım küçük
değil mi daha
-
Yok, yok değil,
kocaman oldu Hatice, elinden de her iş geliyor maşallah
-
Bilmiyorum abla
elde avuçta bir yok, düğün.
-
Sen orayı hiç
kafana takma onlar bilmiyorlar mı senin durumunu. Sen hayırlısı olsun de hele.
-
Hayırlısı olsun
-
Feyza de büyüdü,
evi çekip çeviriyor yoksa bende sevinmezdim bu kadar
-
Evet, Allah’a
şükür kızlarım çok yardımcılar bana, onlar olmasa ben kendi işimi yapamazdım.
Allah onlardan razı olsun.
-
Sen bi hayırlısı
olsun de, ben bi konuşayım İmanın eşiyle.
-
Sen bilirsin
Sultan teyze sen ne dersen öyle olsun, bu çocuklarda evlenecekler sonunda.
Hayırlısı olsun inşallah.
-
Kıza bir sorayım
bu akşam, sana yarın haber vereyim olurmu?
-
Olur, tabi
kızım, tamam
Sonra imamın, ailesinin ne kadar iyi insanlar
olduğundan bahsettiler, kızlar orda okumuştu zaten, kuran eğitimini. Hem İmam hem
de eşi çok fedakâr insanlardı, sürekli infak parası gönderirlerdi Asım amcayla
bu eve. Akşam kızı Hatice’yi çağırdı yanına, haberi olup olmadığını sordu önce
ardından haberi olmadığını anlayınca bir bir anlattı olanları. Gönlü olup
olmadığını sordu.
-
Bak kızım beni
nasıl heba ettiklerini anlattım sana biliyorsun her şeyi, ne babaannen ne de
dedenlerle görüşmüyorum. İyi düşün, biz rahatız şükür.
-
Bilmiyorum anne
-
Tamam, düşün
işte, iyice ölç tart, sen ne karar verirsen ben senin yanında olacağım unutma.
Ha sakın beni de düşünme, bak Feyza kocaman oldu artık, her türlü işimizi
görüyor. Sen kendini düşün, sakın bi hata yapma, sakın.
-
Tamam anne
-
İyice ölç biç
kızım, sana güveniyorum.
Deyip kızına birkaç öğüt daha verdi. Kendi hayatının
en can yakan bölümlerini tekrar tekrar anlattı kızına. Ne babasını nede
annesini affetmediğini ve ölünceye kadar da affetmeyeceğini anlattı. Onun
hatalı karar vermesini istemiyordu, kendilerini düşünüp iyi olacak bir evliliğe
mani olmakta istemiyordu, iyice konuştu kızıyla.
Kızı bir iki gün içinde annesine istediğini söyledi.
Bu durumun onları sıkıntıya sokup sokmayacağını hem annesiyle hem de kardeşiyle
iyice konuştuktan sonra. Feyza de destekledi ablasını, iyi bir şeylere o kadar
çok ihtiyacımız var ki, evlen dedi ablasına.
Nikâhları kıyıldı, kızı Asım amcadan istediler,
büyük aksilikler yaşanmadan küçük bir cami düğünüyle, Hatice dört aylık bir tanışma
sonucu anlaşarak evlendi. Damadın işi dolayısıyla çokta yakın sayılmayacak
uzaklıkta oturuyorlar. Hatice annesini ihmal etmiyor fırsat bulduğunda gelip
annesini kontrol ediyordu. Koltuk değneksiz yürüyemeyen annesi, kimi zaman
dengesini kaybedip düşerek bir yerlerini kırıyor, kimi zamanda rahatsızlığının
artması nedeniyle hastaneye yatıyor, birkaç hafta kalıyordu. Her ne kadar hissettirmemeye çalışsa da,
yaşamın ağırlığı üzerine iyice çökmüştü Gül’ün. Feyza evdeki işleri çekip
çeviriyordu, kimsenin bir şikâyeti yoktu. Orhan ise hem okuluna devam ediyor
hem de fizik tedavi alıyordu. Birkaç haftadır Gülün rahatsızlıkları için ona da
Fizik tedavi uygulanmaya başlanmıştı. Eve bir hemşire geliyor egzersiz
çalıştırıyordu.
Bu taşındıkları evleri güneş gören, sık evlerin
bulunmadığı iyi bir mahalleydi, ön taraflarında Asım amcanın evlerinin bahçesi
vardı ve insanın içine huzur veriyordu. Gül sürekli ön balkonda oturur Asım
amcanın çalışmasını izlerdi, ekim işleri, sulama hepsi ona dedesini
hatırlatırdı. Sürekli dedesiyle olan anılarını hatırlar huzur bulurdu. Asım amca
bahçesine özen gösteren biriydi, Gül’ü de sever sürekli ektiğinden onlara da
yollardı.
14,04,2020
Evde telefon bağlıydı ve bir şekilde köydeki
ablalarının telefondan haberi olmuştu. Sık sık arar kardeşlerinin hatırını sorarlardı.
Başlarda Gül pek istemezdi aramalarını ama o da alışmıştı artık. En büyük
ablası hiç aralıksız her hafta arar olmuştu. Binlerce kez kendi adına özür
dilemiş, kendisini affetmesini istemişti. Elinden bir şey gelmediğini her ikisi
de biliyordu, zor yıllardı onlar. Artık hepsi yaş almış çoluk çocuk, hatta
torun sahibi olmuşlardı. Başka başka evlerde oturuyorlar, başka başka hayatlar
yaşıyorlardı. İki ablaları da Trabzon’a yerleşmiş, orada yaşıyorlardı, sık sık
bir birlerini görüyor Gül’den haber alıp bir birlerine iletiyorlardı. Kız
kardeşleriyle yeniden ilişki kurmak onları sevindirmişti. Oğlanlar pek oralı
olmaz, haber alırlarsa selam söyleyip konuyu kapatırlardı. Anlaşılan onlarda
suçluluk hissediyor olmalı.
Babaları ve anneleri köyde yaşıyor, iyice yaşlanmış
olmalarına rağmen kimse onlara bakmıyor herkes işi gücü bahane edip yanlarından
bir şekilde ayrılmışlardı. Artık iyice el den ayaktan düşmüşler yardıma muhtaç
hale gelmişlerdi. Yanlarında onlara bakacak kimse kalmamıştı, ne erkekler ne de
kızlar bu aksi ihtiyarlarla birlikte olmaya dayanamıyorlar, Eşleri ve
çocuklarıyla meşgul olmalarını bahane olarak öne sürüyorlardı. Kimse ne yiyor
ne içiyor, nasıl yaşıyor bilmeden kulaklarının üzerine yatmışlardı. Onlar anne
ve babalarıydı, o kadar çektirmişlerdiki kendilerine bir yakınlık duymuyordu
kimse. En büyük ablaları sıf onlardan uzaklaşmak için taşınmıştı, sonrakilerde
öyle. Babasının iyice hastalandığını
söylemişlerdi bir telefonlarında, sormadı bile nasıl olduğunu. En sonunda ölüm
haberi ulaştı, hiçbir şey hissetmedi ona karşı. İçi soğumuştu artık, ne
babasını nede annesini merak etmiyor, sağlıklarını sormuyordu. Hiç köye gitmedi
ayrıldığından bu yana, gitmekte istemiyordu, çocuklar konu açsa hemen
hiddetleniyor, benim ailem yok deyip kestirip atıyordu. Sadece ablaları ararsa
onlarla konuşuyordu.
Yine güneşli bir sabah erkenden namazını kılıp
balkona kendisini attı. Tek nefes aldığı yer balkondan bahçeyi seyretmekti.
Koltuk değnekleriyle balkonun demirlerinden tutuna tutuna tekli koltuğuna
yerleşti. Servis aracı gelmiş Orhan’ı almıştı ruhu bile duymadı, kızı camı açıp
annesine baktı, yine duymadı. Seslenmedi o da. Gözlerini dikmiş ocak ocak
ekilmiş sebzelere bakıyor adeta içlerinde yaşıyordu. Geçmişe gitti, tüm
çocukluğuna. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı, oysa uzun zaman olmuştu
ağlamayalı, fark etmedi. Yaşlar göz kenarlarını terk ediyor ardından yüzünü
yalayıp kucağına düşüyordu. Telefon çaldı, duymadı. Kızı camı tekrar açıp
seslendi.
-
Anne teyzem
aradı seni istiyor
Dört beş saniye sonra geldi gittiği yerden,
-
He kim?
-
Teyzem telefonda
seni istiyor
-
Ne diyecekmiş
sana desin!
-
Balkonda dedim
ama gelse iyi olur dedi
-
Öfff bu kadında
Söylenerek geldi uzun bi yoldan, ayrılmak
istemiyordu belli gittiği çocukluğundan.
-
Efendim
Annesinin iyice ağırlaştığını sürekli seni
sorduğunu, bunu önce sana söylemediklerini ama artık söylemeye karar
verdiklerini anlattı.
-
Benim annem yok!
-
Yapma, bir kez
konuş telefonda
-
Hayır
Kapattı telefonu, içi acımıştı ama annesine mi yoksa
başka bir şey mi belli değil. Tekrar çaldı telefon. Açtı konuşmadı
-
Gül tamam
biliyorum acını ama kadın bir aydır yatıyor ha öldü ha ölecek, sürekli seni
sayıklıyor, beni affetsin, affetiğini söylesin diyor
-
Hayır, asla
affetmeyeceğim
-
Ya tamam affetme
ama affettim de durumu çok kötü
-
Benimde durumum
çok kötüydü ve hala kötü
Tekrar kapattı telefonu, çalmadı bir daha, gitti yeniden
oturdu koltuğuna ama içi acıyla doluydu bu kez, az önceki mutluluğundan eser
yoktu. Eli ayağı titremeye başladı, kızı seslendi camdan
-
Anne kahvaltı
yapalım hadi gel içeri hazırladım.
Geçti kahvaltısını yaptı yarım yamalak, üzülmüştü ve
belli ediyordu tüm azaları. Kızı sakinleştirmek için bir şeyler söyledi. Kin,
haset duygularının kendisine zarar vermekten başka bir işe yaramayacağından.
Unutması gerekli olduğundan, affetmenin erdemli oluşundan bahsetti. Hiçbir şey
demedi Gül. Yutkundu zor da alsa, eski günleri aklına geldi yine. Sofralarda
itilip kakıldığı, hakarete uğradığı yıllar. Yine boncuk boncuk döküldü yaşlar
kendiliğinden. Ağlamıyor ama gözyaşlarına da hâkim olamıyordu.
Bir hafta daha geçmişti, ablası tekrar aradı Gül’ü.
Bir aydır köyde kaldığını annesinin ne kadar kötü durumda olduğunu, sürekli onu
sayıkladığını anlattı. Sadece dinledi Gül, hiçbir şey söylemedi. Kızına
seslendi içerden
-
Feyza
-
Efendim
anneciğim
-
Sultan teyzeni
bi ararmısın kızım müsaitse gelsin bi beş dakika
-
Tamam anne
Geldi Sultan teyze, anlattı olanları, akıl danıştı.
Olup bitenleri her zerresine kadar biliyordu Sultan teyze, sabahlara kadar
konuşmuşlar içini dökmüştü kendisine. İyice dinledi sonra yine öğüt verdi.
-
Bak kızım seni
anlıyorum, hak veriyorum yaptıklarına ama o senin annen. Ne olursa olsun
hakkını helal etmeyecek olsan da konuş onunla. Belki de son nefesini veremiyor
bu yüzden, daha fazla acı çekmesin yazık ona da.
-
İçimden hakkımı
helal etmek gelmiyor
-
Biliyorum
-
Hem ben etsem
Allah bunun hesabını sormaz mı onlara?
-
Sormaz olur mu,
bak sen de söylüyorsun sorar elbet.
-
Neden helal
edeyim ki o zaman, etsem ne olur etmesem ne olur?
-
Hiç fark etmez,
etsen de Allah hesabını soracak, etmesen de. Öyleyse helal et gitsin
-
Ama sorar değil mi?
ben helal ediyorum da desem?
-
Sormaz mı
yaradan, boynuzlu koçun hesabını boynuzsuz koçtan sorar elbet.
Bu duydukları rahatlatmıştı içini, biraz daha
düşündü, bir kelimeyle helal olamazdı ya hakkı! Allah elbet yaş kuru her şeyin
hesabını görecektir hesap gününde. Kendisine reva görülenler elbet hesapsız
kalmayacak diye düşündü.
Akşam Hatice’yi de çağırdı, evde toplandılar.
Kızlarına köye gideceğini annesine helallik vereceğini ama onu asla
affetmeyeceğini söyledi. Kızları da desteklediler anneleri, hemen bilet aldılar
Trabzon’a. Ablasını aradı bilet alacağını, köye geleceğini söyledi, bir şartı
daha vardı, kendisinin sahip çıkacağını, tüm işleriyle kendisinin ilgilenmesini
istedi, nerede kalacağından ne yiyip ne içeceğine kadar. Kabul etti ablası,
hava alanından kendisini alacağını her türlü ihtimamı göstereceğine söz verdi.
Hastalığından bahsetti, biliyordu zaten ablası, bakmayacaksa söz vermemesini
istedi. Çok mutlu oldu ablası, en azından ölmeden annesi görecek helallik alacaktı,
kendisi de özlemişti burnunda tütüyordu kardeşi. Neler çekmiş neler yaşamıştı
hepsini biliyor dinlemişti kardeşinden.
O bir iki gün geçmek bilmedi, hem bir valiz
hazırlıyor hem de köye gidecek olmanın telaşı kaplıyordu her yanını.
Almanya’dan Hatice ve eşi bindirecekti uçağa ve oradan da ablası alacak
ilgilenecekti ama içini kemiren kemirmeye devam ediyordu. Feyza “Bende geleyim
seninle anne” demişse de kabul etmedi. Orada yaşanacaklardan etkilenmesini
istemiyordu kızının.
Damadı arabasıyla gelip almıştı evlerinden, koltuk
değnekleriyle arabaya kadar yürüdü. Kendisini uğurlamaya Sebahat abla, Sultan
teyzeyle Asım amca da gelmişti, bu davranışının iyi sonuçlar doğuracağını
hatırlattı Asım amca. Selamlaşıp ayrıldılar evden herkes bir heyecanlıydı.
Uçağa ilk kez biniyordu, kendisini bir hostes
pasaport kontrolden alıp uçağa kadar tekerlekli sandalyeyle götürüp koltuğuna
oturttu. Buradan kalkmamasını, inerken de en son gelip kendisini alacaklarını
hatırlattı. Bir şeye ihtiyacı olursa hosteslerden yardım alabileceğini de
belirtti kendisine. En önde oturuyordu cam kenarında, giderken sürekli dışarıyı
seyretti, inerken ve kalkarken çok heyecanlanmıştı.
Uçak sağ salim Trabzon hava limanına inmiş artık
ülkesine gelmişti. Tüm yolcular inince gelip kendisini başka bir yer hostesi
aldı. Yeniden tekerlekli sandalyeye oturtup pasaport kontrolüne kadar eşlik
etti. Kendisini almaya gelen ablalarıyla orada ilk kez karşılaştı, tanımakta
güçlük çekmişti, gözleri çok iyi seçemiyordu. Ama ablası onu tanımıştı hemen.
Koşup tekerlekli sandalyesinde ona sarıldı. İkisi de gözyaşlarına hâkim
olamadılar, birkaç dakika sarmaş dolaş ağlaştılar. Enişte ayakta onları
izliyor, bu çileli kızın hayat hikâyesine hiç de yabancı değildi. Sonra kendisi
de Gülle selamlaştı, tekerlekli sandalyeyle kapıya kadar gittiler oradan
arabaya binip şehir merkezine doğru yol almaya başladılar.
Her şey çok değişmişti, Trabzon bir başka yerdi, hiç
böyle hayal etmemişti, köyünde değişmiş olabileceğini düşündü. Arabada sık sık
birbirlerine sarılıyor, ablası gözyaşlarına hâkim olamıyor kardeşine sarılıp
ağlıyordu. Bir yandan “Affet bizi ablam” diye ağlıyor bir yandan da “Ne edelim
elimizden bir şey gelmedi” diyordu. Ablasını görünce ona olan kızgınlığı
geçmiş, özlem ve hasret doldurmuştu içini. O da içten ve tüm samimi
duygularıyla ablasına sarılıyor kokluyordu. Enişte’si de arada söze giriyor
çoluk çocuğu soruyor konuyu değiştirip biraz nefes almalarını sağlamak
istiyordu.
Trabzon bitmiş köy yoluna doğru girilmişti, ağaçlar
tarlalar hiç değişmemişti sanki hemen tanıdı bu manzarayı. En son babasıyla
birlikte yürümüşlerdi, taa ana yola kadar. İçini bir sıkıntı kapladı.
-
Dur az!
Göğsünü tuttu, sıkıştı göğsü.
-
Ne oldu?
-
Bir şey yok
göğsüm sıkıştı, şurada duralım az
-
Tamam, Mustafa
dur bi yerde
Zor nefes alıyordu, kapıyı açtı, sanki havasız kalmıştı.
Ablası korktu hastalığından haberi vardı ve küçükken köyde de birkaç kez
bayılmasına şahid olmuştu.
-
Ne yapalım kızım
sana?
-
Yok, abla geçer
şimdi dur az
-
Tamam, kızım sen
söyle bize olur mu bi isteğin olursa
-
Tamam, abla
tamam
Tarlaların olduğu tarafa açıktı kapısı, toprağın
kokusu vuruyordu burnuna, hiç unutmamış bu kokuyu. Doyasıya içine çekti, baktı
uzaklara doğru, uzun zamandır ağlamamıştı ağladı orda doyasıya. İçinde ne kadar
birikmiş acısı varsa hepsine ağladı bir bir. Bazen ablası sarıldı kardeşine
birlikte ağladılar. Enişteleri dayanamadı indi arabadan, geçti bir sığara yaktı
uzaklaştı geriye doğru biraz. Ağladı Gül, ağladı hem de hıçkıra hıçkıra.
Gözyaşları yine sel oldu aktı, tüm birikimiyle birlikte. Hem anlatıyor hem de
ağlıyordu, ablası bir kez daha işitiyordu küçük kızın yaşadığı acıları. Hem
babasının hem de annesinin kendisini nasıl dövdüklerini, nasıl hakaretler
savurduklarını anlatıyordu. Bir suçu günahı yokken kendisine reva görülenleri
bir bir çıkardı yol kenarına. Ablası bir kat daha üzüntü duydu, telefonda
dinlemişti ama bu başka gelmişti ona.
-
Yalvardım
yakardım, yapmayın kıymayın baba, amca diye. Hiç biri halimden anlamadı. Her
gelen dinlemek yerine bir kez daha dövdü. Kimseye derdimi anlatamadım, kimseye.
-
Tamam kızım
geçti bak, bitti hepsi, helak ettin kendini. Yapma artık
-
Yok abla, yok şu
içimdeki yangın bir kez olsun dinmedi, çektiklerim bir kez olsun unutturmadı
kendisini bana.
-
Tamam kuzum
tamam ağla ama harap etme kendini.
Enişte geldi iki üç sigaranın ardından, gidelim
artık yapmayın yine ağlarsınız, yeni geldin daha, sağlığında iyi değil hadi
diye üsteledi. İkna ettiler Gülü, yürüdü bir kez daha araba.
Herkes Güllerin evinin önünde toplanmış, aynı
dedesini kaybettiği gün gibi. Ablası heyecanlandı, araba durur durmaz içinden
atlayıp indi, koştu evin içine, kalabalığı yararak. Sedirin üzerine
yatırmışlardı annesini, üzerine de beyaz bir örtü örtmüşlerdi ve makas. Ruhunu
teslim etmişti annesi, hemde kızının helalliğini alamadan. Üzerine çöktü,
-
Dışarıda, geldi
kızın anne, kalk
Diye sarıldı annesine, bu sözleri duyan herkes
şaşkınlıkla karıştırdı kederini. Kimse yerinden kıpırdayamadı. Hiç tepki
vermiyor arabada oturuyordu. İçeride ölen annesiydi ama ona acı vermiyordu onun
ölümü.
-
Yolda gelirken
yaptıklarınızı anlattı anne, çektiklerini anlattı hıçkıra hıçkıra ağladı. Kalk
ağlama de hadi, af dile kızından.
Kimsenin ağlamaktan başka yapacak bir şeyi
kalmamıştı.
-
Kalk anne bir
motor için sattığınız kızın geldi kalk.
Üzerine çullanmış tek tek kardeşinin hesabını
soruyordu sanki hem ağlıyor hem de annesini omuz başlarından silkeliyordu.
Kocası dahi yapma diyemedi, herkes bu acıyı yaşamaya mecbur hissetmişti
kendini. Kıza olan diyetlerin belki böyle ödeyeceklerdi.
-
Bunca insanı
varken öksüz yetim bıraktınız kızınızı. Ne yedi ne giyindi kalk sor bakalım
anne. Kızım gelsin kızım gelsin diyordun bak geldi dışarıda kalk hadi.
Hıçkırıkların ağlayışların ardı arkası kesilmedi,
köyde bilen bilmeyen kalmamıştı Gül’ün hikâyesini. Her yeni gelen bir
yakınından duyuyor kız için üzülüyordu. Şimdi ise bu duyduklarını yaşıyorlardı.
-
Abla
Bıçak gibi kesti matem havasını. Sesi duyunca ablası
da bıraktı sarsalamayı, yavaşça döndü annesinden. Koltuk değneklerine dayanmış
kapının önünde dikiliyordu Gül.
-
Rahat bırak
kadını, olan olmuş, ölen ölmüş.
Herkes sesin geldiği yöne kesilmiş, izliyordu. Değneklere
dayanmış bu kadın o anlatılan küçük kız olmalıydı. Suçsuz yere sürülen.
İçerde ağabeyleri vardı diğer kız kardeşleri, hatta
İstanbul’daki amcası ve karısı bile gelmişti. Ablalarının kocaları,
ağabeylerinin hanımları ve onların çocukları vardı. Köyden tanıdığı birkaç eski
arkadaşı. Başta Sümeyye vardı içeride. Yanında yerde Ayşe oturduğu yerden
doğrulmuştu. Bir Elif yoktu, o da geçen yıl vefat etmişti kanserden, üç çocuğu
ve kocasını bırakıp ardında. Yaşlanmış Nezaket abla da oradaydı, cenazenin ayakucuna
doğru.
Kimse ölüme ağlamıyordu, herkesin ağladığı Gül’ün
derdiydi. Bir kâbus gibi çökmüştü üzerlerine, iki elinde beyaz koltuk değnekleriyle.
Önce bir ardından bir adım daha attı içeri. Ayşe yerinden ilk ayrılan oldu, seğirtti
kardeşine. Öyle bir sarıldı ki görmeliydiniz. Kardeşi değnekleri bıraksa
düşecekti zaten, tutunmaya çalıştı. Öylesine sıkıyordu ki Ayşe kardeşini nefes
almakta güçlük çekiyordu Gül.
Gözlerini açtı, tavan’a baktı, tekrar kapattı. Bir
müddet sonra tekrar açtı, tavan aynı tavandı. Fırlayıp kalksa dedesine,
Ayşe’ye, Sümeyye’ye, Elife kavuşacaktı sanki. Tekrar kapattı gözlerini,
üzerindeki ağırlık onun eski küçük kız çocuğu olmadığını hissettiriyordu.
Açmadı bir müddet, olan biteni aklından geçirdi. Yine bayılmıştı anlaşılan,
haplarını da almamıştı bu hengâmede. Bir kuvvetle açtı gözlerini, sağa çevirdi
başını, kimseler yoktu odada.
-
Kimse yok mu?
Diye seslendi, bir müddet sonra, ablası duyar gelir
diye düşündü. Küçük bir kız çocuğu çıka geldi, üzerlerinde
geleneğin biçtiği minyatür şalvarı. Kendi çocukluğunu gördü. Ne kadar
masum ne kadar saf bir yüzü vardı. Elini uzattı yattığı yerden.
-
Kimsin bakayım
sen güzel kız?
-
Gül
-
Nee!
-
Gül benim adım.
Hayal mi görüyorum diye yokladı kendisini, hayır
görmüyordu. Uyanıktı ve bu küçük kızın elini tutuyordu bir eliyle. Doğruldu
yavaş yavaş, oturdu pikenin üzerine ayaklarını aşağı saldı.
-
Kimin kızısın
sen bakayım?
Babası öldükten sonra, ablasının kızı koymuştu yeni
doğan çocuklarının ismini. Öğrendi ardından gelen annesinden. Her kes
büyümüştü, gül büyümüş, Ayşe büyümüş, annesi ölmüştü.
-
Abla herkes
cenazeyle uğraşıyor, sen bayıldın seni buraya yatırdık. Annem sıkı sıkı tembih
etti uyanınca haber verin bana diye, haber gönderdim içeriye gelir şimdi.
Demeye kalmadan sesi duyuldu,
-
Gül uyandın mı
ablam?
-
Uyandım abla
-
Yoruldun sende
olanlardan sonra bayıldın
-
İlaçlarım var
valizde
-
Valizi getirdik,
burada yanında
Çıkarıp aldı ilaçlarını, sonra yemek getirdiler
yediler birlikte. Odaya kimseyi almayın demişti, Ayşe girdi birden.
-
Kardeşimmm
Yine sarıldılar ama çok ağlamadılar bu kez, birkaç
kişi daha izin istedi girdi; Sümeyye, Nezaket abla. Ağlaştılar güldüler.
Öptüler birbirlerini doyasıya. Kimse kimsenin elini bırakmak istemiyordu. Sanki
bıraksalar yine birileri gelip Gül’ü alıp götürecekti onların elinden. Kimsenin
cenaze umurunda değildi adeta, herkes güle bakıyor, onunla konuşuyor, tanıyan
tanımayan onun yanına gelip onu görmek istiyordu. Arada çocuklar gelip
ortalıkta seğirtiyor, birinin kovalamasıyla dışarı çıkarılıyordu.
Gül etrafındaki olanlardan mutluydu, unutmuştu
yaşadıklarını, öylesine hafiflemişti ki bilse daha önce çıkıp gelirdi
memleketine. Ama belki en doğru zaman buydu, en doğru vakit. Ayşe çocuklarını
tanıştırdı,
-
Bakın Gül
teyzeniz bu işte,
Bir Gül diyordu başka bir şey demiyordu Ayşe, tüm
çocukları onu yakın akrabaları gibi seviyorlardı görmeden. En büyük kızları
annesinin ne kadar kendisini sevdiğini anlattı, küçüklüğünüzü ezbere biliyorum
dedi. Sümeyye’nin çocukları erkekti ve hepsi cenazeyle uğraşıyorlardı. O da
odadaydı ve çok mutluydu arkadaşıyla yeniden birlikte olmaktan.
-
Elif ne zaman
-
Bir yılı geçti,
o da hep seni sorardı, keşke bir kez daha görsem derdi. Allah rahmet eylesin.
-
Evet, Allah
rahmet eylesin, canım kardeşim, çok severdik birbirimizi.
-
Evlendi, bak bu
büyük kızı Zeynep
-
Aaa gel bakayım
kızım. Sen demek Elif’in kızısın?
-
Yanındaki de
Şevval, o da Elifin, birde oğlan var Nurullah. Üç taneler pırlanta gibi hepsi
maşallah.
Zeynep gelip elini öptü Gül teyzesinin, annesinin
ondan sürekli bahsettiğini anlattı oda, Şevvalde geldi öptü elini sağlığını
sordu nasıl diye.
-
İyiyim kızım
şükür bu günümüze, sizleri gördüm ya Allaha ne kadar şükretsem az.
Nezaket abla kendisinden bir türlü haber
alamadıklarını, son son ablandan biraz bir şeyler duyduklarını anlattı.
Sıkmamak içinde sıkıntılı mevzuları açmadı hiç.
-
Ben istemedim
Nezaket abla
-
Anlıyorum kızım
-
Çok kırgındım,
biliyorsun
-
Deşmeyeyim
yaralarını bu acı günümüzde
-
Yok, benim acı
günüm değil, bilakis en mutlu günüm abla, yalan söylemeyeceğim. Çok mutluyum bu
gün, Allah herkesin hesabını öbür dünyada görecektir.
-
Öyle kızım
-
Sizleri gördüm,
bu kızcağızları gördüm, daha ne isterim şükür Rabbime.
Oradan buradan sohbet bir hayli sürdü. Erkekler
geldi bir bir, bazıları Gülü görmek için gelip çıktı, ağabeyleri de vardı
içlerinde çok içten davranmadı hiç birine. Ama küs de durmadı yanlarındayken.
Nurullah ta gelip elini öptü Gül teyzesinin, geçmiş olsun dedi.
-
Kıvırcık
Diye sevdi Gül teyzesi onun başını, saçları kıvır
kıvırdı. Sıcakkanlı güler yüzlü bir çocuktu annesi gibi. Sonra enişte geldi
ablasının kocası,
-
Gidelim mi ne
diyorsunuz?
Ayşe atıldı hemen
-
Nere
gidiyorsunuz? Hiçbir yere bırakmam
-
Trabzon’da
kalalım, yarın yine geliriz!
-
Hayır, gitmeyin
bizde yer yataklarını açalım hasret gideririz birlikte, hadi lütfen
Kırmadı, tamam dedi, kadınlardan büyük bölümü
Ayşelerin evine geçtiler. Erkeklerde köyün diğer evlerine dağıldı. Kız
arkadaşlar aynı evde toplandı, gülün ablası da verdiği, sözü tuttu gülden
ayrılmadı. O gece hiç kimse uyuyamadı, uzun hasretin ardından gül dönmüş, hayat
hikâyesini paylaşmıştı arkadaşları, dostlarıyla. Küçücük kızlar bile dibinden hiç
ayrılmadı. Elifin kızları bir kenardan bu trajediyi izliyorlardı. Zeynep sulu
gözlü bir kız, hemen her şeye ağlıyor, şevval ona arada kendisine hâkim olmasını
telkin ediyordu.
Köyünden, ailesinden, arkadaşlarından koparılan
küçük kız ayrıldıktan sonra başına neler gelmişse bir bir anlattı orada
toplanan insanlara. Belki başında biraz acı çektiğini düşünebilirdi köydekiler
ancak bu denli bir zulmü onlarda duymayı beklemiyorlardı. Herkesin içinde bir
hasret vardı o ana dek, o hasrete birde çektiği çileleri ekledi arkadaşları ve
onu sevenler. En çok da Nezaket abla üzüldü bu kızın başına gelenlere,
çocukluğu elinde geçmiş sayılırdı, bahçeden hiç ayrılmazlardı kızıyla birlikte.
Herkes bir hayli kederlenmiş ve yeterince ağlamıştı, ağlamayan bir tek Gül’dü
içlerinde o tüm hikâyesini hiç ağlamadan bir çırpıda anlattı. Yaşarken o kadar ağlamıştı
ki artık ağlamaya mecali kalmamıştı
Ertesi sabah erken uyananlar büyük salonu terk edip
kimi mutfağa, kimi başka yerlere çekildi, kahvaltıya kadar yatağında gözünü
tavana dikmiş Gül ve bir iki uykucu kalmıştı. Ayşe salona girip onları da bu
tembellikten uyandırdı.
-
Hadi kalkın
bakalım tembeller, sofra hazırlanacak, toparlayalım buraları
Yüzü neşe dolu kadın kızlarında yardımıyla
yer yataklarını bir bir toparladı. Sofrayı hazırlayıp iki sini üzerinde
mükellef bir kahvaltı yaptırdı misafirlerine. Ardından çocuklar bir çırpıda
sofraları kalanları kaldırdı yerden, Gül pikenin üzerine geçmiş oturmuş
kendisine gelen insanlarla hasret gideriyordu bir bir. Ayşe bir kez daha
sarıldı en yakın arkadaşına öptü koca yanaklarından, kocamıştı hayalindeki
küçük kız.
“ Mutluyum dedi, mutluyum. Üzülmüyorum artık hiçbir şeye”,
yüzünde güller açtı Gül’ün. Sanki çocukluğuna dönmüştü, arkadaşları, dostları,
çoluk çocuk daha ne isteyebilirdi ki hayattan. Tüm yaşananların ardından, Allah
ona şifa niyetiyle bu mutlu anları bahşetmişti. Mutluydu, herkese neşe saçan o
oldu koca salonda, kimsenin gülmeye niyeti yokken ona bakanlar neşeyi, sevinci
yükleniyorlardı. Gözlerinin içi gülüyordu Gül’ün, tam göremese de.
Bir ay kaldı döndüğü kendi topraklarında, bazen
Trabzon’da ablalarının yanında kalıyor bazen de dönüp köye geliyordu. İyi
hasret giderdi köyünde, kızlarını arayıp sürekli sağlığının iyi olduğunu onu
merak etmemelerini tembih ediyordu.
Onu sıkan, boğan bir şey kalmadığını hisseti, artık hiçbir şey onu rahatsız etmiyordu. Ne bu topraklar, ne evler, ne kavak ağaçları. Ne İstanbul’dan gelen yengesi, ne köydeki erkeklerin kendisine acıyan gözlerle bakması onu rahatsız etmiyordu.
Oysa gelmeden önce görecekleri karşısında daha da huzursuz olacağını, her bir şeyin onu yeniden inciteceğini ve acısını tazeleyeceğini düşünmüştü. Şimdi içinde sadece tatlı bir mutluluk kalmıştı, başka bir şey değil. Güzel günler yaşadı tas tamam, her bir hatıra onu yeniledi, daha mutlu etti eskisinden.
Sevgiyle baktı her bir yana, yeşile,
ağaca, havaya, kuşlara. Bahçe çitlerine, Serender’e baktı. Mutluydu her bakışı
bir mutluluk katıyordu içindeki sevinç yumağına, mutluydu. Gezinen tavuklar,
ardındaki koşuşan civcivler mutluydu. Toprak yola vurulan Traktörler mutluydu
ya da ona öyle geliyordu. Kertenkeleler yuvalarından bir hışımla ayrılıp
yeşilliklerin içine dalarken mutluydu, yemek taşıyan komşuları mutlu. İyi
şeyler çabuk biter, bitmişti vakti yeniden uçma vakti gelmişti.
Bir yıl sonra…
Tüm çocuklarını alıp gelmişti Gül. Döndüğünde yaşadıklarını
anlatmış, bu köyü, arkadaşlarını görmelerini istemişti. Çocukları annelerinin
isteklerini geri çevirmediler. Her ne kadar köyü hiç görmemiş olsalar da
sürekli dinliyorlar, neredeyse tanıyorlardı. Onlar da sevmiş, eş dostla
tanışmış, iyi ilişki kurmuşlardı bu insanlarla. Engelli oğlu ilgi odağı olmuştu
ahalide, gören sevgi gösteriyor, onunla vakit geçiriyordu. Kızları köyün hanımları
tarafından çok sevilmiş rahat bırakılmıyordu. Ayşe etraflarında dört dönüyor
bir istekleri arzuları olursa tas tamam yerine getiriyordu. Ayşe’nin, Elif’in
kızları da yalnız bırakmıyor her yöreyi gezdiriyorlardı bu kızlara. Mutluluk bu
aileyi biraz geç yakalamıştı, ama bırakmaya niyeti yoktu anlaşılan.
Gül’ün ablaları, ağabeyleri çocuklara çok alışmışlardı,
kocaman olmuşlar. İlgilerini eksik etmiyorlar sahipleniyorlardı, belki eksik
bıraktıkları tarafları tamamlamaktı niyetleri, içlerindeki ateşi söndürmek.
Gül köydeki evlerinin önünde tahtadan yapılmış alçak
bir iskemlede oturuyordu, güneş havayı iyice kızdırmıştı, bahçedeki ağaçlar
güneşin kimseyi rahatsız etmemesi için tüm dallarını yaydıkça yaymışlardı.
Hatice annesinin yıllar sonra yakaladığı mutluluğun
bozulmasını istemiyordu, onu ilk kez mutlu görüyordu. Otuz beş yıl geçmiş,
annesini bir kez dahi gülerken sevinç içerisinde görmemişti. Annesine bu
durumdan bahsetti, Orhan’ı alıp Almanya’ya dönmek istediğini, kardeşlerine
sahip çıkarsa burada kalmak isteyip istemediğini sordu. En azından yaz
aylarında, buna ihtiyacı olduğunu anlattı annesine. Birkaç itirazdan sonra o da
kabul etti bu talebi.
Kardeşlerini alıp döndü Hatice bir ay sonra, annesi
ilk kez ayrılıyordu çocuklarından ama gözü arkada değildi artık. Kocaman iki
tane kız çocuğu büyütmüştü ve hepside maşallah ilgili, görgülü, ahlaklı
çocuklardı, razıydı onlardan.
Sonra her yaz aylarını ya Trabzon’da ya da köyünde
geçirdi Gül. Bazen çocukları gelmezdi, kendisi çıkar gelir, bazı da onlarla
birlikte dönerdi. Hem köylü, hem arkadaşları iyice alışmışlardı neşe saçan bu
kadına. Ona uğramadan gitmezdi kimseler işlerine, uğrayıp hal hatır sorarlardı
köydeyse.
Gül yaslandığı değneğinden oynayan çocukları
seyrediyordu, onların sevinci içini kaplamış, yüzüne bir tebessüm kondurmuş,
onların neşesiyle neşelenmişti. Çok geçmeden kendi çocukluğuna dalı verdi.
Sanki oynayan kendi arkadaşlarıydı ve o da oyunun içine dâhil olmuştu. Arkadaşlarıyla
neşe içerisinde oyun oynamaya başladı, tıpkı çocukluğundaki gibi. Ayşe, Elif,
Sümeyye hepsi birlikte oyunun içinde en sevdikleri saklambaç oyunundaydılar.
-
Ayşeeee
Döndü çocuklar sesin geldiği yöne, içlerindeki
sevinci karşılarındaki yaşlı kadına bahsettiler…
derin bir sessizlik...
Yorumlar
Yorum Gönder