Ana içeriğe atla

Küçük kızın hikayesi



Az kaldı, hep kendini böyle avutuyordu, evinin bahçe çitlerini oluşturan o yuvarlak odun parçalarının tanınmışlığına. Sepetin ipleri omuzlarını kesiyor olması, küfenin içinde annesinin bahçeye ektiği sonrada olgunlaşınca toplayarak küfenin içine doldurduğu kabaklardı.  Aniden durdu, başını kaldırdı, göğsü doğrulmuş sırtındaki ağırlığı daha da hisseder hale gelmişti. Hemen yukarıda oyun oynayan arkadaşlarının sesleri onu yolundan alıkoydu. Yorgun yüzü aniden çiçek açmış, tanıdık ve oyun oynayan arkadaşlarının sevinci yüzünü kaplayıvermişti. Durduğunda hissetmemişti ama sırtındaki küfenin ve yolun verdiği ağırlık kalbinin dışarıdan duyulacak kadar hızlı atmasına, nefesinin sıklaşmasına neden olmuştu anlaşılan. Bir dakika kadar daha nefesini dengelemeye çalışarak olduğu yerden hiç kıpırdamadan öylece durdu, ta ki sırtındaki küfenin ağırlığı daha baskın çıkıncaya kadar.

Bir an düşündü eve mi gitmeliydi yoksa arkadaşlarıyla kalıp oynasa annesi kızar, bağırır çağırımıydı. Ama yorulmuştu ve oyun oynamak onunda hakkıydı, kim ne diyebilirdi ki bu arzu karşısında. Hem zaten yolun çoğu bitmiş şunun şurasında eve ne kadar kalmıştı ki. Biraz oyun oynayıp dinlendikten sonra çabucak küfeyi tekrar sırtlanıp evlerine götürüverirdi nasıl olsa. Evet evet bu düşünce ona daha mantıklı gelmiş, oyun oynayacak olmanın verdiği heves ve istekle sırtındaki küfeyi önce sağ omzundan hafifçe az aşağı sıyırdı, sonra aynı şeyi sol omzuyla tekrarladı ve sırtından sıyırıp indirdiği küfeyi iplerinden yukarı doğru çekerek Ayşelerin bahçe çitlerine dayayıverdi. Etrafta rahatsız edecek, küfeye zarar verecek hiç bir şey yoktu, ipleri bırakmasıyla arkadaşlarının yanına seğirtmesi bir oldu yavrucağın. Yeşil çimenlerin üzerinde hafif yukarı sayılabilecek tarafa doğru koşan minnacık ayakları sanki tozlu yolda o ağır küfeyi taşıyan ayaklar değildi. Öyle bir sevinç doluydu ki, ne tarladaki annesi, ne güneşin altında geçirdiği yarım günü, nede tarladan topladığı yiyeceklerin ağır küfesinin içerisinde sırtına yüklenerek, ayakları, omuzları, kesilinceye kadar taşımış olması zihnini meşgul etmiyor, ayaklarında, omzunda en ufak yorgunluk belirtisi taşımıyordu.

Ahşap, dört ayağının üzerinde bir metre yükseğe yapılmış erzak ambarı serender'in yanında duran arkadaşlarına ulaşmış, bir dakika önce yanlarından ayrılmış da dönmüşçesine arkadaşları onu, o da arkadaşlarını garipsememiş, oyuna dâhil olabilme güçlüğünü bir saniye dahi yaşamamıştı. Yorgunluk? Hayır, üzerinde sadece arkadaşlarıyla oyun oynuyor olmanın mutluluğunu vardı; öğlenin sıcağı tepelerinde olmasına rağmen o dört arkadaşı güneşin kızgın yüzü dahi etkilemiyordu. Dört kız arkadaş, üzerlerinde geleneğin onlara biçtiği minyatür şalvarlarıyla, ayaklarında lastikten ayakkabılarıyla kim bilir kimden kalmış kısa kollu tişörtleriyle yörenin tüm sıradanlığını giyinmişlerdi. Yüreği sevgi dolu yavrularım bir o yana bir bu yana koşuşturup içlerindeki sevgiyi, saflığı geçtikleri yeşilliklerin üzerine bırakıyorlardı.

Az ileride tek katlı evlerinin önündeki büyük balkonunun en sağında ve en ucunda sedirin üzerinde ayaklarını altına toparlamış, yakın gözlüklerinin üzerinden hayatı okumaya çalışan, doksan küsur yaşlarındaki Ayşe Haminnenin havaya yankılanan çocuk seslerini biriktirdiği kalbini, içini dolduran sevinci anlatmaya kelimelerim yeterli gelmeyecektir. Çocukların oyun oynarken hayata bahşettikleri enerji olmasa dünyamız dönme arzusunu nereden bulabilirdi!

Yaşlı, buruşmuş yüzündeki kahverengi gözleri yaşlılığın verdiği utangaçlıktan mı bilinmez içerilere doğru çekilmişti. Kocaman burnunun üzerinde asılı duran gözlüklerinin arkasında tükenmeye yüz tutmuş gözyaşlarına hâkim olamıyor, içine sığdıramadığı sevgiyi göz çanaklarından aşağı salıveriyordu. Balkon korkuluklarının yer aldığı mavi renkteki demir parmaklıkların üzerinde sonradan kolunu koyması için oğlu tarafından zekice tasarlanmış çıkıntının üzerindeki mindere bıraktığı elini yavaş yavaş kaldırdı, (gözlüğünü çıkardığı elini yavaşça sol yanına indirirken demir parmaklıklardan ayırdığı sağ eliyle de gözyaşlarını buruşmuş yanaklarından dökülmeden hemen önce yakalayıverdi.)

Elini sol yanında fistanının içine dikili cepkenine doğru götürdü, elinin titremesini sadece benmi görüyorum yoksa bahçedeki meyve ağaçları, koca çınarda şahid oluyor mu? Elini cepkenine götürdü ve hayatın tüm yükünü gözlerinin önünden alacak olan bez mendilini usul usul çıkarıverdi. Titreyen elinin yarım yamalak tuttuğu mendili her iki yanağına da sürerek kendisini mutluluğa taşıyan kanatsız melekleri yüzünün üzerinden alıvermişti.

 Kendi çocukluğu da buralarda geçmişti. O zamanlar anne babası sağdı ve aile daha da kalabalıktı. Gayri ihtiyari sağına soluna bakındı, aradığı kendi çocukluğu muydu, yoksa o kalabalık aile fertlerine mi bakınmıştı. Ahşap, iki katlı bir evleri vardı, altında hayvanları için saman ve malzeme deposunun yer aldığı evde olduğunu sanıyor, karşısında neşe içerisinde oynayan çocukların kendi arkadaşları olduğunu düşünüyordu. Bakışları kendi çocukluğunda tattığı mutluluğu yakalamış, hiç kıpırdamadan oyunun içine dalıvermişti. Kendisini öne doğru itti oturduğu sedirin üzerinde, ılık bir esinti yüzünü yalayıp geçiverdi, demir parmaklıkların üzerine sabitlenmiş minderin üzerindeki elini güçlü bir biçimde daha ileriye taşıdı ta ki demir parmaklıkların üzerine kadar.

-Asumaan

Diye seslendi Ayşe haminne, yarım yamalak sesiyle.

-Asuman

Dedi tekrar, biraz daha güçlü çıktı bu kez sesi. Gül durdu, döndü yüzünü sesin geldiği yere doğru. Arkadaşları da donakalmışlardı bu anlamlı fakat yabancı ismin kime ait olduğu konusunda. Dördü de oldukları yere çakılmıştı adeta, ses tanıdık ama isim yabancı gelmişti dördüne de. Herkes haminneye doğru dönmüş, ardından gelecek çağrıya kesilmişler bir sözcük bir komut bekleyen gözlerle nefes alıp vermenin dışında bir eylemde bulunmuyorlardı. Oyunun içerisinde dinlenmeye fırsat bulamayan yavrular bu kısa ve belirsiz anların içinde dinlendiriyor, yüzlerindeki eksilmez mutluluğu baktıkları kadına armağan ediyorlardı.

Kocaman balkona açılan evin kapısının üzerinde asılı tülü bir hışımla sağa doğru iterek iki adımda kapıyı geçen bu kadın haminnenin büyük oğlunun eşi Nezaket ten başkası değildi. 

      
-Anne, Anne noldu?

Nezaket abla annesine iki dafa seslendiğinde Haminne yaşlı ve yorgun vücudunu dimdik bir şekilde öne doğru uzatmış, gözlerini yeni sildiği mendiliyle ileride oynayan çocuklara dikmiş, bir eliyle balkon demirlerinden tutunuyor diğer eliyle sanki uzatsa yakalayacakmışcasına yakın hissettiği oyunların içerisine girmişti bile. Nezaket abla bir iki adım daha atarak kocasının annesi olmasına rağmen kendi annesinden ayırmadığı kayın validesinin yanına vardı.

-Annem, ne oldu kime seslendin. Bak çocuklar oyun oynuyorlar ne güzel

-yo yo bende oynuyorum, bak Asuman da orda bak, Hatice de orda bakmıyorsun ama bak ordalar.

titreyen sesi, tüm ömrü hayatının çocukluğunu üzerinde taşımanın verdiği ağırlıkla ağzından öylesine zor dökülüyordu ki kalbinin minik kokusu sesiyle beraber havaya karışıyor, oradaki kelebekler o ses etrafında pervane oluyorlardı.

Evet, evet oynuyorlar annem görüyorum, görmez olurmuyum annem bak sende oradasın oyunun içerisinde ne güzelde koşturuyorsun demeyi o kadar çok isterdi, o kadar çok isterdi ki Nezaket abla, hayatta onu mutlu etmekten başka ne isteyebilir diki daha. Demesine derdi ama ya kendi varlığı? oysa onun en büyük çocuğu ile evliydi ve kendisinin üç tane çocuğu vardı bir erkek iki kız. Hatta orada oynayan çocuklardan Gül'ün en çok sevdiği arkadaşı kendi kızı Ayşe değilmiydi. Annesinin ismini büyük oğlandan sonra doğan kız çocuklarına vermemişlermiydi. çocuklara seslendi

-gelin gelin, size ayran yaptım içinde gidin, yine oynarsınız.

diye seslendi Nezaket abla, annesinin sesini duymadan az önce mutfakta buz gibi yoğurdu sürahinin içinde çalkalayarak ayran yapıyordu, tamda bardaklara doldurup çocuklara  vermeyi düşündüğü esnada annesinin sesini duymuş elindeki sürahiyi tezganın üzerine bırakmasıyla dışarı koşması bir olmuştu. Başında örtüsünün olmadığını anladığında çok geçti ancak etrafta hiç kimseler yoktu oyun oynayan yavrularından başka.

-anne az otur bak çocukları seslendim gelecekler şimdi senin yanına hadi annem yaslan sen.

sol elini tutuyordu haminnenin, bir elide haminnenin omuzunun hemen altında kolundaydı, çiçekli bir fistan giymişti hava ne kadar sıcak olursa olsun bu uzun entarisini çok sever onu rahatlattığına inanırdı, yıkanmışsa dahi bir an önce yıkatıp yine onu giymek isterdi. titreyen kolunu yanına doğru düşürüverdi, sağ eli hala demir kısmında sımsıkı kavramış şekilde duruyordu.

-otur annem yaslan şöyle haaah

gittiği çocukluğundan geriye dönmeyi hiç mi hiç arzu etmezdi ona bırakılsa, çekildi biraz daha çekildi cocukluğundan geriye doğru. Asuman kendi çocukluk arkadaşıydı en sevdiği arkadaşı, yan komşusu Musa dayının kızı Asuman, her anları birlikte geçerdi, birlikte oynar birlikte okur birlikte büyürlerdi bahçelerindeki siyah asma hırtarış üzüm ağaçlarına inat. Asuman öleli neredeyse on yıl oluyor, kocası kendisinden dört yıl önce dünyasını değiştirmiş ahirete irtilah etmiş, çocukları köyde yaşamayı tercih etmemiş şehre yerleşmişlerdi. Evleri dahi bu sessizliğe fazla dayanamamış çoktan başka komşularına ve akrabalarına yakacak sağlamıştı.


Dona kaldığı yerlerinden aynı anda fırlamalarıyla asma üzümün bulunduğu bahçe kapısını geçmeleri bir oldu, içlerini serinletecek olan ayrana olan arzumu idi onları yerlerinden eden yoksa yüreklerinden bağlandıkları kendi yaşıtı olmamalarına rağmen kendilerinden bir parça buldukları haminnelerine ulaşacakları iç güdülerimi bu denli heyecanlandırmışdı onları, tahtadan yapılmış kapının ardına kadar açılıp geriye çarpması kapıyı çocukların dördününde aynı anda içeri girmesiyle yeniden kapanması bir oldu.

büyük bir iştiyakla önlerindeki birkaç basamağı apar topar çıkarak kendilerini kocaman balkonun en uzak ucundaki pikenin üzerinde arkasına yeni yaslanmış haminnelerine doğru bir ok gibi atıldılar. Sırtını mindere değdirmesiyle çocukların patırtısına doğru kafasını çevirmesi bir oldu koca bebeğimizin, kendisine doğru atılan ilk kızanın kendi torunu ve adaşı olan Ayşe olması kalbinde diğerlerine olan sevgisinden zerre miskali bir değişikliğe neden olmadı. Ayşe'nin annesinin kokusu balkonda kalmıştı ancak yeni geçtiği tül perde hala sallanmaya devam ediyordu.

Küçük narin bedenine yeni yetme bir kızanın üstelikte oyunun göbeğinden gelerek iki kolunu haminnesinin kucağında birleştirmesi daha yeni çocukluğundan dönmüş olan koca Ayşe'yi yeniden hüzne boğması an meselesiydi. Diğer çocuklarda haminnenin etrafında pervane olmuş kelebekleri kıskançlıktan öldürmezlerse bir günlük ömürleri bu temaşa karşısında bir kaç an olsun uzayacağa benziyordu

-yavrularııııııım, goncalarım, gülleriiiiim

diye tek tek sevdi hepsini, göz yaşları yeniden kendisinden ayrılıp buruşmuş yanaklarının üzerinden aşarak başını teker teker yüzünden aşağı bırakıveriyordu kendisini. Gözü Elif"e takıldı birden, kendisine ikinci olarak sarılap bir adım önüne doğru çekin Elif göz yaşlarına hakim olamamış, haminnesiyle birlikte o da bırakıvermişti inci gibi gözlaşlarını ışıl ışıl gözlerinin hemen bitiminden. Elinde yeni doldurduğu bardakları tepsininin üzerine dizmiş olan Nezaket abla evin tüm iç kapılarının açıldığı hayat"ı geçerek balkona açılan dış kapısının üzerinde asılı olan tülü sağ kolunun dirsek temasıyla aralayıp balkona adımını yeni atmıştı ki haminne kendi mendilini bir sağına bir soluna baktıktan sonra bulmuş Elif'in göz yaşlarını silmek için kuzusuna doğru uzatıyordu. yüzüne baktığı Elif'i ağlarken görmeye dayanamayan haminne,

-yavrum, ağlama yavrum sen ağlama kurban olurum

göz yaşlarının neden çağladığını dile dökmekten uzak Elif nedenini ve niçinini bilmediği kıymetli büyüğünün pamuk yüzünün bu denli hicran barındırıyor olmasına dayanamamış, gözlerinden akan yaşlara hakim olamamıştı.

anne bak ağlattın çocukları, elif ağlama kızım haminne sevincinden, sizi oynarken koşuşurken gördü ya ona sevindi mutlu oldu ona göz yaşı döküyor yavrum, oy oyyyy, silelim hadi gel göz yaşlarını

demeye kalmadı Nezaket ablanın iki yanında duran Ayşe'de, Sümeyye'de ağlamaya başlamasın mı, ee arkadaşların ağladığını gören Gül dururmuydu sizce, o da katıldı bu duygu seline. Haminne ağlıyor, Ayşe ağlıyor, Elif ağlıyor, Gül ağlıyor, Nezaket abla ismiyle müsemma hangi birine dönse durun yapmayın ağlamayın bak yok yok bişey desede kendi gözyaşlarına hakim olamıyor, tebessüm etmek, yüzüne biraz gülümseme katabilmek için elinden gelen çabayı harcıyordu. O neşe, koşuşturma, sevinç bir anda balkonu kaplayan gözyaşı seline bırakıvermişti yerini. Aklına, getirdiği buz gibi ayranlar geldi Nezaket ablamızın,

-durun durun ayranları vereyim alın bakalım birer bardak hele

diyerek sedirin üzerine ansızın sıyırarak koyduğu tepsiye dizleriyle çöktüğü yerden uzanıp bir eliyle Sümeyyenin omuzundan tutuyor diğer eliyle de sedirin üzerinde eyreti duran tepsiye uzanıp alıyor,

hadi için bakayım hadi yavrularım benim al bakalım Ayşe önce sen iç arkadaşların görsün seni, Gül sende al kızım, sende uzan Sümeyye aferiiiiiiiin

En son kendisine en uzakta kalan Elif'e uzattı tepsinin üzerinde duran son ayran bardağını alıp, boş tepsiyi yeniden aldığı sedirin üzerine en uç kısıma uzatı verdi. bardaklarını alan kızlar yarım hıçkırıklarıyla birlikte yudumladıkları ayranlarının ikinci yudumlarına geldiklerinde ağlama sesleri artık kesilmiş denebilecek derecelere inmiş, sindirilmişti. Bir Ayşe Haminne yüreğinin derinliklerinden ağlamaya devam ederken kimseye göstermeden o pamuk yüzüne tebessümü kondurmayıda başarmıştı kısmen. Dizlerinin üzerinden doğruldu Nezaket abla, annesinin bu ansız ortaya çıkan özlem travmaları ortamdaki herkesi etkisi altına alıyor, yaşadığı bu hadise kendisi için ilk de değildi. Kendisi bundan öncede bu tür hadiselerine şahid olmuştu fakat Ayşe hariç diğer kızlar belki de yakinen ilk kez meselenin içinde buluyorlardı kendilerini, anlamışlarmıydı diye düşünüyorsanız düşünmeyin, çocuklar herşeyleri yürekleriyle dinler, görür, işitirler. Kimse bilmez onlara vahyi kim bildirir, işittirir, gördürür.


Kendi çocukluğundan geriye dönmeyi büyük oranda başarmış olan haminne, kendi oyun arkadaşlarına mı bakıyor yoksa baktıkları torunu ve onun arkadaşlarımıydı acaba? Bu soru Nezaket ablayıda merakta bırakmış olacak ki anneciğine doğru döndü ve önünde gözlerinin hizasına kadar eğildi,

-annem

elini uzatıp annesinin omuz başından yumuşak bir el haraketiyle yokladı

-annem nasılsın, bi isteğin varmı? yemeğini getireyim istermisin?

yüksek sayılacak bir ses tonuyla seslenirken, asıl amacı annesini indiği merdivensiz kuyunun içerisinden yeniden fani dünya düzlemine geri taşıyıp hicranını dindirmekti Nezaket ablanın. Oradaydı balkonda sedirin üzerinde, en sevdiği çiçekli entarisini giymiş sıcak bir yaz günü herkesin işinde gücünde olduğu vakitlerde bile yaşının verdiği mecburiyeti ayaklarının ve vicudunun kendisini zor taşımasıyla ilişkilendirdiği yaşlılığını kemiklerine kadar yaşıyor, yaş alıyordu. Bedeni orada sedirin üzerindeydi belki her zerresine kadar ancak ruhu ya ruhu da orada balkonda kendisine pervane olan bu çoluk çocuğunun arasındamıydı acaba. Oyunu bozmuş, sevgili yavrularının kendilerini kaybedercesine mutluluğa boğuldukları yeşilliğin içerisinden çekip almış, işinde gücünde mutfağıyla meşgul olan kızını işinden etmişti bu yaşlı çınar. Köylerinin en yaşlı hayat kaynağıydı o ve bütün bunlara hakkı olduğunu düşündürürdü ahaliye, Gül'ün dedesi kadar büyüktü Ayşe Haminne.

-Anne

diye tuttuğu omuzundan hafifçe salladı Nezaket abla. Gözlerinin önündeydi eğildiği yerden gözlerini dikmiş annesine bakıyordu o da kendisine bakıyordu aslında, bakmasına bakıyordu ama neyi görüyordu kendisi söyleyecekti şimdi.

-ne oldu

diyebildi, neden eğilmiş gözlerini dikmiş bana bakıyorsun dermiş gibi hayretle oda ona bakıyordu. dönmüştü yaşlı, nemli gözleri karşısındakinin kendisine biraz tereddüt biraz kaygıyla baktığını anlamamış da olsa.

-yemek diyorum yemek getireyim mi?

-yok yok yemeyeceğim kızlar habu kızanlar yedimi?

-yedi onlar anne ayran verdim onlara içiyorlar, yaslansana arkana bak sırtın ağrıdı artık.

-Öpeyim de şunları sonra yaslanayım dur bakayım, gelin bakayım hele bi öpeyim sizi

dedi, ayranlarını yeni bitirmiş olan çocukları kendisine doğru çağırdı haminne, hepsi de tek tek haminnelerinin ellerini yüzünü doyasıya öptüler sanki az sonra olacaklardan haber almışcasına. Ayşe en sona kalmıştı Gül"den sonra o da yanaştı yüzünün yanını ninesinin göğsüne yasladı ve haminneeem diye öptü kokladı doyasıya. bitirdikleri ayran bardaklarını tepsinin üzerine teker teker bıraktılar, Gül bardağını tepsiye bıraktıktan sonra başını kaldırdı haminnenin yüzüne baktı o da ona bakıyordu yüzünde meleklerin tebessümü vardı görebiliyordu, haminne sol elini titrete titrete kaldırdı Güle el salladı Gül de ona el salladı yumuk elleriyle. arkadaşlarının merdivenleri inmelerini hissetmişti yavaş yavaş yüzünü haminnesinden çevirip merdivenlerin olduğu tarafa arkasına döndü ve merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladı. sanki ayakları ordan ayrılma gitme diyordu kendisine, neden, nedeni yoktu şimdi. üç arkadaşı da kokulu salkım üzüm asmasının yanında Gül'ünde kendilerine katılmasını yavaş adımlarıyla bekleyecek olmanın hafifliğini taşıyorlardı.

Bardakların ayran köpükleri bardağın dibine ulaşmamıştı daha, Nezaket abla tepsiyi sedirin üzerinden kaldırdı ve çocukların gittiği yöne doğru belli belirsiz göz gezdirdikten sonra kapıya asılı tülü sağ elinin üstüyle aralayıp içeriye doğru sokuldu. Kocasını düşündü bir an, tarlada çalışıyorlardı bu sıcağın altında, belkide boş ayran bardaklarını götürüyor olmak bu düşünceyi aklına düşürmüştü. Ocaktaki taze fasulye yemeğinin pişmesine belki bir kaç dakika vardı, demlenmeye bıraktığı bulgur pilavı sarılı olduğu sofra bezi içinden dahi dumanını ve kokusunu mutfağa yaymayı başarabiliyordu. Yeniden yoğurt kabına uzandı ve sürahinin içine bir kısmını döktü ve suyla karıştırıp çalkalamaya başladı, niyeti birazdan tarlaya gidecek olan yemek bohçasının içine soğuk ayranda koymak ve onların bu güneşin altında susuzluğuna ve hararetlerinin azalmasına yardımcı olmaktan başka bir şey değildi. En büyük çocukları kızı Ayşe değildi elbet, ondan büyük iki erkek kardeşi daha vardı önünde. İki abisi de babalarıyla birlikte meyve ve sebzelerini ektikleri tarlada çalıyorlardı ve Aişe öyle vakti onlara yemek götürüyordu tarlaya gittikleri her gün. O günde öyle olacaktı saatin ve zamanın farkında olmayan Ayşe arkadaşlarıyla birlikte bozulan oyunlarını yeniden kurmuş bu kez saklambaç oynamaya karar vermişlerdi. Hiç görmediği dedesinin belkide gençliğinde daha yeni evlendiklerinde dikmiş olma ihtimali olan çınar ağacının altında yüzünü ve sağ kolunu dayadığı ağaca biraz sayılabilecek yükseklikte 50 den geriye doğru saymaya devam ediyordu. Ebenin kendisi olması ve arkadaşlarının etrafa dağılmış kendisine yakalanmamak için saklanmalarını saymazsak mutluluklarının ve oyunlarının hiç ara vermeden devam ediyor olması tek başına yeterli kabul edilebilirdi. Saymayı bitirmesiyle çınar ağacından ayrılması kapatmış olduğu gözlerinin ışıkla uyum içinde buluşmasının ardından etrafa dikkat kesildi Ayşe. Her an bir yerlerden bir arkadaşı çıkabilirdi ve kolunu uzanabileceği en uzağa uzatarak çınar ağacına dokunabilirdi bu durum onu içinden heyecanla birlikte tetikte tutuyordu. çınar ağacından bir kaç adım uzaklaştı, geri geri gidiyor yüzünü döndüğü yarım daire içerisinde her bir eşyanın arkasında bir arkadaşını yakalayacak olmanın heyecanını taşıyordu. Evlerinin önünde kalan yeşilliğin tahminen on adım önünde asma üzümün altında bulunan tahta masa ve etrafında yine tahtadan yapılmış oturakları durmaktaydı, masanın ve sıraların altı görünüyordu ama bir bez parçasının yanına sinmiş bir arkadaşı olabilir ve onu gözden kaçırmış olabilirdi yada evin arka yanında bulunan ahır ve samanlıktan bir arkadaşı koşa koşa gelip çınar ağacına ondan önce dokunabilirdi hiç fark ettirmeden. Veya hemen evin yan kısmında duran at arabasının altında büyümüş olan otlar arkasında bir arkadaşını saklıyor olmasın, birde balkona çıkmış olabilecek bir cin fikirli çıkabilir ve oradan onu gözlüyor olabilirdi elbette. bütün bunları hesaplaya hesaplaya yavaş yavaş da çınar ağacından uzaklaşmaya başlamıştı


 taşıyordu. Evlerinin önünde kalan yeşilliğin tahminen on adım önünde asma üzümün altında bulunan tahta masa ve etrafında yine tahtadan yapılmış oturakları durmaktaydı, masanın ve sıraların altı görünüyordu ama bir bez parçasının yanına sinmiş bir arkadaşı olabilir ve onu gözden kaçırmış olabilirdi yada evin arka yanında bulunan ahır ve samanlıktan bir arkadaşı koşa koşa gelip çınar ağacına ondan önce dokunabilirdi hiç fark ettirmeden. Veya hemen evin yan kısmında duran at arabasının altında büyümüş olan otlar arkasında bir arkadaşını saklıyor olmasın, birde balkona çıkmış olabilecek bir cin fikirli çıkabilir ve oradan onu gözlüyor olabilirdi elbette. bütün bunları hesaplaya hesaplaya yavaş yavaş da çınar ağacından uzaklaşmaya başlamıştı


-Ayşeee


Bütün dikkatini oyuna vermiş olan Ayşe’yi, evlerinin hatta serender'in alt kısmından gelen bu ses ürkütmüş, yüzünü aniden yolun bulunduğu tarafa çevirip sesi hatta sesin sahibini tanımaya odaklamıştı.

-Ayşe Gül orada mı kızım?

Sesin sahibini tanıyordu, ses Gül’ün amcası İdris amcaya aitti.

Evet burada diyecekti ama hem burada hemde değildi Gül, yani burada ama kim bilir nereye saklanmıştı.

burada ili buradayım birbirine karışmıştı, aynı zamanda cevap vermişlerdi Ayşe ile Serender’e saklanmış olan Gül. Serender’in amcasına göre arka kısmına kurulmuş ağaç merdivenden geri geri inmeye, son basamaktan başlamış, burada olduğunu da haber vermişti.


kızım Deden seni soruyordu gelmedi diye git burdayım de bi isteği varmı bak hadi


basamakların üzerinden inerken duydukları onu yeniden hayal, oyun dünyasından koparmayı başarmış, merdivenin basamaklarının bulunduğu basamak çerçeveleri ağır çekim hayal perdesini filmin sonuna doğru taşıyordu sanırım. en son ayağını attığında artık ağaç merdivenin basacak yerinin kalmadığını son adımında yeşillikle buluştuğunda inmiş olduğunuda anlamış oluyordu Gül. doğruldu, arkadaşlarına baktı Ayşe'den başka kimse görünmüyordu ortalıkta, sadece baktı aslanda ama o bakış Ayşe'ye çok şey anlatıyordu. yüzünü çevirdi yeniden amcasına taraf aşağı düştü yüzü itiraz, hayır. Dedesi aklına geldi çok seviyordu dedesini hatta sevgiyi dedesinden öğrenmişti deseydi yanlış olmazdı, annesinin memesinden ayrılalı dünyaya dair sevgi ve marhamet duygularını dedesinde görmüş yaşamıştı. Herkesi severdi sevmesine ama dedesini bir başka severdi Gül, dedesi de onu çok severdi bilirdi, anlardı, sezerdi. Yola doğru iniyorduki amcası neden yola bu denli uzak noktadan indiğini önce anlamadı tamda neden oradan iniyorsun eve gitmeyecekmisin derken kenardaki küfeyi fark etti onun kardeşinin tarladan gönderdiği ve Gül'ün tarladan getirip oraya dayadığı küfe olabileceğini düşündü, küfenin bulunduğu yere doğru yürürken Gül'de küfenin yanına inmişti. küfenin kalın olan ağız kısmından tuttu ve Gül'ün sırtına alması için yardım etti ve sonra yol boyuna aşağı doğru yoluna devam etti. Gül sırtına yüklenen bu küfenin rengiyle suratının rengini yine eşitlemiş oldu. soluna dönüp bakmadı çünkü orada arkadaşları yarım bıraktığı saklambaç oyunu ve haminnesinin olduğunu biliyordu. Onları orada bırakmış olmanın verdiği acıyı sırtına küfe ile birlikte giymişti.


Oyundan eksilen arkadaşlarının yokluğunu Ayşe biliyordu ama acaba diğer iki arkadaşı da biliyor muydu, Ayşe onlara bu gerçeği kendisi söylemedi oyunu bozmak istemezdi, belki onların sobelenmesi bu gerçekten daha gerçekçi geliyordu ona. Gül'ün gidişini iki üç saniye daha izledi ve oyununa döndü. Yoluna kaldığı noktadan devam eden Küçük kızımız Gül, sanki o yaşanan güzel dakikaları hiç yaşamamış, o oyunun içindeki mutlu kız kendisi değilmiş, haminnesine koşarken yaşadığı tarifi mümkün olmayan mutluluğun sahibi onun kalbi değilmiş gibi tarladan başlayan sıkıcı, ağır yürüyüşüne devam ediyor olduğunu hissetti. Annesini düşündü, Babasını, erkek ve kız kardeşlerini düşündü ve sonra en son evde kendisini bekleyen ve belkide bir ihtiyacı olan dedesini düşündü, neredeyse gelmişti bahçe çitlerinin bulunduğu yere. Amcasının nereye gittiğini düşünmek aklının ucundan dahi geçmemişti Gül'ün oysa severdi amcasını da herkesi sevdiği kadar, belkide oyunun içinden çekip aldığı için düşünmemiştir kim bilir.


Evlerinin bahçe çitlerini tam ortasından kesen küçük tahta bir bahçe kapıları vardı, ne zaman eliyle iti verse bir iniltiyle birlikte kapı ardına kadar açılır kendiliğinden geri kapanmadığı için taa küçüklüğünden edindiği alışkanlık gereği gidip yaslandığı yerden kapıyı alıp getirip yerine doğru itmek içeri girmek isteyene düşürdi hep, yine öyle yaptı gayri ihtiyari. İki katlı ahşap evlerinin öne doğru sahanlık çıkıntılı bir mimaresi vardı, bahçe kapısının ortalanmış olması aslında evinde bahçeye oranla tam ortada bulunuyor olmasıyla ilintisi varmıydı bilemiyoruz. bahçe kapısını kapattıktan sonra bahçeyi tam ortadan yararak geçen taş döşenmiş iç yolu geçerek sahanlığın üstünü kapattığı bölüme yaklaştı, içeri girdi. O küçücük bedeniyle koca küfeyi usulca yere indirdi, ne zaman buraya gelse küfeyi içeri sofaya kadar götürecek takati kendinde bulamazdı ancak bu defa oyun oynadığı Ayşe'lerin evi onların evine en yakın komşu evdi, dip dibe değildi belki ama hiç de uzak sayılmazdı. bir alışkanlıkla sırtından indirdiği küfeyi mutfak tarafına götürme iç güdüsüyle sırtına almadan çekerek götürmeyi akletmişti. Evlerinin Ahşap kapısının dilini yerinden edecek zembereği öne doğru itti, dili geriye çeken mekanizma sayesinde kapı iki kanadından geniş olan sol tarafı bir birinden ayrılı verdi. Bir adımıyla geri geri eşiği geçerken iki eliyle yerde sürüklediği küfenin altında yer alan kısa sopalar yerden hiç kalkmadan kendisini içeri doğru çeken küçük kıza hiç mi hiç yardımcı olmuyorlardı.


Nezaket abla yeniden tülün arkasından göründü, oyunun ömür boyu devam edeceğini düşünen ve yanılan sadece Gül değildi elbette, Ayşe de bu oynun burada kesilmesini hiç mi hiç istemiyor olmalıydı ama gelin görünki yapılacak işler beklemezdi ve oyun herzaman oynanabilirdi bir büyük gözüyle.


Ayşe, Ayşe gel kızım hadi küfeyi getir de yemekleri koyalım babanlar acıkmıştır beklemesinler daha fazla.


cümlesi yeni bitmiş sağına doğru dönmeye başlamıştı ki yeniden mutfağa dönmekti niyeti, gözü annesine takıldı, içini aniden korku kapladı, başından aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki, oysa hiç başından aşağı kaynar sular dökülmemiştiki bu duyguyu nereden biliyor olabilirdi.


-
Anneeeeeee

 -
Dedeee

diye seslendi başını yukarı doğru kaldırırken Gül. sesinin son tınısı sofayı terkettiğinde yukarı odada Kuranı Kerim okuyan dedesinin sesini zayıf belli belirsiz işitiyordu, belkide ne zaman bahçeden gelecek olsa dedesinin odada Kuran okurken bulduğu için zihni ona bu oyunu oynuyor da olabilirdi.


gülüm sen mi geldin kuzum...


geldim dede ben geldim yoruldum şu küfeyi bırakayım hemen yukarı geliyorum dede


dedesinin ona kıyamadığını adı gibi biliyordu ve eğer yorulduğunu ima eder yada söylerse dedesinin ona olan sevgisi artacak ve ondan daha fazla hoşlanacağını biliyor bunu kullanıyordu bu küçücük aklıyla.


yavruuum kınalı kuzum benim, oy oyyy yorulmuş benim kuzum yorulmuş benim gülüm


elindeki küfeyi çeke çeke sağ yanında yer alan mutfak kapısının buluduğu tarafa çekeleyip kapının başladığı direğe dayadı ve bıraktı. Dedesi yerinden kalkmadan önce elinde tuttuğu Musafı üç kez öpüp anlına götürdükten sonra odanın duvarı örülürken içine yerleştirilmiş tahtadan iki gözlü kutu şeklindeki rafa kaldırdı Kuranı. Yerinden kalktı odayı geçti eşiğin üzerinden geçerken kapının her iki tarafından tutuna tutuna tam karşısındaki ahşap merdivenleri inmeye başlayacak aynı zamanda da torununa övgüler dizecekti;


-yavrum gelmişmi benim kuzum, yorulmuş çokmu yük koymuşlar bakayım küfesinin içine hee. yavrum çokmu yorulmuş kuzum, kınalı kuzum benim


diye diye merdivenleri birer birer inmeye başladı. Aşağıdan da kınalı kuzusu merdivenleri çıkmaya yeni başlamıştı. dış kapının tam karşısında yan duvara dayalı iki bölümden oluşan merdivenlerin korkulukları geniş beşion dan yapılmıştı, bina yapılırken yediği cila kendisini bu zamana kadar taşımış olmalı ki üzerinde hiç bir pürüz bulunmuyordu. İlk bölümü çıkmak için merdivenlere başlayan küçük torunu üç dört basamak atmıştı ki dedesinin de en üst merdivenlerden ağşağı doğru inişine şahid olmuştu, ortada bekledi ve dedesini karşıladı. Kollarını açtı uzun siyah saçları beline kadar iniyordu Gülün, yukardan inen dedesi onu kollarının altından sardı ve kucağına kaldırmak istedi,


oy oyyy kızım kocman olmuş kalkmıyor artık kucağıma bak bak sen.


eğildi basamağın ikinci bölümünün sonuna oturdu verdi. kucağına aldı kızını kokladı, saçlarını okşadı yavrusunun, o da dedesinin göğsüne koydu başını, sevgiye ihtiyacı vardı nasılki yemeye, suya ihtiyacı vardı çocuğun o orandada sevgiye, ilgiye ihtiyacı vardı. Annesi babası çok meşgullerdi belki, ablaları meşgul, abileri meşguldü belki ama dedesi torununa zaman ayırıyor onu seviyor kokluyordu. O da dedesinin bir dediğini iki etmiyor sobasını yakıyor, abdest alacağı vakit suyunu getiriyor hatta abdest alırken ona suyunu döküyor dedesinin rahatça abdest alması için ona yardımcı oluyordu sürekli.


anne, anne


Mavi balkon demirlerinin ortaya yakın bölümünden kızına doğru seslenen Nezaket abla geriye dönmek istediğinde o yaşlı çınarın kendisinden tarafa doğru sedirin üzerine oturduğu şekilde yanının üzerine devrilmiş olduğunu gördüğünde ağzından bu kelimeler dökülmüştü. koştu sedirin önüne anneciğinin dizlerinin dibine girdi,


anne anne


başını tuttu ve oturur duruma getirdi anneciğini, başını iki elinin ortasına aldı tutmaya çalıştı ama başı öntarafa doğru düşmek için baş parmaklarından müsade alamamıştı yoksa öne düşüverecekti. Çıt çıkmıyordu artık ne kuşların ötmesi vardı ne kelebeklerin kanat sesleri, donmuştu yaşam, durmuştu hayat. Bir yaşam belirtisi bekliyordu evren, Nezaket abla bir soluk, ışık arıyordu anneciğinde çok çokmu bir şey arıyordu sanki. Annesinin başını geriye doğru iterek duvara dayadı, göz kapaklarını aralayıp içerlerde bir yerde hayat ışığı bulmaktı niyeti, olmadı aradığı ışık orada değildi malesef yoktu işte yaşama dair bir cılız ışık süzmesi dahi. Kalbini yokla
dı elini anneciğinin kalbine koydu ama anlayamadı, kendi başını anneciğinin kalbine dayadı yok. Evde halinden anlayacak ona yardımcı olacak kimseler yoktu içinden ne yapacağını kimden medet umacağını düşündü bulamadı. Bir elinde annesi diğer eliyle demir parmaklıklardan tutundu ve Ayşeye doğru seslendi


kızım Gül'ün amcası aşağı doğru iniyor koş yakala acil gelsin koş koş


biraz önce çocuklara seslenirken onun sesini duymuş mutfak penceresinden Gül'ün amcasının köyün alt başına doğru yavaş yavaş inişine şahid olmuştu. Tek umudu ona olaşabilmek ve çocukların bu hadiseye şahid olmadan bir büyüktün yardım alacak olmaktı. Annesinin anne feryadının ardından durmuş olan hayat, sessizliğe çekilen Ayşe son çağırının ardından ağzına götürdüğü iki elini yanına doğru indirip koşmaya başladı, yanlız kalacağından korkan Sümeyyede Ayşenin ardından koşmasına eşlik etti. Hem sesleniyor hemde koşuyor iki kız arkadaş. Aklına gelmesi muhtemel hiç bir senaryo yoktu iki küçüğünde, kocaman bir boşluk ve kocaman bir korku taşıyorlardı yeni düştükleri tozlu yol üzerinde.


İdris amcaaaaa

idris amcaaaaaaaaa
idris amca

köyün alt başına doğru ağır ağır ilerleyen Gül'ün amcası İdris arkasından kendisine doğru seslenen bu iki farklı sesi bağlamlarına bağlamaya ait olduğu kişiyle eşleştirmeye çalışan zihnini beklememiş önce atmakta olduğu adımı durdurmuş ardındanda başını gövdesiyle birlikte geldiği yöne çevirmeye başlamıştı bile. Kendisine doğru koşuşturan bu iki kız çocuğu az önce yanlarından ayrıldığı komşularının kızları ve Gülün en yakın arkadaşlarından başkası değildi. Az önce yanlarından geçmişlerdi neden bu telaş! nedir bu feryat!


annem seni çağırıyor koş koş idris amca


haminne, haminneme bişey oldu annem seni çağırıyo amca


kalp atışları hızlanmıştı İdris amcanın, zaten heyecanlanmış olan Ayşe korkusunu ve telaşını İdris amcaya kadar hiç düşürmeden taşımıştı.


tamam tamam durun siz koşmayın geliyorum ben


aniden döndü gerisin geriye idris amca ve elleriyle dizlerinden kuvvet almaya çalışan, titreyen dizlerini dindirmeye, bir an önce yardıma ihtiyaç duyan Nezakete ve Haminneye yetişmek, yetmek için çaba harcıyordu.Kızların yanından geçerken gözlerindeki korkuyu daha yakından müşahade etmiş, olayın vahametini dahada anlamıştı, çocukları yatıştırmak gerekirdi ama vakit yoktu buna,


durun durun bişey yok tamam


diyebildi sadece yanlarından geçip gidirken, küçük kızlar kendilerine verilen görevi yerine getirmişlerdi getirmesine ama şimdi ne yapmaları gerektiğini düşünmemişlerdi, Ayşe olacakların nereye varacağını kestiremiyordu ama o küçücük aklıyla kestirebildiği bir şey daha vardı o da babasına haber verebileceği fikriydi. Bunu bu durumda nasıl düşünmüştü vahiymi inmişti gökten yada bir hızır kendisine bu öğüdümü fısıldamıştı hayır. Kendisinden beklenemeyecek olgunlukla Sümeyyeye babasına gitmek istediğini gidip annesine de bu durumu haber vermesini istedikten hemen ertesi koşmaya başladı kaldığı yerden.


Nezaket! Nezaket!!!


İdris abi burdayım idris abi koş Haminnem?


O sesi duyana kadar şokta olan Nezaket o sesle birlikte girdiği şoktan çıkmış olmanın işareti olarak olmalı ki göğüs kafesinden gelen baskıyı hafifletememiş, göz yaşlarına hakim olamamış ellerinin arasındaki anneciğinin cansız bedenine bakarken içindeki çağlayanların göz pınarlarından akmasına sebep olmuştu.Merdivenleri birer ikişer çıkmakta zorlanan İdris amca sonunda Sedirin üzerinde oturan Ayşe teyzeyi ve gelini Nezaketi içine düştükleri acı olayın içinde buluvermişti. Sedirin önünde durdu bir iki soluk alıp verdi, sanki ne yapacağını planlıyor, ne yapması gereketiğine karar vermeye çalışıyordu idris amca.


dur bakayım sen bi dur,


dediğinde aklında hiçbir şey yoktu yap
acaklarına dair, aklına getirmiyordu ama acaba olmuşmuydu olmakta olan yoksa bu sadece telaşın ve heyecanın verdiği yanlış anlama olamazmıydı?


baktınmı soluk alıp veriyormu kızım


yok abi almıyor gözünede baktım bi de sen baksan abi


tamam dur tamam


İdris amca sedirin üzerine yatırmaya karar vermişti ve kızından da yardım istemişti, birlikte Haminneyi sedirin üzerinde sırt üstü yatırdılar ve İdris amca ayna istedi Nezaketten, hemen getirdi nezaket abla ve soluk alıp almadığını birde aynayla kontrol ettiler fakat yine herhangi bir yaşam belirtisi yoktu üzerinde. Nezaket abla ağlamayı dahada artırmış, dışardan rahat duyulabilecek kadar sesli ağlıyordu artık. Ağlama sesini işiten Sümeyye yukarı çıkma cesareti bulamadı kendinde ve aşağıdan seslendi


Nezaket teyzeee


Şey Ayşe gitti, babama dedi haber vereyim dedi koştu, dediki anneme söyle dedi.


tamam kızım sen git annenlere de haber ver buraya gelsinler


annem yok o da tarlada ama teyzem burda


tamam onlara haber ver gelsin


Küçük kız kendisinin işe yarıyor olduğu fikrine tutundu ve büyük bir hızla evlerinin yanındaki teyzesinin evine doğru büyük bir hızla koşturdu.


İnna Lillah ve inna ileyhi raciun  ( Bizler Allah'a aitiz, ve ona döndürüleceğiz )


dedi ve ekledi,


Başımız sağ olsun kızım, Allah onun Taksiratını affeylesin. Üzerini örtelim getirsende!


bu sözleri belki bin kez duşmuş olmasına rağmen bu defa ne kadar acı gelmişti Nezaket ablamıza. Sanki bir hançer batıyordu ciğerine ve her hıçkırığı onun bu acısı bir kat daha artıyordu.İçeriden beyaz bir çarşaf getirip Haminnenin üzerine örterken az önce sedirde oturan anneciğinin şimdi canlı olmamasını anlamlandıramıyordu. Oysa az önce kendisi ile konuşuyor, çocuklara bakıp sevinç doluyor, seviniyor, mutlu olabiliyorken şimdi nefes dahi alamıyor olması nasıl ve hangi nedene dayanarak açıklanabilirdi. Yüzüne kadar çekti bembeyaz örtüyü yüzüne son bir kez doya doya baktı eğildi öptü kokladı göz yaşlarını akıttı üzerine


tamam tamam kızım hadi kapat yüzünüde gel şöyle otur bakalım sende hadi


diye uyarmasaydı belki bu hasret bir kaç dakika daha devam edecek, canlılığını kaybetmiş annesine biraz daha sarılabilecekti. Geçti ayak ucuna doğru oturdu Nezaket abla, hıçkırıklarından bir zerre azalma gözlenmiyordu.


Tüm köyle ulaşmıştı Ayşe Haminnenin vefat haberi, hatta köyün alt başlarında çalışan insanlara ve üst başında çalışan köylülere deyin. Bir duymayan Gül ve dedesi kalmıştı bu acı haberi. Herkes yavaş yavaş toparlanmaya başladı Ayşe Teyzemizin cenaze evinde hatta küçük Ayşe bile gelmişti köyün alt yanından tekrar evine. Haberin acısı tez duyulurdu tez duyulmuştu fakat neden hala Gül ortalarda yoktu hatta dedesi?


Evlerinin kapısı tekrar açıldı ve Babası ve abisi içeriye girmişlerdi, ortada kimseler yoktu ses soluk. Oysa cenaze evinin önünden geçmişler Annesini, ablasını, bir abisini acının yanına bıraktıklarında cenaze evinden yükselen feryatlar buradan hiç mi duyulmuyordu, belki çok kulak kabartılsa o da belki.


Heralde uyuyorlar


dedi babası, çık bak sen ben elimi yüzümü yıkayayım dedi ve banyoya benzer küçük bir odaya girdi. Abisi dedesinin odasına girdiğinde Gül ve dedesini sedirin üzerinde uyurken buldu. Sabahın yedisinden bu yana ayakta olan gül, artık bu temaşaya yenilmiş, dedesinin kolları arasında öyle bir uykuya dalmıştı ki Cebrailin köylerini şereflendirmesini duyamamış, o koşuşturmadan ve acıdan nasibini alamamıştı. Aşağı indi abisi, babasının yanına gitti kapıdan saslendi


uyuyorlar baba kaldırmadım.


yok yok şimdi uyusunlar sonra


elini ayağını yıkayan babası üzerini değiştirdikten sonra cenaze evine doğru geçti.


Başımız sağ olsun, Her nefis ölümü tadacak Salih kardeşim


dedi ve baş sağlığı verdi Ayşe Haminnenin en büyük oğlu Salih kardeşine. Çocukluğu birlikte geçmişti Salih'le iyi bir arkadaş iyi bir komşuydu. Tamda Haminnesine yakışır bir evlat olmuş onun bir dediğini iki etmemiş, Hanımı Nezaket ile birlikte Annesine bebekken kendisine nasıl baktıysa öyle bakmışlardı. Hele babalarının ölümünden sonra daha da düşkün olmuşlardı annelerine, onuda bir gün kaybedecek olmanın korkusu bu güne değin sürmüştü ikisinde de. Ve olan olmuş, Kıymetli annelerini Kendisini yoktan var eden Rabbisine uğurlamışlardı.





gözlerini açtı tekrar kapattı, aradan bir vakit geçtikten sonra gözlerini tekrar açtı aradan ne kadar zaman geçtiğini tahmin edemezdi, bu defa kapatmadı göz kapaklarını. Gözünü karşısındaki ahşap duvarda asılı bembeyaz askılı örtüsünün içinde bulunan kuranı kerime kılıfına dikti şimdiye dek hiç okumadığı musafa karşı içten bir sıcaklık, yakınlık duyuyordu. Dedesinin sürekli elinde görüyor olmasımıydı bu duyguya neden olan şey yoksa ona atfedilen değer miydi sebep bilemiyoruz. gözünü kırptı ve yeniden gözlerini mushafa dikti. kalktı ve sedirin üzerine oturdu, uyumuş uykuya doymuştu, mahmur gözleri uzun dağınık saçlarıyla saflığın timsali sayılacak kadar masumdu gül. sedirin üzerinden aşağı doğru kaydı indi, kuranı kerimin asılı olduğu bez kılıfa uzandı çivisinden çıkardı, üç kez öpüp başına koydu, bunu dedesinden öğrenmişti ne zaman mushafı yerinden alsa yada okuduktan sonra yeniden yerine koyacak olsa böyle yapardı dedesi. Üçüncü kez başına götürdükten sonra gerisin geriye döndü, dedesine seslendi


dedee, dedeee


Tüm köylü bir iki saat içerisinde Haminnenin evinde taplanmış, herkesin evinde cenaze evi için yemekler kaynatılmaya başlanmıştı güllerin evi hariç. Kadınlar sofada toplanmış sofanın ortasında beyaz örtünün altında yatan köyün en yaşlı kadını ve en sevilen yaşlısı olan haminnenin etrafında halka olmuş, bir kısmı kuranı Kerim okuyor bir kısmı gözyaşlarına hakim olamıyor ağlıyor bir kısmı ise etrafta yapılacak iş güçle meşgul oluyorlardı. Erkekleri ise balkondaki sedirin üzerini doldurmuş yer bulamayanlar yere oturmuşlar bir kısmı aşağıda ayakta dikilenler yada bir kütüğün üzerine oturmuşlar velhasıl bahçeyi avluyu doldurmuş üzüntülerinin kederlerinin yüzlerine vurmuş hallerini bir birlerine sunuyorlardı. Camiin fahri İmamlığını yapan Hüseyin amca, Salih ile birlikte cenaze işlerini konuşurken Gülün babası da onlara eşlik ediyordu, ikindi vakti geçmişti ve Akşam namazında cenaze kılma adetleri yoktu köylünün, mecburen cenazeyi yarın öylen namazında defnedeceklerdi. Hem uzaktan gelenler içinde bu daha hayırlı olacağı konusunda hem fikirdiler, anlaşılan cenazeye etraftaki köylerden hatta Trabzon'dan da gelecekler bir hayli fazla idi. O vakitlerde telefon yaygın olmamasına rağmen kara haber tez duyulur bir yerde düğün yada cenaze oldumu tas tamam herkes hazır bulunurdu, bu nasıl organize olur, kim bu haber sistemini işletir ve tüm camianın haberdar olması sağlardı bilinmez, bilinen bir şey vardı ki sağır sultan dahi duymuş olur, tüm haberdar olan eşraf cenazede hazır bulunurdu. Beyaz baş örtülü kadınlar oyalı yazmalarıyla saflığın, temizliğin sembolleriydi adeta. Ayşe Haminnenin üzerinde yer alan makas yarına kadar kalacak olan cesedinin şişmesini engellemek için karnının üzerine konmuştu. Erkeklerden orta yaşlı bir iki hafız önlerinde açık bulunan kuranı kerime bakmadan gözleri kapalı halde Yasin suresini okuyor, etraftaki sureyi bilen müminler ise içlerinden takip ediyorlardı. Bu organizasyon her cenazede kendiliğinden bir düzenle kendiliğinden vicut bulur, sanki birileri belli bir disiplin içerisinde emir komuta zinciri içerisinde cenaze merasimini organize ediyormuşcasına eksiksiz ve kusursuz işletilirdi bu kendiliğindenliği.


dedeee, kalk dede bak kuranı getirdim, hadi okuyalım


dedee


kalk oku, abdest alacaksan su hazırlayayım mı sana?


dede, dedee


On iki yaşında bir kız çocuk yanından kalktığı yaşlı dedesinin baş ucunda sedirin önünde durmuş, onun kalkıp kendisine kuran okumasını bekiyor, onu sesliyor, sesini dedesine işittiremiyordu anlaşılan. Oysa merdivenlerde sarıp sarmaladığı yavrusuna kıyamamış yorgun olduğu düşüncesiyle öylen namazını kılmadığı halde yavrusunu uyutup bir ara kalkıp kılarım düşüncesiyle torununun biraz uyuyup dinlene bilmesi için koynunda uyutmuştu. Kalkacaktı, kalkıp öylen namazını kılacak sonra belki torunuyla birlikte oyun oynayacak, onun saçlarını tarayacak, koklayacaktı hatta belki saçlarını bile örerdi Gülünün. Eşini kaybettikten sonra torununa olan düşkünlüğü bir kat daha artmıştı dedenin, herkesten korur kimseye laf ettirmez, eğer söz söyleyen kalbini kıran olursa onun kalbini kırmaktan asla çekinmezdi. Onun iyi bir insan, iyi bir kul olabilmesi için kendince küçük öğretiler hazırlamıştı torununa hissettirmeden. Mesela; abdest almak için sürekli gülün kendisine su dökmesini isterdi kendisinden aslında murad ettiği şey onun abdest almayı iyice hafızasına yerleştirmesi içselleştirmesinden başka bir düşüncesi yoktu, bunu gül'e hiç hissettirmeden yapıyor onun görerek öğrenmesine vesile oluyordu. Diğer bir öğretim aracı da Namazda yaşanıyordu; Namaz kılarken torununa " kızım sen benim başımda dur ben namaz kılarken uyuya kalıyorum eğer uyursam beni ikaz et omzuma dokun dede uyan diyerek uyarki uyuya kalmayayım derdi ve tüm namaz boyu gözünü kırpmadan torununun kendisini izlemesini bu vesile ile de namazı öğrenmesini murad etmişti. Ve torunu Gül o namaz kılarken ona bakar eyer uyuyacak olursa hemen onu ikaz eder uyandırırdı kaldı ki bir kaç kez uyukladığı olmamış değildi ha bilerek mi bunu yapmıştı yoksa gerçekten mi uyumuştu bilemiyoruz.



bir kaç kez daha dedesini seslendikten sonra bir şeylerin yolunda gitmediğini anladı ve Kuranı Kerimi rafın üzerine hızla bıraktı, öpmeyi unutmuştu ama mazur karşılanabilirdi elbet, ahşap merdivenlerden aşağı indi kenarlıklara tutunarak, hemen karşısındaki kapıyı açtı sol yanında biraz ilerde Arkadaşı Ayşe'nin evlerine doğru hızlı sayılabilecek adımlarla yürüdü, babasını gördü ilk Salih amcasıyla birlikte dikiliyorlardı karşıda. oysa biraz kenarda kendisine daha yakın olan abisi bir kütüğün üzerinde oturmuş yaşdaş arkadaşlarıyla yarınki mezarın kazılması işini konuşuyorlardı.


Babaaa


Babaa


hiç kimse duymuyor, nasıl olabilir böyle birşey? tekrar denedi


 babaaa babaaa


hem babasına doğru yürüyor hemde sesinin çıkarabildiği kadar bağırdığını sanıyordu, yaklaştı babasına. Abisi Gülü fark etti babasına doğru koşarken, birşeylerin ters gittiğini anladı ayağa kalktı dikildi aklına gelen ilk şey Haminnenin vefatından habersiz olan kardeşinin bu haberi uygunsuz bir biçimde duyması idi oysa hadise onun düşündüğünden daha vahim bir hal alıyordu ve hayat hiç de beklenmedik hadiselere gebe idi. Gül babasına bir iki adım yaklaşmıştı ki babası içsel bir dürtüyle arkasına dönmeye başladı, döndü ve kızını gördü kendisine doğru seyirtirken. Yüzünün hali hadiseyi sesiyle duyuramayan kızının bir şeyler yaşadığını ve bundan hiç te memnun olmayacaklarını önceden haber veriyordu sanki. Eğildi kızının seviyesine doğru dizlerini kırarak oturdu ve kızı babasına aniden sarıldı ve ağlamaya başladı fakat sesi o kadar cılız çıkıyordu ki kızının ağlıyor oluşunu babası sadece hissedebiliyordu. Kolay kolay kızına sarılmazdı, toplasanız şimdiye kadar kızına sarılması bir elin parmaklarını geçmezdi, bu iyi bir şey değildi ancak eski zamanlarda çocuklarıyla babaların yada annelerin ilişkileri fazla gelişmemiş, büyüklerin yanında çocuklarını sevmeyi adet haline getirmemiş nesillerin büyüttüğü çocuklar henüz olması gereken seviyeyi yakalayamamışlardı. Abisi Gül ile babasının yanına kadar ulaştı ve olup bitene dikkat kesildi, Gül babasına dedesinin uykusundan uyanmadığını anlatabilecek gücü taparlamaya çalışırken babası da güle haminnenin vefatını söyleyip söylemeyi aklında gezdirip duruyordu. Salih amcası Gülün başını okşadı babasının kucağında


canım kızım ağlama bak sen ağlarsan kuşlar, böcekler incinir küserler bize sonra


derken göz yaşlarına zor hakim oluyor halde idi. Bu bir birine geçmiş acı sarmalı kim çözecek önce hangisi diğerine en kötüsünü haber verecekti acaba?


dedem, dedem...


dedem uyanmadı baba !


dedeme bak


göz bebekleri büyüdü, aniden kalktı, iki koluyla kızının omuzundan tutup sağına doğru bıraktı ve eve doğru koşmaya başladı. Artından da abisi, Salih amcasının yanında kala kaldı Gül. Kalabalığı fark etti birden bire bu kadar insan neden burada toplanmış olabilir diye düşünmeye çalıştı, neredeyse bütün köydeki tanıdığı insanlar buradaydı eksiksiz. Salih amcası eğildi küçük kıza ne olduğu hakkında onu oyalayacak bir şeyler söylemek istedi belli belirsiz.


bişey yoktur kızım, derin uyumuştur herhalde deden, bazen yaşlılar öyle yapar şimdi öğreniriz sen şöyle kenara doğru gel


dedi ve ne yapabileceğini düşündü acısının üzerinden. Göz gezdirdi kalabalığa kime emanet edebilirdi ki bu acılı kalabalık içerisinde küçük kız çocuğunu sakinleştirmek için. Kendisi de ileride olup bitenleri merak ediyor ihtimaller onu daha derin rahatsız ediyordu. Ciğer paresini kaybetmişti Salih anneciğini, yüreği öylesine acıyordu ki orada bir başkasının acısını taşıyacak yer kalmamış gibiydi, bu dayanılmaz acının artabileceği bir alan açılabilir miydi acep. Gül yüzünü kalabalıkları süzdükten sonra evlerine doğru çevirdi, derin bir sessizlik hakimdi evlerinin bulunduğu tarafta, yel dahi esmiyordu ağaç tepelerinde, Salih amcasının bahsettiği kuşlar, böcekler bu acılı mahalleyi çoktan terketmiş, rüzgar ın sahibi rüzgarı kesmiş olabilir miydi bu iki komşu evin üzerinden.



                                                                                                       26.05.2019     saat 05:19

                                                                                                       27.05.2019     saat 00:19


İdris


diye seslendi  biraz ilerideki kütüğün üzerinde oturan büyük oğluna, başını önüne düşürmüş Babaannesinin vefatını derin sessislik ve hüzünle yaşayan İdris başını aniden kaldırdı babasının seslendiği yöne doğru baktı, eliyle kendisine gelmesini işaret eden babasının el hareketini fark eder etmez babasına doğru hızlı adımlarla ilerledi ve yanına ulaştı. Bir kaç dakika önce Gülün büyük abisi yakın arkadaşı ile aynı kütüğün üzerinde oturmuş Haminnelerinin cenaze merasimini konuşuyorlardı ve yanından kalkan arkadaşının nereye gittiğini düşünme fırsatı olmamıştı yüreğinde taşıdığı acı yüzünden.


oğlum, git bak bakalım Mustafa amcanlara ne olmuş merak ettim Gül birşeyler söledi ama tam anlamadık eve geçtiler bir kaç dakika oldu çıkmadılar daha, Muhsin dede uyuyor muymuş sen bak anlarız nedir diye hadi


hiç bir şeyden haberdar olmayan İdris konuyu anlamamıştı ama nereye gideceğini ve neye bakacağını babasının yüz ifadesinden çıkarmış gibiydi, yarı anlar bir şekilde hızlıca komşuları Mustafa amcaların eve doğru yürümeye başladı, şaşkınlığı bir kat daha artmıştı İdrisin başı önde hızlı hızlı yürümeye başladı. Gül aniden haraketlendi o da İdris abisinin peşinden gitmeye gayri iradi yeltendi ki Salih amcası omuzundan kavrayı verdi, kucağına aldı ve biraz ileride dikilen kalabalığa yaklaştı, kalabalığın içinde Gülün amcaları dayıları vardı ve birine teslim etmek istedi. Bunun bir kaç dakika içerisinde paniğe neden olacağını biliyordu ama eve gidenlerin bir türlü çıkmaması zaten meselenin gittikçe vahim sonuçlar doğuracağına gebe idi zaten.


İdris Mustafa amcaların kapıya geldiğinde kapı aniden açlıdı, kapıdaki  en yakın arkadaşı, Gülün abisi Yasinden başkası değildi, ağlıyordu ama bu ağlayışı Haminnesine ağladığı göz yaşlarına hiç mi hiç benzemiyordu. Yasin en yakın arkadaşı İdrisi karşısında görünce kendini dahada bıraktı ve kardeşine sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.


Dedem İdris dedem,


ne diyorsun Yasin ne ne oldu Muhsin dedeye ya ne bu


Yasin öyle ağlıyordu ki hıçkırıkları değil komşusundan Köyün alt başından duyulabilirdi, İdris içindeki acıya birde Yasinin yasını katı verdi, o da kardeşiyle birlikte omuz omuza verdi ayakta ağlayışları birbirine karıştı. Cenaze evinden çıplak gözle net bir şekilde görünen Mustafaların evinde iki büyük kardeş bir birlerine sarılmış ağlaşıyorlardı ve bu ağlayışları Haminnenin evinden okunabiliyordu. Tam Gülü amcalarına teslim etmek üzere onlara bir yol bulup olaydan bahsedecek olan Salihin gözleri oğlu ve Yasinin bu hıçkırıklarına döndü takıldı. Bir kısım insanlar Balkondan ayağa kalktı birden, aşağıdakilerde bölükten ayrılan askerler gibi karşı tarafta yaşanan hadisenin vehametinin farkına varmışlar yürüyüşü en yakın akrabalarından başlayarak gerçekleştirmişlerdi. Balkondaki Komşulardan biri içerideki Yasin okuyan hanımlara doğru seslendi


Mustafanın hanımı yada çocuklarından kimse varmı burda?


olmazmı, hem eşi hem kızları içeride Kuranı Kerimin okunuşuna eşlik ederken gözyaşlarına boğulmuşlardı, Üçü de bu gelen sesin nedenini anlamaktan uzak gayri ihtiyari orada olduklarına işaret edecek sözcükler fısıldadılar.


Siz bi eve geçseniz, şey orda Mustafa abi, siz hele bi geçin abla


diye bildi sadece, olacakları yada olması muhtemel şeyleri tahmin ediyordu ancak bir türlü kabullenemiyordu, aynı anda iki Ailenin büyüğü hakka yürümüş olabilirmiydi? İki ailede aynı acıyı birlikte yaşayacak, kalpleri yaralanacak, yürekleri dağlanacak olabilirmiydi? İdris kardeşi Yasinden ayrılmakta zorlandı ama kendilerine doğru gelen kalabalık olayın farkına varmıştı ve kendilerine doğru yaklaşmıştı, onları karşılamalı ve bu acı haberi onlarada haber etmeliydiler. İçlerinde Yasinin amcaları dayıları nerdeyse tüm akrabalarının da yer aldığı büyük kalabalık evin kapısının önüne kadar gelmişti, zaten acı içerisindeki bu kalabalık gürüh bir acı haber daha alacak, küçük kızımızın dedesinin vefat haberiyle bir kez daha yıkılacaklardı.


Salih amca Gülü kucağından indiremedi, annesinin ani kaybına dayanamayın bu yüreği Gülün yaşayacaklarına nasıl dayanacak, bu küçük kız çocuğuna bu nasıl anlatılacaktı. Gül kalabalığın kendi evleri önünde taplandığını görüyor ancak dedesine ne olmuş olabileceğini aklına getirmek istemiyormuşcasına umutla uyandırılmasını bekliyormuş gibi davranış sergiliyor, donukluğunu kimselere açık etmiyordu. Aklına Ayşe geldi,


Salih amca Ayşe nerde?


bir kurtuluş reçetesiydi bu soru, Salih yüreğindeki acıya bir bardak su bulmanın verdiği serinlikle


Hahh tabi ya Ayşe, Ayşe teyzesinde o da seni soruyordu nerde benim kardeşim diye tabi tabi dur,


bu büyük kurtuluşa yapıştı, yanında duran akrabalarından birine hemen Gülü alıp Ayşenin yanına çabucak götürmesi için emir verdi


çabuk çabuk götür Ayşenin yanına Gülü bekliyor kızcağız


Annesi iki ablası balkon merdivenlerinden aşağı iniyor başlarında beyaz tülbentleriyle ayaklarında terlikleriyle sanki ocakta yemekleri varmış da unutmuşlar gibi koşturuyorlardı, gözleri ağlamaktan haba olmuş olan bu kadınlar birazdan alacakları haberin etkisiyle Gülü fark etmediler daha. Gül annesinide, ablalarını da gördü hiç sesini çıkarmadı, şimdi fark edilmek istemiyordu sanki, sanki fark edilirse yüreğine saplanan hançer çıkarılacak içinden boş kalan yerden dışarı kanlar fışkıracak gibi geliyordu bu küçük yavrucağa. Gittikçe hızlarını artırdılar bu üç kadın, evlerinin önü sanki Ayşe Teyzenin evinin önü gibi kalabalıktı farkettiler, bir şeylerin olmuş olma olasılığı her geçen saniye artıyordu.


Yasinn


Anne, dedem


Gözleri kan çanağına dönmüş olan büyük oğlu kapının önünde sesli sesli ağlıyordu ve annesini gördüğünde bu haykırışları bir kat daha artmıştı. Gülün annesi belkide dede ile en fazla bakımını üstlendiği insandı ve en çok ona ağır geliyordu Muhsin amcaya bakmak ama onun başına birşey gelmiş olma olasılığı yinede onda herkesi üzdüğü kadar üzer, dayanamazdı. Gülün babası Mustafa babasına sarılmış ağlamış, ağlamış, kalbindeki sızıyı bir nebze azalmış olacak ki kalkıp babasının üzerine o da temiz bir beyaz çarşaf bulup örtmüştü, sedirin üzerinde sırt üstü yatan Gülün en sevdiği insan, dedesinden başka kimse değildi. Etrafında toplanan akrabaları Gülün babasına telkin veriyor, bazıları Muhsin dedenin yüzünü görmek için Çarşafı kaldırıp o mubarek insanın melek gibi tebessüm içerisindeki yüzüne bakıyor, dayanamıyor yeniden ağlmaya başlıyorlardı. Erkeklerin arasından geçerek merdiveneleri birer birer çakan iki kız kardeş bir an önce dedelerinin odasına girmek dedelerini görmek istiyor anneleri ise hemen arkalarından onları takip ediyordu. Kıyametler koptu kızların odaya girmesiyle birlikte, bembeyaz çarşafın altında yatan kendi dedeleri olamazdı, daha sabah onları yataklarından kaldıran ve tarlaya gönderen dedeleri, onları Allaha ısmarlayan, arkalarından hayır dua okuyan dedeleri şimdi sedirin üzerinde bembeyaz çarşafın altında cansız yatan kişi olamazdı, hemde bir dakika önce Ayşe haminneleri komşularının evinde yerde uzanmış cansız yatarken gördükten hemen sonra. Feryatlar feryatlara karışmıştı, Anneleri içeriye girdiğinde hemen arkalarından diğer akrabaları da bu elim olayı duymuş kimi karşı cenaze evinden  kimi yemek yapmak için kaldığı kendi evlerinden apar topar koşa koşa gelmişler, artık ağlama evi ikiye bölünmüştü.


Gül'ü arkadaşı Ayşenin yanına getirdiklerinde herşeyin farkında olan Ayşe ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini evin arka yüzüne bakan camına dikmiş karşı dağlara ağaçlara dalmış, acısını içten içe çektiği hıçkırıklara bağlamıştı. Gül içeri girdiğinde Ayşe döndü ve arkadaşının geldiğini gördü, sedirin üzerinden inmesiyle arkadaşına sarılması bir seniye sürmüştü. İki küçük yürek birleşti, iki yangın, iki taze çiçek. Sümeyye de odadaydı ve ikisi de Sümeyyeyi fark edemiyordu şu dakikalarda. İki küçük kız daha on iki yaşlarında en sevdikleri insanları kaybetmişlerdi, henüz kaybın ne olduğu hakkında fikirleri yoktu ancak kalplerinin yangın yerine dönmüş olmaları kendilerini bekleyen şeyin ne kadar acı olduğunu şimdiden haber veriyor gibiydi kendilerine.



biliyor musun Gül Haminnem ölmüş!


sımsıkı sarıldığı arkadaşının boynunda bu cümleyi sarf etti en sevdiği küçük kız çocuğuna. Ölüm hakkında en ufak bir bilgileri olmayan bu yavrucaklar neyin sızısını çekiyor, neyin yangınını hissediyorlardı minicik yüreklerinde? Sümeyye oturduğu yerde dizlerinin üzerine kapanmış içten içten ağlıyor bu acı tabloyu izlemekten öylesine korku duyuyordu ki bacaklarının üzerine koyduğu kollarının üzerinde duran başının karanlığı yetmiyormuşçasına gözlerini de kapatmıştı görüntü sıkmasın diye. Gül ağlıyor, Ayşe ağlıyor, Sümeyye ağlıyordu bir eksik vardı ağlayanlar arasında o da Elif, Elif kendi evlerinde kalmıştı ve onun arkadaşlarının yanına gelmesine izin verilmemişti. Kim bilir belki o anlarda Elifte kendi evinde gözleri şişene kadar ağlıyor olabilirdi. Ayşe herkesin kendi haminnesine ağladığını düşünmekte haklıydı, buradaki olan olmayan herkes tarafından oldukça fazla sevilen Ayşe Teyze herkesin sonsuz sevgisini kazanmış yaşlılığında da öncesindede etrafına son derece faydalı, herkesin iyiliği için çaba harcayan, kalbi güzel, işi temiz içi temiz bir kadıncağızdı.


Muhsin dedenin çocukları Mustafa amcanın kardeşleri de gelmişti ve onların yürek yangınları karşı evin camlarından içeri süzülüyordu. Dört kız, Altı erkek kardeşleri vardı ve en büyüğü kendisi, kendinden küçükleri arasında yaş farkı neredeyse bir yıl bir buçuk yıldan ibaret aşağı doğru diziliyorlardı. Karanlık çökmüş evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı teker teker, yeni yürek yangınları çıkmış, neredeyse her eve bu iki haber birer kor gibi düşmüş herkesin kalbini dağlamaya acılarını artırmaya yetmişti. Acı acıya karışmış, ağlayanların hangi vefata daha fazla göz yaşı döktüğünden, hangi acılarının diğerini baskıladığına varıncaya kadar bir birlerine geçmişti. Evleri yanyana komşu olan iki Allah dostu insan aynı akşamın üzerinde canlarını kendilerini yoktan var edene teslim etmiş, Ruhlarını özgür bırakmışlardı. İki ceset, iki sedir, iki beyaz çarşaf iki makas, iki can, iki ruh, iki feryad, iki eskimez hayat. İkisi de Hayatlarıyla ve Yaşamlarıyla örnek insan, örnek komşu, örnek aile ferdi idiler. Dinleri bir, Dilleri bir, kıbleleri bir, köyleri bir idi.


Gül içindeki yangını dışarı vurmadan kalbinin baskısından kurtulamayacağını biliyordu ancak bu gerçeği dile getirmek öyle kolay değildi. kendini yokladı ve karar verdi, bu acılı gününde sevdiği Haminnesini kaybetmiş en yakın kız arkadaşına bu diğer acı haberi verecek hem onun derdine dert hem kendi acısına acı katacaktı. Nefes aldı bir an, ağlamaklı bir ses tonuyla


Ayşe, benimde dedem öldü biliyor musun?



başı döndü, ayaklarında derman kalmamıştı, canı çekildi sanki!


Gül !


Sümeyye kafasını kaldırdı, arkadaşının yere yığılmadan az önceki görüntüsünü gözleriyle gördü, Gül arkadaşı Ayşenin kolları arasından yere doğru sıyrıldı, arkadaşının buna karşılık yapabileceği heç bir şey yoktu. Sümeyye yerinden fırladı arkadaşına koştu


Teyzeeeeee


Ayşe aniden bağırdı teyzesine ve içerde kim bulunabilirse haber vermek için,


Gül bayıldı koşun koş


teyzesi ve iki kızı içeri atıldı aniden yerde yatan küçük kız çocuğunu ve başında ağlaşan iki minik yavruya Şahid olduktan sonra hemen Gülü yattığı yerden kaldırıp sedirin üzerine koydu teyzesi. Ayşe son aldığı habere henüz üzülememişti çünkü en yakın arkadaşı kolları arasında kaybolmuş yere yağılmıştı. Kızına hemen seslendi teyzesi


Koş kolonya getir


girişte masanın üzerinde duran limon kolonyasını kaptığı gibi hemen soluğu kızların yanında aldı ve kapağını açıp annesinin avucunun içine döküverdi. Elindeki kolonyayı Gülün yüzüne çenesine saçlarının diplerine yediren kadın aslında bunun bir işe yaramadığını belki serinlik vererek iki üç dakika içerisinde kan dolaşımının yerine gelerek kendine gelmesini umud etmekten başka çaresinin olmadığını iyi biliyordu.


Gül, Gül kızım uyan


gül


herkes gülün kendine gelmesi için dualar ediyor, kız arkadaşları onun bu halinin bir an önce sona ermesini beklerken kalp atışlarına engel olamıyorlardı.


gül kızııııım


Annesi, babası ve tüm akrabaları dedesinin başında toplanmış ağlıyor hıçkırıyorlar, kızlarının baygınlık geçirdiğinden habersiz, yaşadıkları hadisenin şokunu iliklerine kadar hissediyorlardı. Salih de gelmiş Mustafa'nın omuzuna dokunup


Başın sağ olsun kardeşim, başımız sağ olsun


Dostlar sağ olsun Salih seninde başın sağ olsun başımız sağ olsun kardeşim


Salih'in yanında oğlu İdris de vardı ve hem Mustafa amcasına hemde Ailesine hemde kızlarına baş sağlığı dilemişti, İdris en son arkadaşı Yasin'in yanına çöktü babasının gidişini bu acılı ailenin yanından seyretmeyi tercih etmişti. İdris'in kalbi üç yangını birden yaşıyordu, kimse farkında olamazdı olması da beklenmiyordu işin gerçeği. Aynı Haminnenin evinde okunduğu gibi bu evdede Kuranı Kerim okunmaya başlandı, Bilenler içinden sürüyor bilmeyenler ise ellerindeki Musaf'tan takip ediyorlardı bu Kutsal metinlerdeki ayetleri. Kuzusuna dayanamadığı için ikindi namazını kılmadın yanına uzandığı yavrusunu koynunda uyuttuktan hemen sonra Ruhunu Rabbil Alemine teslim etmiş, gelen melek dedesinin Ruhunu bedeninden ayırırken koynunda uyuyan küçük kızı uyandırmamış, onun ruhu dahi duymamıştı dedesinin gidişini. Oysa daha kuzusuna öğretecek ne çok şey vardı, eğitimiyle özel olarak hal dili eğitim modeliyle torununa hiç yormadan, hissettirmeden öğretmekteydi bu yaşlı öğretmen. Kendisi de böyle öğrenmiş bu metodu kendi dedesinden öğrenmişti zaten. Eskimez zamanlarda aile büyükleri çekirdek aileyi öyle kuşatmışlardı ki onlara eziyet değil değer katmakta idiler. Sevgi göstermeye fırsatı olmayan anne babasının eksikliğini hiç hissettirmemişti dedesi torununa. Herkesler işinde gücündeyken o geride kalanlara kol kanat gerer, eksiği gediği tamamlar, eve kaba kacağa bakar, çoluk çocuk varsa onlarla meşgul olurlardı dedelerimiz, ninelerimiz.


hah kendine geliyor şükür


gül kızım


gül


herkesin yüzünde bir ışık belirmişti bu karanlık vakitlerde, gül kendine gelmeye başlamış gözünü açmış ve nerede olduğunu sormuştu bu iyiye işaretti elbette. Bu tebessüm çok sürmedi


Dedeeee, dedem nerdee dedeme gitmek istiyorum, dedeme götürün beni


yeniden odayı aydınlatan ışık sönmüş, odanın ortasındaki ampul kimseyi aydınlatmaz olmuştu, sedirin üzerinde yatan Gülün yanında sedirin üzerine çıkmış iki arkadaşı minderlere temas ediyor ama yaslanamıyorlardı. Aşağıda ayakta dikilen Ayşenin teyzesinin kızı ve dizlerinin üzerine çökmüş bir eliyle Gülün saçlarını okşyan diğer eliyle sedirin ahşap kenarından tutmuş büütün gücüyle sıkan kadın söyleyecek söz, sızıyı hafifletecek kelime bulmakta zorlandıkça zorlanıyor, bu küçük kızcağızın yarasına melhem olacak şifanın kaynağını Allah olarak ortaya çıkarmaktan başkaca çare bulamıyordu. Gül doğruldu kalkmak dedesine gitmek onu öpmek koklamak istiyordu bu iştiyakı onu bir saniye yanlız bırakmıyordu anlaşılan.


otur yavrum bak yaslan  az arkana ne söyleyeceğim size


hayır gidicem  ben dedeme gitmek istiyorum


Ayşe onun bu halini görünce en son söylediği söz aklına geldi, dedem öldü biliyor musun demişti ya bayılmadan az önce. Muhsin dedenin öldüğü fikri yeni yerleşmişti zihninde Ayşe'nin oysa ilk odaya girdiğinde Gülün Haminne için ağladığını düşünmüş, kendi dedesini kaybettiğini ve iki acı için birden ağladığını aklına dahi getirmemişti. Yaklaşık üç saattir ağlayan küçük kız bu defa da Muhsin dede için gözyaşı dökmeye başlamıştı ve artık göz pınarları eskisi gibi çağlamıyor, kurumuş birer göze gibi kaynıyordu.




                                                                                                  27.05,2019        saat:03:41

                                                                                                  29.05.2019        saat 00:41

Gözleri kapandı yavrucağın, ağlamaktan bitap düşmüştü küçücük kalbi, odanın içerisinde sadece masanın üzerindeki çalar saatin tik tak sesleri çınlıyordu sessizliğe inat. Çalar saatin içindeki tavuk figürü her yem yemek için başını aşağı doğru indirdiğinde tik, başını kaldırdığında ise tak sesiyle etrafındaki civciv figürlerine yem yemeyi öğreten bir anne edasıyla duran resim den ibaret zemberekli saat 00:41 'i gösteriyordu. Kendisinden bir saat öncesinde Ayşe ve Sümeyye de uykuya yenik düşmüş arkadaşları gülün önlerinde duvara dikey bir şekilde yaslanmış ağlayışlarına sahid oluyor, kendi acılarını onun acısıyla paylaşıyorlardı. Kızı annesinden izin alarak cenaze evlerine sırayla önce Haminneye ardında Muhsin dedenin evine uğramış ve orada kalmıştı. Ayşe'nin teyzesi ise bir an olsun çocuklardan gözlerini ayırmamış, onları sakinleştirecek her türlü bağı kullanmış, bir ara kendisine yardıma gelen halalarıyla yavrucakların yüreğini soğutmaya gayret etmişlerdi. Giderken Ayşenin halasına gece cenaze evinden birilerini göndermesini tembih etmişti çocukların başında durmaları için, kendisi cenaze evine yemekleri yaptıktan sonra birtürlü yavrucaklardan fırsat bulup gidememiş, yüreğindeki yangını doyasıya ağlayarak dindirememiş içinde biriktirmiş, yavrularına sezdirmemeye gayret etmişti.


Sabahın 05:00 'inde köyün mezarlığında aile kabristanlığında iki aileninde mezar yerlerini kazılmaya başlanmış, köyün en delikanlı oğlanları her iki aileyi de rahatsız etmeden bu görevi kimseye ağır gelmeyecek bir şekilde yerine getirmek için kazmalarını küreklerini sallamaya başlamışlardı bile. Aralarında altı yedi metre olan iki mezar aşağı yukarı aynı derinlikte kazılıyor çıkarılan toprak yan tarafta yine aynı mezar yerini dolduracak şekilde tanzim ediliyordu. O gece kimse gözünü kırpmamıştı cenaze evlerinden, uykuyu bölmek için çaylar hazırlanıyor, içiliyor acıkanlar için siniler kuruluyor, birinci yakınlardan kimse bir şey yememesine karşın diğer yakınlardan hazırlanan sofrayı dolduranlar mutlak çıkıyordu. Sabah ezanı köyün yanyana duran iki komşu aileyi yeniden hareketlendirmiş, Erkeklerde abdest alıp camiye doğru yol alan köy sakinleri ve akrabalar bu iki evden köyün ortasındaki ağaçların arasında küçük köy cami isine kadar tüm yolu doldurmuşlardı. Köyde belkide hiç kimse kendi evinde sıcak yatağında uyumamıştı bizim küçük kız çocukları hariç. Köyün nüfusu üç katına çıkmış, civar köylerden ve kasabalardan hatta Trabzon'dan dahi yakınlar komşular çıkıp gelmiş bu iki ailenin acısını paylaşmakta idiler. Köyün kadrolu hocası yoktu, talep de kimse etmemişti zaten, köyde en bilge ve belli bir Kemalat olgunluğa ulaşmış olan kimse namaz kıldırmayı kendine görev adletmiş, bunun karşılığında da kimseden bir menfaat bekler değildi. Medrese eğitimi almış olan Molla Hüseyin yetmiş yaşına gelmiş olmasına rağmen hala cami hizmetini bırakmamış köylüsünün  her ihtiyaç duyduğunda onların yanında olmaktan büyük mutluluk duyardı. Köyde, medrese eğitimi almış son Müslüman olması hasebiyle kendisine olan ilgi bir hayli fazla idi, kendisi de bunu hak edebilmek için aşırı bir enerji harcıyor, sabah namazından önce camiye gelmiş köyündeki iki yakın arkadaşı ve komşuları için erkenden Kuranı Kerim okumaya başlamış, vakit girince'de Sabah Namazını kıldırdıktan sonra, öylen namazını müteakip cenazenin kaldırılacağını komşularına ve cemaate bildirmişti.


Gül, Ayşe, Sümeyye ve kendi evindeki Elif sabah namazına şahitlik edememiş, henüz akşamki baskıyı üzerilerinden atıp uyanamamışlardı. Ayşe ile Gül yan yana yatıyor Sümeyye ise onların ayak ucunda sedirin üzerinde gecenin verdiği yarayı soğutmaya çalışıyorlardı sanki. Evde yerde yer yatağında üzerlerini çıkarmadan, uzanmadan uyuklayan akrabaları kendilerine mihmandarlık etmek için onları bekliyorlar, uyandıklarında yaşayacakları acıyı dindirebilmek için şimdiden kendilerini dinlendiriyorlar sanki. Mümkün olduğu kadar küçük kızları kendi evlerinden uzak tutmak belkide onlara yapılacak en büyük iyilik olacaktı onlara göre.Ne haminnenin evinde nede Muhsin dedenin evinde ağır kaybın verdiği etkiden hiç bir şey eksilmemişti, belki sabahın verdiği huzur onları her iki bahçeye yaymış, birbirleriyle olan anılarını paylaşmanın verdiği etki olmasa yaşama dair tek bir işaret gök yüzünü aydınlatamayacaktı. Geceden uykuyu kendilerine yasaklamış insanlar tek yaşam belirtisi olarak kurulan sofralarda çorbalarını içtikten sonra tepsi tepsi sunulan cam bardaklarda çaylarını alıp bir kenarda gurup gurup öbek öbek cenazenin defni için takat toplamaya çalışıyorlardı. Kadınlar ise bir taraftan gelen misafirlere ve cenaze sahiplerine hizmet ediyor, kolları kanatları düşmüş yaralı komşularının etraflarında pervane oluyorlardı. Köyümüzün kadınları ne zaman bir acı, ne zaman bir sevinç açığa çıksa onu paylaşmayı, acıyı azaltmayı sevinci ise çoğaltmayı kendilerine düstur bilmiş, cefakar, vefakar insanlardı. Gözleri işten korkmaz, gönülleri kocaman, yüreklerine dünyaları sığdıran birer iyilik abideleri idi. İçlerinde Gülün annesi gibi kalbinde iyiliği, rahmeti, merhameti büyütememiş, buna fırsat bulamamış yada görmemiş kadınlarımızın olması bu coğrafyanın kadınından en ufak bir şey eksilmez, eksiltemezdi. Görmemişlik o yıllarda yaşanmamış lığa denk gelir, ana babasından sevgili, merhameti, şefkati alamamış bunu yavrularına yada kendilerinden sonra gelen nesle aktaramamış bir kaç hadise elbette yaşanabilir, denk gelinebilirdi. Ki Gülün annesi tamda buna örnek gösterilebilecek kadın iken Ayşe'nin annesi tam tersi Rahmeti kuşanmış, Merhamet örneği Anadolu kadınımıza sadece bir numune olarak hatırlatılabilir idi. Nezaket abla ağır şartlarda yetişmiş, kendisini de yetiştirmiş tam bir fedakarlık örneği idi. 18 yaşında çıktığı baba evinden Kırk yaşına girdiği kocasının yanında tüm şartlara onunla birlikte göğüs germiş, bir gün olsun kendisine yüklenen ağır köy hayatına karşın ne hane halkına ne kocasına karşı bir gün olsun yüzünü ekşitmemişti. Kocasının anne babasını kendi ana babasından ayırmadığı gibi evlendiği yıllarda kayın biladerlerinin dahi hizletlerini görüyor, tarla, bağ bahçe ve hayvanlar Salihin küçüğü evlenene kadar hep onun eline bakıyor idi. Aile fertlerinden kimsede Nezaket ablalarının bir dediğini iki etmez, ellerinden geldiği kadar onun işlerini kolaylaştıracak fedakarlıklar yapmaktan geri durmazlardı.


Ancak Gül bu kadar şanslı değildi, Ayşe güzel bir aile ortamında yetişirken kendisi dedesinin vefatından sonra ne sevgiye Şahid olmuş, ne kendisine anlayışla yaklaşan aile fertlerine sahip olmuştu. Boş vakti olursa ki fazla olmazdı, gidip Ayşe'nin evindeki huzurdan içmeyi, içini doldurmayı hesap ederdi hep. Akraba da olmuşlardı artık Ayşe'nin ailesiyle, Dedesinin ve Haminnenin vefatından dört ay sonra İdris içinde sakladığı sırrını açık etmiş Gülün büyük ablası ile evlenmek istediğini babasına açmış o da en yakın arkadaşı olan Mustafa'ya bu konudan bahsetmiş büyük kızlarına talip olduklarını söylemişti. Nedeni bilinmez bu evliliğe bir kaç ay direnmişlerdi Gülün hatırladığı kadarıyla ancak sonunda bir şeyler zorlanmış bu izdivaç gerçekleşmiş, Gülün
ablasıyla Ayşe'nin abisi uzun uğraşlar sonunda evlenmeyi başarmışlardı. Bu akrabalık Gül hariç kimseyi ne şimdi nede sonra mutlu etmese de evlenen çiftler iyi kötü birlikteliklerini sürdürmeyi başarmış, doğan beş yavrularıyla aile saadetlerine neşe katmayı başarmışlardı.Gülde en sevdiği arkadaşına ablasını görme bahanesiyle altında kaldığı işlerini bitirir bitirmez koşarak gider, o soğuk ve ruhsuz evinden hemen karşısında bulduğu sıcaklığa doğru adeta can atardı. Onu tek mutlu eden şeyin dedesini düşündüğü zamanlar olduğunu söylesek inanın abartmış olmayız. Küçük kızımız içine düştüğü bu sarmaldan sadece ve sadece dedesini hatırladığında tebessüm edebiliyor, artık eskisi gibi koşup oynamak dahi onu coşturmuyor, eğlendirmiyor. Dedesinin ölümü onda derin travmaya neden olmuş olmalıydı anlaşılan.


Son iki yılı evin işleri, yapılması zorunlu sorumluluk alanları arasında koşturmayla geçen Gül, ne kendine zaman ayırabiliyor ne okulundan ne de oyun alanlarından haz duyar olmuştu. Onun bu halini dışarıdan gören arkadaşları, komşuları, ablaları yada büyükleri ondaki durağanlığın ve ağır başlılığın olumlu taraflarını anlamak istiyor, yalnızlığını, mutsuzluğunu, hüznünü görmezden geliyorlardı.


Orta okulu bitmek üzereydi Birlikte okula gittikleri arkadaşları yine Ayşe, Elif, Sümeyye pek ayrılmıyorlar okula birlikte gidip geliyorlar paylaşacak bir takım zamanları olursa yine birlikte paylaşıyorlardı. Sadece Gül bir değişmiş, daha olgunlaşmış, arkadaşlarıyla fazla gülüp eylenmez olmuştu oysa diğerleri bir araya geldiklerinde yine evcilik oynuyor, bebekleriyle vakit geçiyor yada ders çalışabiliyorlardı. Gül derse dahi fazla zaman bulamamasına rağmen çok zekiydi ancak kendisine ilgi ve gereken özen gösterilmediği için çalışamıyor, çalışması içinde amaç bulamıyor, hedefsiz kalan gemi misali denizlerin ortasında kala kalıyordu. Orta son bitmiş lise için sınavlara girmişti gül ancak başarılı olamadı. Oysa Ayşe ve Elif hatta Sümeyye liseyi kazanmış Trabzonda yatılı okulda okumaya başlamışlardı. Yatılı okulları kazanamayan Gülü babası elbette okutmayı düşünmeyecek, onun evdeki işlere yardım etmesi onun daha fazla işine gelecekti. Bu son hadise onu hayattan tamamen koparmıştı, artık hiç bir rüzgar onu hedefine ulaştıracak kuvvete sahip değildi.


Tam bu esnada kendisinden beklenmeyecek bir güzellik yapmıştı hayat, belkide olmaz denenler olacak, Gül'ünde yüzü gülecekti kim bilebilir. Aman Allah'ım inanılır gibi değil, belki hayal belki de bir düş görüyor olmalıydı küçük kızımız. Ne yani şimdi talihi dönecek, güneş o'nada doğacak, küçücük bir nefes dahi almasına fırsat vermeyen talihi ona bir sürpriz mi yapacaktı dersiniz? Suyun üzerinde sürüklenmekte olan bir dal parçası gibi aynı yöne doğru akan hayat nehri Gül'e bir yaşam alanı açacak, bir dönence sunacak, kendisini etrafında dönebileceği bir çekim alanımı oluşturacaktı şimdi?


Bir iki gün geriye gidelim ve o günlerde yaşanan olayları bir de bizden dinleyin, Ayşe Haminnesinin vefatında oturduğu sedirin üzerinde Gül ile oturmuş manasız başlayan sohbetin ardından aynı liseyi kazanmış kendisinden bir iki yaş büyük komşuları Murat hakkında konuşmaya başlamıştı. Konu nereden ve nasıl Murat'a gelmişti bilemiyoruz ancak Ayşe arkadaşına içinde sürekli Murat isminin geçtiği şeyler anlatıyordu. Gül en son Haminnenin yaşadığı hadiseyi yaşıyor bedeni orada olmasına rağmen kendisi dedesiyle birlikte yaşadığı yıllara kadar gitmiş en tatlı zamanları anımsıyor sanki o günlerdeymiş gibi içi mutlulukla doluyordu. Kendisini dinlemediğini fark ettiğinde Ayşe arkadaşına döndü ve


sen beni dinliyor musun?


ses yok, kimse yoktu o esnada yanında, oysa hemen yanında oturuyordu Gül, kendisi oturuyordu ancak ruhu biraz geriye gitmiş, daha güzel anlarda kalmıştı anlaşılan.


sana diyorum heeey


ne!


burdamısın?


ha evet dalmışım


dinlemeyeceksen anlattırma bana


ne, ne anlatıyordun?


aaaa ayıp ama Gül, hiç mi dinlemedin beni sen?


düşündü, hatırladığı bir şeyleri söyleyip muhcubiyetini azaltmak istiyordu birazcık, bir şey bulamadı bir isimden başka


Murat, murattan bahsediyordun


hah tamam Murat ya murattan bahsediyordum evet, sürekli seni soruyor bana, ne yapıyor, ne yiyor, ne içiyor, neden susuyor, neden hep başı önde.


eee kim beni mi soruyor?


evet sürükli senden bahsediyor cuma günü okul çıkışı buraya kadar münübüste hep senden bahsediyor okulda görürse yine sen, her nerede olursa senden bahsetmemi istiyor benden.


nedenki?


neden mi? neden olabilir benim aklıma bir şey geliyor sadece.


ne?


seni seviyordur herhalde, yoksa neden sürekli senden bahsetsin ki? seviyor bence. söylemedi ama ben anladım seni sevdiğini.


ses yoktu, ruhu burda olmayan Gül, derin bir sessizliğe bürünmüştü. Birinin kendisini sevebileceği hiç mi hiç aklına gelmemişti şimdiye kadar. Sevgiyi dedesiyle birlikte mezara gömmüştü Gül, yeniden onu oradan çıkarıp parlatıp kullanmak kendi başına yapabileceği bir şey değildi.


yarın yine soracak seni ama bu defa ona, sana ondan bahsettiğimi söyleyeceğim


yine ses yok...


duydunmu beni, sana ondan bahsettiğimi anlatacağım belki bu defa başka bir şey daha söyler kim bilir. belki seni sevdiğini söyler bana


beni kim sever ki?


aa ben seviyorum ya Elif seviyor, Sümeyye seviyor, seni herkes seviyor sen dene böyle şeyler söylüyorsun annem bile seni benim kadar sevdiğini söyledi geçenlerde


yok siz seversiniz tabi o değil. başka biri beni sevmez neden sevsin


Yatağına uzandı gözlerini tavana dikti, alçak ahşap tavan ağaçlarına, bir başkasının kendisini sevebilme ihtimalini düşündü, bu içini ısıtmıştı Gül'ün, sevilecek biri çıkar mıydı karşısına acaba, yabancı olduğu bir şeydi daha sevmek sevilmek, ama kendini iyi hissetti. Uyudu yavrum yorgun bedeni daha fazla dayanamdı tüm günün ağırlığına. Sabah namazıyla birlikte kalkar, annesiyle birlikte kahvaltının hazırlanmasına yardımcı olur, ineklerin sağılmasıyla başlayan koşuşturma



                                                                                                         29.05.2019    

                                                                                                         31.05.2019    


gün içinde neredeyse nefes alamayacak bir şekilde devam eder, ufacık bedeninin iki katı işlerin altına girerdi, sadece kendisimi? hayır bu coğrafyanın çocukları aşağı yukarı aynı hayatı yaşar, aynı kaderi paylaşırlardı. Tabi bazı şanslı aileler yok değildi ki bunlardan biride en yakın arkadaşı Ayşe ve Elif'di, Sümeyye yine kendine göre bazı işlere koşar yorulur arkadaşlarına bahsederdi. Evin işi tamamen Gülün üzerindeydi babası ablalarını evde bırakmıyor tarlada fındıkta, nerede ürün varsa iş varsa oraya götürüyor, evde evin işlerinden kendisini sorumlu tutuyor, eğer eksik birşey olursa da bunu kendisine ödetiyordu. Küçüklüğü, yada becerememesi mazeret kabul edilmiyor gözünün yaşına bakılmıyordu. Annesi kendisine arka çıkacağına daha da üzerine gidiyor " ben sana böylemi öğrettim " diyerek hesap soruyordu. Sabahtan akşama kadar iki ayağı bir papuca giren gül birde akşam memnun olunacakmı, kendisine hesap sorulacakmı diye düşünmek zorunda kalıyor, bir yanlışlık, bir eksiklik olmaması için elinden geleni ardına koymuyordu. Yine mutfakta o günün yemeklerini yapıyor, tarlaya öğlen yemeğini kendisi götürmek zorunda olacağı için bir yandan çorbayı karıştırıyor diğer yandan ise azığı hazırlamakla meşgul olurken yine aklına dedesi gelmişdi. Şimdi olsaydı onun huzur veren sesini duyabilseydi kendisine iltifat edebilseydi diye iç geçirdi. Tam o esnada Ayşenin bahsettiği çocuk geldi aklına, neydi adı Murat, evet Murat dı ismi. Komşularının çocuğu idi tanırdı köyden ve ilk okuldan, evleri hemen kendi evlerinden bir kaç ev daha yukardaydı. Çok aksi bir dedesi vardı oradan daha iyi bilirdi, babası sert mizaçlı çatık kaşlı bir adamdı, aile de kız da yoktu hep erkek vardı o yüzden de evleriyle irtibat kurulmamıştı. Acaba nasıl bir çocuktu merak etmişti, kendisini görmüştü ama uzun boylu oturup konuşmak pek nasip olmamıştı çünkü kendisinden bir iki yaş büyüktü ve kız kardeşi de yoktu, 7 erkek kardeşi vardı yanlış bilmiyorsa.


Akşam oldu yemekler yendi sofralar kaldırıldı yıkandı her iş tas tamam yerine getirilmişti, bu gece ne annesinden nede babasından azar işitmemiş olması tek başına yeterli nedendi kalbinin ağrımaması için. Yataklarını açtı tek tek tüm aile fertlerinin, kendisinden kimse bir şey beklemezdi artık kimseninde umrunda değildi ya neyse. Dış kapıyı açtı hemen sağ duvarın dibinde duvara dayanmış kütükler üzerinde duran bir sıralı oturak vardı, oturdu karşıyı seyrediyordu. Önce ablasını düşündü evlenip gitmişti karşı komşuları Nezaket ablalara artık onların evinde onların işini yapıyordu, Ayşe onu çok seviyordu orada daha düzgün bir hayatı varmış gibi geldi sanki daha rahattı buradaki yaşamından. Ayşe de yoktu ve cumaya kadar gelmeyecekti, bir içini döktüğü onlar vardı köylerinde onlarda yatılı yurtta hep birlikte kalıyorlardı, sıkıldı canı tekrar içini bir hüzün basmıştı, Ablalarının ışıklarıda sönmüştü karşı taraftan gidip yatmak ve bir günün daha bitmesi için geceyi bitirmek istedi Gül. Yarın yeniden kısır bir döngünün içinde bulacaktı kendisini ve boyundan büyük işlerin altına sürülecekti narin bedeni. Sabah nereye gittiklerini söyleyen babası aslında öğlen yemeklerinin yerini bildirmek için bu bilgiyi veriyordu yoksa kızına kendilerini merak etmemesi için kendini güvende hissetmesi için değildi bu bilgi. Öğlen olmuştu ve bir telaşla yemeği hazırladı ve azığın içine doldurdu iki kulpunu eşit şekilde doldurduğu teraziyi andıran bu aparat sayesinde boynunun üzerine yerleştirdiği sopanın her iki ucuna asılı bohça azık içindeki yemekleri bu şekilde daha az çaba ile tarlaya, bahçeye kadar götürebiliyorlardı. Hızlı hızlı aşağı doğru ilerliyor bir telaşla başını önüne eğmiş, boynundaki sopanın her iki ucundaki azığı dökmeden bahçelerine doğru gidiyordu kızımız, birden yol kenarında dizili kavak ağaçlarının dibinde yola cephe birinin oturduğunu gördü bir kaç metre kala. Köyden birileri olmalıydı başını kaldırıp bakmadı bile yoluna devam etti. Tam yanından geçiyordu ki


Gül


diye seslendi solundaki oturan, gayri ihtiyari durdu gül, başını çevirdi ve baktı, oydu o. Kıpkırmızı oldu yanakları, ateş bastı birden, yüzünü döndürdü yeniden yola ve kaldığı yerden yoluna devam etti hiç olmamış gibi az önce yaşananlar. Ardından seslendi yine o ses


Gül bekle gitme birşey diyeyim


durmadı gül, arkasından seslenen bu çocuğa, hızlı hızlı yürümeye her iki yanındaki azıkların düşmemesi içinde aşırı çaba harcamaya başladı, kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki kalbinin sesi çocuğun yanından duyuluyormudur diye meraketmişti. Çocuk ardından baktı gülün telaşlı telaşlı gidişini uzun uzun seyretti bir müdded ve yeniden oturdu kalktığı kavak ağacının gölgesine. Gül yaşadığı heyecanı bastırmaya çalışıyor, sakinleşmeye ailesine belli etmeden bu hadiseyi atlatmaya çaba harcıyordu, arkasından gelip gelmediğini merak etti ancak ayak sesi yada bir ses yoktu arkasında yavaşladı ve hafifçe arkasına döndü baktı, kimsenin olmadığını görünce rahatladı biraz da olsa. Ailesinin yanına varmıştı gül, onların yemesini beklemiyordu getirdiği azığı gölge bir yere düzgün bir biçimde bırakıyor kendisine bir şey emredilmeyecek ise yeniden evin yolunu tutuyordu her zaman. Ama bu kez geriye dönmek ona farklı şeyler yaşatabilirdi onu biliyordu. Biraz oyalanmak istedi belki bu oyalanma sayesinde o çocuğunda bekleyip bekleyip gidebileceğini düşünmüş olmalıydı. Getirdiklerini bıraktı ağır ağır biraz oyalanmıştı
ama dikkat çekmemek için  küçük ablasının yanına doğru yavaş yavaş haraketlendi belki yardım edeceği bir şeyler olabilir vakit geçirebilirdi diye düşündü geldiği yönün ilerisinde bulunan ablasına doğru bir kaç adım attıki, annesinin dikkatini çekti hemen. Annesi oyalanma buralarda git evdeki işleri bitir demişti ve bu ikaz öyle nazik yada hatırlatıcı bir üslupla değil içinde tehdid içeren kaba bir ses tonuyla yapılmış uyarıydı. Döndü tekrar geldiği yöne doğru hiç konuşmadan, geldiği gibi yola düştü yavrum. İlerde kendisini neyin beklediğini bilmiyordu ancak tahmin etmesi güç de değildi ne yazık ki. Kalbinin atışı yine dışarıdan duyulmaya başlamıştı yaklaştıkça olay mahalline doğru. Orda olup olmadığını kontrol etti, artık önüne değil ağaçların altına doğru bakıyordu yol kenarındaki, her an onu orada görme korkusu sarmıştı yüreğini. Sevinmeliydi belkide ama bacaklarının titrediğini kalbinin yerinden çıkacak kadar büyük bir gürültüyle çarptığını hissediyor sevgiye fırsat bırakıyordu bedeni. Ya yine laf atarsa ne yapacaktı? Ya konuşmaya çalışırsa bunları düşündükçe daha çok heyecanlanıyor korkusu bir kat daha artıyordu. Çocukluğunu biraz daha erken yaşlarını hatırladı, o zamanlarda bu şekilde köpeklerden korkardı yolda gidip gelirken, köyün kendi köpekleri olmasına rağmen onlarla karşılaşmak, onların havlamalarına maruz kalmak o zamanki çocuk dünyasında aynı bu günkü hissettiklerine çok benziyordu, hatta aynı diyebilirdi. Yaklaşmıştı sanki, ileriye doğru baktı evet orada oturmuş onun gelmesini bekliyordu. ne yapacağını düşünemiyordu dahi heyecanından, dursa ne olur diye düşünmeye çalıştı çözüm gibi durmuyordu zihninde, devam ette ufak adımlarla, o da gülün geldiğini görmüştü artık çok geç. Yürüdü yürüdü bir kaç adım kalıncaya kadar, o da kalktı ve yolun ortasına yakın bir yere kadar gelip durdu, kendisine doğru dönmüştü yüzünü. Karşısındaki çocuğa baktı, onu ilk kez dikkatli süzüyor görüyordu sanki, bir adım daha attı belki iki,


konuşmak istiyorum seninle


ne konuşacaksın


önemli benim için önemli şeyler


işim var babamlar tarlada


olsun iki dakikanı almaz, yürüyelim hatta geç kalmazsın


cevap vermedi yürümeye başladı, kendisinden ilerideki çocuğun yanından geçerken, o da yola Gülün yanında devam etti. Yan yana yürüyorlar, konuşma cesareti toplayana kadar sessizliğe heyecanları eşlik ediyordu. Yürüdüler, sadece yürüyorlar düşünmüyorlar dahi heyecanın kuşattığı bedenlerinde, Gül elini ayağını nasıl atacağını unutmuş, kollarını sallamadan yürüyor, yanında yürümeye çalışan Murat sanki daha önce yürümeyi bilmiyor ayağını nasıl kaldırıp nasıl indirdiğini yeni keşfediyor gibi yürüyordu. Etrafta huzurdan eser yok, her ikisininde heyecandan ve telaştan kalbi sıkışıyor boncuk boncuk terliyorlar daha önce ömürleri boyunca yürüdükleri bu yol dahi kendilerine yabancı geliyordu. Murat ne konuşacağı hakkında öylesine fazla düşünmüş kendisini öylesine hazırlamıştı ki şuan yaşadığı duyguları ve boşluğu hiç mi hiç aklına getirmemişti daha önce. Bu kadar zor olacağını nasıl tahmin edebilirdi ki ilk kez aşık oluyor, gönlünü kaptırdığı kişiyle ilk kez yan yana yürüyordu. Değil konuşmak aklına hiçlikten başka boşluktan başka hiç bir şey gelmiyordu, oysa harfi harfine kelimesi kelimesine ne konuşacağını planlayan kendisi değilmiydi ki. ikiside önlerinde akan tozlu yola dikmiş gözlerini kafalarını dahi kaldırmıyorlardı, bu şekilde köyün alt başına kadar yürüdüler, birazdan Ayşelerin evlerinden önce köyün ilk evi konumundaki Veli amcalarının evine yaklaşacak olmanın sıkıntısını hissetmiyorlardı dahi heyecanlarından. Yaklaştılar köye artık iyice, Murat içinden bir şey geçirmeye başladı, telaşla karışık, hemen bir şey söyleyemezse bu ilk yürüyüş bir trajediyle son bulabilirdi, korktu, soluk alıp vermesi daha da hızlandı birden, iyice telaşlandı, telaşı her geçen saniye daha da arttı, başı dönmeye başladı etrafındaki her şey dönüyordu sanki o böyle hissediyordu,


seni seviyorum ben



                                                                         31,05,2019           saat 03:47

                                                                         01.06.2019           saat 02:10

öyle kısık bir ses tonuyla çıktı ki ağzından bu cümle neredeyse duyamayacaktı yanında duran kızım, çocuğun önünden geçti ve sol taraftan çitlerin yanından yukarı doğru çıkmaya başladı Serender on metre ilerde onu bekliyordu kucak açmak için bakmadı. Murat durdu gidemedi, ayaklarında o güç kuvvet yoktu, Gül biraz daha yürüdü ve serenderin üst yanından geçerek Ayşelerin eve doğru yürümeye devam etti, ellerinin ayaklarının titrediğini görüyor durdurabilmek için hiç mi hiç bir şey yapamıyordu, yürüdü yürümeye çalıştı yani. Ayşelerin evine geldi döndü merdivenleri çıkacağı vakit yola doğru baktı çocuk orada kalmış bir adım dahi atamamıştı önünden geçtiği noktadan. Vazgeçti yukarı çıkmaktan merdivenleri, yeniden devam etti evlerinin bulunduğu yöne doğru, nasıl olsa gelmiyordu bir daha ablasının yanına gidip onuda telaşlandırmak istemedi çünkü eli ayağı titriyordu ve kendisini sakinleştireceği yanlızlığa çekilmeye ihtiyacı olduğunu hissetti. Evlerinin kapısına geldi içeri girmeden önce dönüp yola doğru tekrar baktı evlerinin kapısından yol aşağıda kaldığı için görünüyordu, baktı orada öylece dikilmiş kendisini taki evin önüne kadar gözleriyle takip etmişti. Seni seviyorum, seni seviyorum ben. Kulağında bu ses hiç eksilmiyordu duyduğu andan bu yana, kendisi bir şey hissetmiyordu aslında, sevgi yada aşk böylesi duygular kalbinde yeşermemiş, içini kaplamamıştı bilindiği gibi. yaşı daha küçüktü evet, kendisinden iki yaş büyük çocuk belki aşka sevgiye daha yakın durabilirdi ama o daha çocuk denecek yaşta değilmiydi, daha 15 inde hayatında sevgiyi aşkı keşfetmemiş, harakete geçirmemişti. Birinin kendisini seviyor olması dedesinin onu sevmesinden farklı olmalıydı, bir yabancı kendisini neden sever, kendisine neden sevgi beslerdi onu düşündü dış kapıyı kapatıp hemen karşısındaki yukarı çıkan ahşap merdivenlere oturduktan sonra. Bir an dahi aklından çıkmıyordu ayaklarını yerden kesen o sihirli sözler, istemesede, beklemesede, hazır olmasada ne değişir neyi değiştirebilirdi bu yaşadığından sonra. Reddetmeyi düşündü istemediğini söylemeyi, sonra neyi reddedeceğini aradı zihninde, ona ait ne vardı ki neyi reddedeyim? bulamadı. kendisine ait bir tat aradı içinde dışından dahi bulaşmış olsa kabul edecekti, bulduğu şey yanlızca seviliyor olmasi idi o da kendisinden değil karşısındakinden kaynaklanıyordu. Ne yani beni sevemessin, ben sevilmeye layık değilim diye mi çıkışacaktı birine, olmadı. Murat kızgın güneşin altında umut beslediği karşılığı bulamamıştı ancak söylemek istediğini bir cümle ilede olsa söyleyi vermişti, bu kendisini tatmin edermiydi diye düşündü neden olmasın. Derin bir nefes aldı içine, bir adım attı ve arkası geldi elbette, yürümeye başlıdı yolun en uzun mesafesinden Gülün evinin önünden geçerek taaki belki köyün yarısını dolanıp ardından kendi evlerine varacaktı. Düşündü yürürken neden cevap vermemiş tepki ile yanından ayrılmış olabilir diye, bulamadı bulabileceğini de sanmıyordu, bu ilk denemesiydi daha hemen karamsarlığa kapılmamalıyım belki yeniden denemeliyim diye düşünüp umudunu gelecekte yeniden karşılaşacağı zamana bağladı. Yatağa yattığında artık içinde bir parça dışsal sevgi ile yatmıştı, kendisine ait olmasada onun kalbinde bir şey yaratmıştı, oradaydı ve hissedebiliyor, algılayabiliyordu. Ne olduğunu düşündü neydi ki bu hissettiğ kalbindeki pıtırdı?


Sıradan bir güne daha erkenden uyandı, yine annesinden ve babasından hatta abilerinden dahi işittiği azarlar devam ediyor ancak bu defa onu incitmiyordu, alışmış olması mı neden yoksa içindeki iki haftanın bahşettiği iç kıpıtrımıydı nedeni. Daha farklı hisler içirisindeydi küçük kızımız, etrafında hiç bir şey istediği gibi gitmiyor olmasına rağmen onun bu etrafına olan duyarsızlığı içinde yeşerttiği yeni filiz olmasın. Hafta sonu Ayşe ve Elif gelmiş ne olduğunu sormuş ama hiç bir cevap alamamışlardı, saklamıştı Gül, en yakın arkadaşlarından yaşadığı hadiseyi. Emin olmak istiyordu hissettiklerinden, hemen kendisini kaptırmak istemiyordu duygu seline kendisini. Ne kadar saklarsa saklasın arkadaşları ortaya çıkan yeni durumdan bi haber değiller, bir şeylerin kokusunu alabiliyorlardı. Fark etmiyor değildi ne zaman dışarı çıksa onu evlerinin önünde, yolda, evlerinin yukarı tarafında evin kapısından çıkacak kişi beklediğini görüyor, kendisi de bu yeni duruma alışmaya başlıyordu. Yine dışarı çıktı çamaşır asmak için bahçeye, yine evlerinin yukarısına oturmuş gözünü dikmiş evin kapısına beklerken buldu onu, bozmadı hiç kendisini içindeki heyecanı bastırdı, çamaşırları astı içeri girdi hemen. Girdi ancak yine yemek tarlaya gidecek, ve yine o kendisini bekliyor yolunu gözlüyor olacaktı, bu iyi birşeymi yoksa olanlardan rahatsızlık mu duyduğunu artık ayırt edebiliyordu. Çıktı ağır ağır yürüdü, ortalıkta görünmüyordu, nerede olabileceğini düşündü bulamadı, her an bir yerlerden çıkacak ve kendisini heyecanlandıracak olmasını hayal ederken tarlada çalışan ailesinin yanlarına kadar ulaşmıştı, neden beklememişti ki oysa her gün yolun bir yerlerinde onu bekler uzaktan kendisini izlerdi mutlaka. Geri döndü içide sıkıntı vardı bu sıkıntı onu görmemesi olamazdı elbet. Ve içindeki kendisini sıkıştıran şey ortaya çıktı, tam karşısında yolun kenarında ayakta durmuş kendisinin ona doğru yaklaşmasın bekleyen avcı edasıyla avının kendisine doğru gelmesini belliyordu sanki, başka yolmu var, mecbur yol almak zorunda ona doğru isteyerek yada istemeyerte olsa yürümek zorunda kalıyordu. Yaklaştı yaklaştı ve yanına kadar geldi, o da bir iki adım attı ve durdu, Gül de durdu. Hayat da durdu, Bulutlarda durdu, Güneşte,


Beni sana vermezler!


Dondu kaldı Murat, aklının ucundan geçmezdi böyle bir şey, kim neden, niçin, yani olacak şeymi bu, daha kendi duygu ve düşüncelerini paylaşmadan, ne hissettiğini söylemeden önce bu söz söylenir, beklenir birşey olabilirmiydi. Ne denir, nasıl söze başlanır, ne düşünülürki şimdi, birbirlerine baka kaldırlar,


neden, niyeki?


bilmem, vermezler işte içime doğru...


ya sen? sen severmisin beni?


sevsem ne olur sevmesem ne olur!


severmisin?


cevap vermedi Gül, severim de demedi, sevmem de. bu defa koşmadı, yürüdü geçti yeniden yola koyuldu, gelmedi ardından Murat yürümedi, başını öne indirdi, neden böyle birşey söyledi bu karamsarlıkda neyin nesi diye düşünüyordu sanki. O yıl Gülün kendisinden bir büyük olan ablası da evlendi, babası ve annesi mutsuz bir evlilik geçirecek olan ablalarını Muratın Abisine vermişlerdi üstelik. Ne ablası nede Muratın abisi bu evlilik hakkında hiç bir düşünceye sahip değillerdi, nereden çıkmış kim düşünmüş ise düşünmüş ve Mümkün olduğu kadar çabuk, mümkün olduğu kadar sıradan bir köy düğünü ile bu evlilik gerçekleşmiş, o esnada da Gül ile Murat birbirlerini yeterince görmüş, uzun uzun bakışmış, hayaller kurmuşlar, ama hiç konuşma fırsatı bulamamışlardı, tabi buna en çok da ailelerin bir birlerinden hiç hazzetmiyor olmaları neden olmuştu. Murat sevmişti sevgisi her geçen gün artıyor, içindeki sevgi büyüdükçe Gül bundan daha çok umutsuzluğa kapılıyor birde bu duyguya karşı koymaya çaba harcıyordu. Alışmıştı artak Muratı görmeye, kalbindeki ona ait duygular yer etmeye başlamıştı, içini ısıtmaya başlamıştı ama kendisine dahi söyleyemiyor, kaçıyor, örtüyor gizliyordu. Geçen gün Muratın söylediği söz aklına geldi, " sen evet de ben her şeyi hallederim " ne kadar da basit, ne kadarda kolay diye düşündü, imkansızlığa inanan bir kız çocuğu için akla sığmayan bir hayalden ibaretti. Bir soracak olsa neler hissettiğini ki Elif de Ayşede her defasında konuyu dolaştırıp mutlaka Murata getiriyorlar, onun hakkında ağzından çıkacak bir söze ihtiyaç duyuyorlar ancak Gül ser veriyor sır vermiyordu en yakın arkadaşlarına.


Neden söylemiyorsun onu sevdiğini Gül?


sevsem ne olacak?


sürekli aynı şeyi söylüyordu sevsem ne olacak, sevmesem ne olacak. herkes bundan başka bir söz duymaz olmuştu küçük kızdan. Nedenini bilmediği bir karamsarlık kaplıydı yüreğinde, belki seviyordu ancak sevdiğini kendisine dahi söylemekten korkuyordu, hiç kimselere söyleyemeyeceği bir ümit besliyordu çocuğa karşı. Murat içindekini ortaya çıkarmaya başlamış, arkadaşlarına ve bir iki güvendiği kişiye Gülü sevdiğini haber vermiş olacak ki kendisine gelen haberler artık saklanamayacak kadar artmıştı. Annesinin yada babasının kulağına gidecek olsa başana ne geleceğini bilen Gül, olaydan endişe duymaya da başlamış, etrafındaki bu dedikodulara sanki hebersizmiş gibi tepki veriyor, böyle bir şeyin olmadğığından, nereden çıkarıldığını da bilmediğini söylüyordu bu dedikoduyu.


Ve olan olmuş, Annesinin kulağına gitmiş olacak ki sabah annesinin tekmesiyle uyanmış, neden bu tekmelere maruz kaldığını merak etmiş ancak bir iki sözcükten sonra olayın beklediği hadisenin patlak vermesinden başka bir şey olmadığını anlamıştı. Babası yada başkası duymasın diye acısını dahi belli edemiyor, değil itiraz etmek ağzını dahi açmıyordu. yediği dayak henüz olayın görünülen yüzünden ibaret olduğunu biliyor bunun burada kalmayacağına adı gibi emindi. O gün annesi tarlaya gitmemiş evde kalmış babalarının gitmesinden sonra kendisine gelerek konuşmasını yoksa işin sonunun daha da farklı olacağını söylemişti. Ne kadar itiraz etse ne kadar red etse de annesini ikna etmesi imkansızdı. Çocuğun kendisine bir şey demediğini kendisinin de ona karşı bir şey hissetmediğini anlatmaya çalışsa da kendisine değil etraftan duyduklarına inanmak istiyorlardı ve duyduklarının da ne olduğu hakkında bir bilgisi yoktu. Sadece dayak yerken duyabildiği Görüştün mü, konuştun mu, ne konuştun, neden konuştun, o kim. Bütün hadise bu cümleler etrafında dönüyor, hepsine verdiği cevaplar aşağı yukarı aynı oluyordu, yok, hayır, bilmiyorum. Tüm hıncını kızından çıkarmaya kararlı olan annesi, on beş yaşını bitirmeye bir kaç ayı kalmış kızını inanılmaz bir hıç ve nefretle dövüyordu ki, içimizdeki şefkat ve merhamet duygularını zedelemeye kast etmiş gibiydi anlaşılan. Yavrum sadece ağlaya biliyor, yüzü gözü kan içinde kalmış, saçları öylesine dağılmıştı ki annesinin avuçları arasında kalan kısmını tarama ihtiyacı duymayacaktı artık. Maruz kaldığı hadise değil kendisinden kaynaklanması, kendisi de maruz bırakılmamışmıydı? Korkmuştu ve korktuğu er yada geç başına gelmişti, ne konuşmuş, ne eğlenmiş nede olaya konu olabilecek bir kelime etmemişti kimseciklere, etmemişti de ne oldu ki yine sopayı yiyen kendisi olmuştu sonuçta. Dişi olmak tek başına yeterli sebep sayılabilirdi öyle ya, cinsiyetini kendisi seçmemişti ancak cinsiyete bağlı algının mağduru olmuştu yavrum. Onu dövmekten bıktığından değil yorulduğu için bıraktı annesi, en son dedesinin vefatında böylesi ağrıyı ve acıyı çekmişti, üç yıl sonra yeniden aynı noktaya geri dönmüştü ve şimdi yeniden dedesinin yokluğuna da niyet etti ağlarken.


Son baharın sonları yaklaşmış, annesi artık tarlaya gitmez olmuş, evlerinin hemen yanındaki bahçede yada evde, ahırda vaktini geçiriyor, kızını da evden pek çıkarmadan sorarsanız başı boş bırakmıyor diye cevap verebilirdi. Güneşli günler geride kalmış karanlık bulutlar köyün beldenin üzerinden hiç eksik olmuyordu, fırtınalar karadenizi dövüyor, yağmur boran eksik olmuyordu. Gök yüzü ağlıyor yavrum ağlıyor, kendisini ziyarete gelen arkadaşları içinde bulunduğu durun karşısında iç geçiriyor gözleri doluyor, onlarda hadiseler karşısında ağlamaya ramak kala belki güzel günlere inat hayallerle arkadaşına ümit aşılamaya çalışıyorlardı. Karadeniz köpürmeye niyet etmişti kimi dinler, kim söz geçirebilir hırçın dalgalarına, ard arda düşüyor hayal kırıkları, ard arda kara boran, ard arda kara haber. Hemde ne haber, kara haber sözünü aydınlıkta bırakacak bir haber duyuldu Gülün hanesinden tüm sokaklara, tüm köye, her köylüye. Can dayanmaz, Yürek dayanmaz, Gönül dayanmaz, Gül dayanmaz karanlığa, karalar bağlamaya. Çok kötülük görmüş yürekler bu kötülük karşısında ay ışığında kalmış, dert sahipleri derdini unutmuş duydukları karşısında. Ateş düştüğü yeri yakar, Gülün kalbine, bahtına bu kara haber düşmüş, değme güreşçileri yerinden yurdundan edecek haber Gülümüzün omuzlarına çökmüş, altında kalmıştı duydukları karşısında. Eyvah, eyvah ki ne eyvah.



                                                                                      01,06,2019   saat 04:27

                                                                                      03.06.2019   saat 03:45


O gün bu gün hiç kimseyle konuşmuyor, işe gece bakmıyor bütün vaktini ya uyuyarak yada ağlayarak geçiriyordu, yemek hazırlamaya yardım etmiyor, yemek yemek için ailesinin yanına çıkmıyor, belki kuru ekmek yemek istediğinde mutfağa giriyor bir kaç lokma ağzına atıyor çıkıyordu. Babasının sesini duyabiliyor, kendisine olmadık hakaretlerde bulunması acısına acı katmaktan başka bir işe yaramıyor olsa olsa kederini daha derinleştiyordu. Annesi arada kapıyı açıp bakıyor bir köşede dizlerinin üzerine kapaklanmış hıçkıra hıçkıra ağladığını görüyor yeniden kapıyı kapatıp gidiyordu. Birkaç gün geçtikten sonra bir sabah annesi elinde siyah bir valizle içeri girdi ve valizi ayaklarının önüne attı,


bunun içine birkaç giyeceğini yerleştir


başını kaldırdı, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, içindeki korku bir anda yüzüne vurmuştu kızımın.


ne? neden?


istanbula götürecekmiş baban, çabuk ol kızdırma adamı yine


nereye gönderiyor beni?


konuşma ne diyorsam onu yap


kapıyı kapattı yeniden, eyvah ki ne eyvah, neler olduğunu bir kızımız bilmiyordu tüm köylülün haberi vardı ancak kimseyle konuşamadığı için haberdar olamamıştı Gül. Ayşe gelmek istemiş bir kaç kez denemiş ama annesi içeriye almamış, bir defasında Gülün ablası ile birlikte gelmiş Gülü görmek istemişlerdi ancak yinede içeri girememşilerdi. Ablası yalvarmış yakarmış ağlamış sonuç vermemişti tüm ağlayıp yırtınmaları. Gül o olayı kendisinin tecrid edilmesine bağlamıştı o vakitler ama belkide Ablasıda Ayşe de duymuş çözüm yolu aramış olabilirlermiydi. Gitmek mi? şimdiye dek Trabzona dahi yanlızca iki kez inmiş köyün dışında herhangibir yere çıkmamıştı yavrucak, İstanbul o televizyonlarda gördüğü koca şehir. İstemiyorum demesi mümkünmüydü, gitmeyeceğim dese ne değişecekti, kim onu dinleyecek, sözüne itibar edercek, muatap kabul edecekti ki?

kime derdini anlatabilirdi, kim derdine derman olabilirdi bilmiyordu, ne derlerse yapacağını söylese birşey değişirmiydi acaba, zaten ne diyorlarsa onu yapmıyormuyduki. Kimin sözünden çıktığı görülmüştü şimdiye kadar. Ayağa kalktı, göz yaşlarını kollarıyla sildi, dinmiyordu göz yaşları, kurumamaştı nedendir, bir iki adım attı ve kapıya yaklaştı, açtı bir adım dışarı attı adımını annesiyle karşılaştı, annesi de onun yanına geliyor ne yaptığını kontrol etmek istiyordu.

nereye?


anne demek içinden gelmiyordu bir türlü, nasıl söze başlayacağını bilemedi. yalvarıp yapardı dizlerinin dibine çöktü, ayaklarını öptü


göndermeyin beni, yalvarırım ne olursunuz göndermeyin, ne dedinizse onu yaparım, yapıyorum yine yaparım ne olursunuz göndermeyin, kimseyi görmem dışarı dahi çıkmam, ne olur göndermeyin


baban bekliyor, çabuk ol ya sen hazırla ya ben bir iki eşya koyar yollarım seni


yalvarıp yakarmasına babası çıktı geldi yukarı, sesleri duymuş gelmişti


nerde o!


merdivenleri daha bitirmeden kızını sorması iyiye işaretmiydi acaba? bir hışımla yukarı tırmandı merdivenleri, annesinin ayaklarının altında secdeye durmuş kızını gördü babası.


sen hala konuşuyormusun? sen hala laf mı yetiştiriyorsun?


demesiyle kendi öz kızını tekmelemesi bir oldu, annesinin ayaklarının dibindeki yavrusunu. Öylesine acımasızca vuruyor küfrediyor, bağırıyordu ki alt kattan abisi koşarak babasına yetişti arkasından sarıldı, kollarından tutup çekti o da yalvardı yakardı yapmasın diye. Ağzından çıkanları duymuyordu alçaldıkça alçaldı küçüldükçe küçüldü küçük kızının gözünde. Bazan kurtuluş olarak gördüğümüz yol ayrımları bizi daha da çıkmaza sürükler ya, nereden bilebilirdi küçüğüm bu hakikati, nereden?



İlk kez bindiği otobüsten hiç kalkmadan tam on dört saat yolculuk yaptıktan sonra hiç görmediği kadar kalabalıklar içinden geçip sarı renkte bir taksiye bindi babasıyla birlikte, babası diyoruz çünkü küçük kızı yerde tekmelerken ben senin baban değilim artık, bir daha bana baba demeyeceksin diye bağırıyor olması onu babalıktan azat etmezdi de o yüzden. Ne yapmıştı, neydi suçu? kimse onu ne bir namussuzluk nede ahlaksızlıkla suçlayabilirdi oysa. Kim bir ahlaksızlığını görmüş de  söyleyebilirmiydi? Çıkıp yüzüne karşı seni edepsiz seni, sen değilmisin şu suçu işledin diyebilir yada iftira atmadan günahını söyleyebilirmiydi? Bunca hakaret, bunca sayıp sövme, bunca dayak yemişti kim bir suç isnad etmişti hatırlayan, duyan varmı orta yerde? Hayır. Babasının bir büyük kardeşi olan Semih amcası İstanbulda yaşıyordu, gece kondular arasından geçip, sıvasız tek katlı küçücük bir bahçeside olan gece kondunun kapısında yengesiyle karşılaştılar, abisine sarıldı yengesi, belki beş yıldan fazla olmuştu görüşmüyorlardı, işeri davet etti misafirlerini, evden içeri girdiler küçük güle sarılmamıştı kuru bir hoş geldin ile yetindiğine göre haberdar olmuş, çalınan kara leke bir yol bulup buralara kadar ulaşmıştı. İçeri geçtiler yengesi Güle rutubetli bir oda gösterip valizini oraya bırakıp biraz uzanmasını söyleyip kocasının abisi olan adamın yanına geçti, çekyatın üzerinde kısık sesli bir şekilde konuşmaya koyuldular. Saatlerce konuştular ne konuştular ise, Gül hiç çıkmadı bu rutubet kokan odadan. Akşam oldu Amcası da geldi, bu karanlık konuya dahil oldu, kararmış suratıyla, kap kara yarınları planladılar aydınlık güne inat.


Ertesi gün yorgunluğun ve karamsarlığın üzerine çöktüğü ağırlıkla uyanamamış, yengesinin seslenmesiyle kendine gelmişti. Kalktı üzeriyle uzandığı çekyattan kalktı ve kapıyı açtı odadan dışarı çıktı, kimseler yoktu yengesinden başka, iki kişilik hazırlanmaya başlanmış yer sofrasını gördü, yardım etmek için yengesinin yanına mutfak olduğunu tahmin ettiği yere doğru yürüdü,


yüzünü yıka, hadi yıka gel konuşacaklarımız var seninle hele


hayal meyal hatırladığı yengesi kendisiyle ne konuşabilirdi ki, bir kez köyde görmüştü kendisini geçmiş günlerde, Amcasının eşiydi ama köyden çıkmış İstanbul'a yerleştikleri için haklarında bir bilgiye de sahip değildi, tek bildiği babasının ve annesinin kendilerini pek de sevmiyor olmalarıydı aslına bakacak olursanız. Bir tarla meselesi vardı satılan ve o satıştan doğan bir husumetin varlığını biliyordu hafızasında kalan, bunu konuşacak olamazdı ya yengesi kendisiyle? Yıkadı yüzünü ve geçti sofraya kendisinden önce oturan yengesinin karşısına, gülmeyi unutan yüzü bu tanımadığı ve kendisine hoş geldin demeyen kişiye karşı yüzüne tebessüm kondurmaya hiç mi hiç niyeti yoktu, yapmadı da. Önüne eğildi, önce yemekmi yenecekti yoksa azarmı? sıralamayı merak ediyordu kızımız.


yesene hadi başla, ne zamandır bir şey yememişsin, akşamda yemeden uyumuşsun


elini uzattı şehir fırınında pişmiş ekmeği aldı, ucundan kopardı ağzına götürdü ve çiğnemeye başladı ağır ağır.


abim anlattı yaptığın haltları, bacak kadar boyunla, daha kaç yaşındasın sen, utanmadın değilmi?


bacak kadar boyu ile yediği dayaklar aklına geldi, uğradığı hakaretler, hala beli omzu bacaklarının ağrısı geçmemiş, açıp gösterecek olsa bütün vicudu mos mor kesilmişti, daha yaşı kaçtı onun? kimse yaşadıklarını uğradığı haksızlığı sormuyor asıl utanmazlığı konuşmuyordu. Herkesler ondan utanıyor, onun yaptıklarından, o kimden utanacak bir şey yapmıştı ki. kimi utandırmıştı, bir bilse bir anlatsalar.




                                                                                                       03.06,2019    saat 05:21

                                                                                                       15,06,2019    saat 15:08


İnsan neyden utanır? İnsanlık neden utanç duymuştur, bilebilir anlayabilir miydi kızımız? annesi ve babasını akrabalarını, hatta belki kolu komşusunu utandırmış, utancından kendilisine yapmadıkları zulüm kalmamış, öyle uandırmış olmalı ki köyünden yerinden yurdundan çıkarılmış, İstanbulda sevmedikleri akrabalarına dahi muhtaç bırakmıştı ailesini, utanmalıydı evet utanmalı ve utancından ağzına attığı lokmayı yutamamalıydı belki. Ama neydi suçu, neydi bu denli büyük günahı hele hele bu yaşında. Düşünmüş tü elbet köyünde yanlız bırakıldığı odasında yediği dayaklardan sonra, düşünmüştü elbet kendisini bir pislik gibi gören babasının bakışlarında, düşünmüştü elbet yabanı bir hayvan bağlar gibi odasınının kilidi üzerine kilitlendiğinde düşünmüştü.


Kendisini hissettiği, bildiği yıllardan şu oturduğu sofraya değin kendine ait bir dünyası olmamıştı yavrucağın, sürekli itilmiş kakılmış, anne ve babasından bir güler yüz görmemiş, sevgilerine şahid olmamıştı, ne abileri nede ablalarından kayırma görememişti, gerçi ablaları abilirinin de hakkını yememeliydi onlarda bir güler yüz bir gün rahat yüzü görmemişler, kendilerine iyilik adına bir şey dokunmamıştı ya. Belki de görmedikleri bilmedikleri şeyi kime nasıl aktarabilir, sunabilirlerdi öylemi avutuyorlardı acaba kendilerini.


ye hadi ye, sofrayı kaldıracağım ye çabuk


irkildi yeniden çiğnemeye başladı ağzına attığı ilk lokmayı, yemişti ya yiyeceklerini bu sofrada onu doyuracak o kadar az yiyecek vardı ki belki ayakta duracak takati olmuş olsa yemeye ihtiyaç duymayacaktı kızımız. bir kaç lokma daha attı ağzına titreyen elleriyle sofradan aldığı. bu zehir gecen günler burada da devam etti, hiç konuşmadı, kimseye birşey anlatmadı, anlatamadı sadece kendisinden istenenleri yaptı öylece, geçti oturdu sonra bir kenara sessiz sedasız. Amcası geldi gitti bir kaç kez yanına konuşmak için olmadı konuşamadı konuşsa da anlayacak kimse yoktu karşısında, farklı dillere sahip değillerdi ama anlaşabilmek o kadar zordu ki, kimsenin anlamaya da niyeti yoktu belki ondan oluyordu tüm yaşananlar, sustukça susma arzusu da artıyor, konuşmaya ihtiyaçı ortadan tamamı ile kalkıyordu küçüğün. Günler geçti haftalar geçti aylar geçti bir kelime duyulmadı ağzından. Köyünü özledi arkadaşlarını, sürekli aklında arkadaşları vardı ne yapıyorlar nasıl karşılamışlardı yeni durumu kime ne sormuş ne cevaplar almışlardı ki acaba Gülün nerede ve ne yaptığına dair. özleminden düşünüyordu yoksa merak etmesi başkada bir anlam taşımıyordu. Sabah uyandı içinde bir sıkıntı vardı her zamankinden daha acılı, daha sıkıntılı bir duyguya haberci sanki. Gün aynı devam etti pek bi değişiklik yaşamamıştı taki akşam olana kadar. Amcası kapıdan içeri yalnız girmedi bu defa yanında bir adam daha vardı, tesadüfen odasından çıkmış dış kapının açıldığı büyük salon şeklinde oturma düzeninin oluşturulduğu yerden geçerek belki göz yaşlarının ıslattığı yüzünü yıkamak için lavaboya gidecektiki kapıda gördü. O içindeki sabah hissettiği acı ve korku buydu görür görmez acıyı tanıdı hemen, geçti sol taraftan ve banyoya açılan kapıyı açıp girdi. yüzünü yıkarken hiç bir şey düşünmedi küçük kız, ne zaman büyük bir hadiseyle karşılaşsa düşünme melekesini yitirdiğini, düşünemez kaldığını hatırladı. Bu misafirde kendisini aciz bırakacak bir düşüncenin ürünü olabilirmiydi acaba.


16 yaşında daha küçüğüm, tek başına, bunca insan arasında yalnızlığı arkadaş edinmiş yavrum. ne fikri oturmuş, ne hayal alemi kendine zemin bulamamış daha. Ne oturduğu pikeden haberi var ne etrafında dönen dünyanın bilincinde küçüğüm, kendisi çocuk çocukluk edip oyun oynayamadan daha bağlayacak mısınız elini, ayağını, başını. Banyodan çıkmak o kadar zor ki o kapıyı açacak kudreti bulabilmek, çıkmak karşısına hiç tanımadığı insanlığın, bazan akraba, bazan kırk yabancı, bazan ana baba olur alamadığın karşına.


hıyır yapmayın yalvarırım yapmayın yenge, Allahınınızı severseniz yapmayın. Ben böyle biriyle nasıl evlenirim? benden 16 yaş büyük, ben evlenmek istemiyorum hiç kimseyle. yalvarırım beni eve gönderin


konuşma, sana soran oldumu, biz ne diyorsak o olacak, senin konuşmaya hakkın yok...


siz ne isterseniz onu yapacağım bu adamla evlendirmeyin yeter, ne isterseniz o olsun. ben bu yaşıma kadar kimseden bir şey istemedim, şunu da şöyle yapın demedim, kendimi düşünmedim, ama bu adamla evlendirmeyin nolursunuz yalvarıyorum size. Başka birini bulun kimi derseniz onunla evlenirim ama bu adam babam yaşında nerdeyse. yapmayın kıymayın bana Allah aşkına.


baban istiyo bu adamla evlenmeni biz sadece onun istediğini yapıyoruz o kadar


gelsin babam ona söyleyeyim ne isterse onu yaparım, evlenme desin kimseyle evlenmem, evimde otururum. yada şununla evlendesin onunla da evlenirim ama bu yaşımda bu yaşta bir adamla evlendirmeyin beni kurban olurum.


geri dönüş yok, baban verdi seni bu adama adam bu gün yarın seninle imam nikahı yapıp alıp gidecek Almanya'ya.


Almanya!!!


Almanya mı? ne yani babam beni Almanya yamı gönderecek tanımadığım biriyle evlendirip?


bir dünyası olsa başına yıkılırdı duydukları karşısında herhalde, durmadı yengesi devam etti ardından, adam kendisinden önce iki kez daha evlenip ayrılmış nedenini bilmediğimiz bir biçimde ve bir çocuğu varmış şimdi. Kırıldı tüm ümitleri, kolu kanadı düşdü yavrucağın duydukları karşısında, daha on altı yaşında, yanlız başına.Yine bayıldı, olduğu yere yığılı verdi aynı dedesinin vefat haberinden sonra Ayşe'yle sarılıldıklarında olduğu gibi eli ayağı kesildi ve olduğu yere yığılı verdi yavrum. Başında kendisini seven, bekleyen arkadaşları yoktu bu kez, uyansın diye yaratıcıya dua eden kimsede yoktu, itip kakan başına bela açılmasından korkan yengesinin dışında. Gözlerini açmıştı açmasına ancak uyanmak istermiydi, ayılmak istermiydi diye soracak olsanız en son isteyeceği şey bu olurdu yavrucağın.



                                                                                                 08,06,2019    saat 18:55

                                                                                                 09,06,2019    saat 01:40


Yaşadığı travmalar karşısında küçücük bedeni çaresiz kalıyor, çözüm üretemeyince bayılıyordu anlaşılan. Yada başka bizim bilmediğimiz bir şey, tek bilebildiğimiz bu olayın ikinci kez tekrar ediliyor oluşundan başka bir şey değildi.Akşama kadar doğru dürüst kendisine gelemedi, içine düşdüğü çıkmazdan ne düşüncesini kurtarabiliyor nede zihnindeki anlamsızlığa anlam katabiliyordu. her şey o kadar ani o kadar hızla gelişmişti ki elini uzatı verse çocukluğunda oynadığı bahçeye değiverecekmiş gibi yakın, bir o kadar da kıyısında duruyordu mutluluğunun.boğazında düğümlenen şeyin hayat olma ihtimali var mıydı acaba! yutmak istese de yutkunsa mesela geçer gider bir durummuydu yaşam tükürüğü.. Odanın içerisi ona yeterli oksijeni sağlamakta yetersiz kalıyor, pencereyi açacak olsa koca İstanbul bu ihtiyacını karşılayacak oksijen üretebilirmiydi sizce. Nefes alıp veriyor olması bilinçli bir tercihin sonucu değil bilakis bedeninin kendisine zorla yaptırdığı baskının neticesi olarak ortaya çıkıyor oysa yaşama dair ne kalbinde nede aklında bir umut beslemiyordu. Uzun zaman olmuştu düzgün beslenmeyeli öylesine uzunki kendisi dahi hatırlayamadı en son hangi vakit karnını doyurup ta kalkmıştı sofradan, onun etkisiylemi yoksa yaşadıklarının ağırlığımı bilinmez kalkıp pencereyi açacak takati kendisinde bulamadı. Hayatta hiç bir şeye karşı iştiyak duymuyordu bu körpe çağında, onu hayata bağlayacak bir zerre ümit bedenininde yada hayalinde mevcut değildi kızımızın.Uzun süren bu yanlızlığı yine kendisine karşı hiç bir şey hissetmediği yengesi bozdu, kapıyı açtı kapının dışından seslendi ve akşam için sofra hazırlamasına yardım etmesini istedi sert ve kızgın bir ses tonuyla. Kalkmayı denedi oturduğu çek yatın üzerinden, o kadar uzun haraketsiz kalmıştı ki tüm bedeni uyuşmuş olsa gerek kalkamadı. Nasıl hareket ettiğini bedeninin verilen komutlar karşısında nasıl hareket ettiğini unutu vermişti sanki, iç sesinini dinlemiyordu hareket kabiliyetlerini tetikleyen sinir uçları.Oda kapısına gelmeden bağırdı yeniden o çirkin sesiyle


hadi ne bekliyorsun acaba


kim dinleyecek söylese, halini bildirse, durumundan bahsedecek olsa kim? Ağzını dahi açıp durumunu anlatacak hali yoktu. oturduğu yerde kalakalmış, ne kıpırdayabiliyor nede konuşup derdini anlatabiliyordu zavallı kızım. Daha önce kendiliğinden yaptığı bu eylemi şimdi planlı istekli yapamıyor bedenini oturduğu yerden kaldırmayı başaramıyordu inanılır gibi değil. Ayak parmaklarını oynatmayı denedi olmadı, her iki yanına düşmüş kollarının ucundaki ellerini oynatmayı denedi yapamadı. Kendisinin dinlenmediğini düşünen kadın bir hışımla içeri girdi, Gülü öylece oturur buldu hiç kıpırdamıyordu, sesinin çıktığı kadar bağırmaya başladı, bir taraftanda kızın kendisinde olup olmadığını düşünüyor, acaba bir sağlık sorunu mu yaşıyor diye aklından da geçiriyor olmalıydı. Belki bunu anlamak için belki de kızgınlığını, öfkesini bastırmak için Güle bir tokat patlattı kadın. Yüzündeki tokatın etkisiyle dona kalmış gül kendine geldi, bağırıp çağıran yengesine başını kaldırıp baktı, bakışı olup biteni öylesine açık bir dille anlatıyordu ki kadın bir adım geri çekildi ve sesini kesti, ellerini aşağı indirdi ve bir iki saniye öylece onu izledi. Gül ayağa kalktı geri çekilen yengesinden boşalan alanı kullanarak, nasılki eskiden oturduğu yerden kalkabiliyordu yine aynı duyarsız tavırla ayağa kalkıp kapıya yürüdü ve mutfağa geçti. Kendisine getiren tokatı yedikten sonra durumundaki değişikliği fark etmiş olacak ki kadın hiç bir şey sormadı ve yumuşak bir tonla aslında amacının ona vurmak olmadığını anlatma gayreti içindeki yengesine döndü ve ne yediği tokatın ilk tokat nede kendisine edilen hakaretlerin son olmayacağını yüzüne bir bir vurdu yüzünün ifadesiyle birlikte.

 

                                                                                           09,06,2019  saat 02:56

                                                                                           09,06,2019  saat 21:30


Her zamanki saatinde işinden ayrılan amcası bindiği otobüsün saatini dahi değiştirmeden çıkış saatiyle eve giriş saatini nasıl ayarlıyordu bilinmez, içtiği sigara adeti dahi değişmiyor, markasından mıdır sigarasının kokusu kendisinden önce giriyor salona kirli, itici bedeninden. Bütün İstanbulun kirini elleriyle sıyırmış bir şeklide girdiği evinde tüm kirinden ve tozundan kurtulma adına ellerini yıkamayı ömrü boyunca aklından geçirmemiş olan adam, haftada bir gün banyo yapmanın verdiği ter kokusunun birikimi ile sofrayı soruyor, hazırlanmış sofra bezinin altına sıyrılıveriyordu sürekli. Eğer sofra bezi serilmemiş ise sofradan yarım saat dahi önce olsa o sofra bezini serdiriyor bekleyecekse altında beklemeyi tercih ediyordu.Öyle de yaptı huyunu suyunu bildikleri adamın üzerine sofra bezini seriverdi karısı,


konuştunmu?


yok


kim? neyi? kiminle konuşmuştu, soruyu soranda biliyordu cevabını kısadan kestirip atanda anlaşılan. Sofradan kalkmak üzere olan amcası ellerini sofra bezine sildi ve ağzına götürdü bir çırpıda ağzını sofra bezine siliverdi kimseler kınamadan. Kalktı ve Çekyata oturdu bir çırpıda, sigarasını yaktı ceketinin cebinden çıkardıktan sonra, çakmağın çıkardığı sesi duyan kadın henüz bitirmediği tabağından ayrıldı ve büfede duran kül tabağını alıp kocasının yanına bıraktıktan sonra sofraya geri döndü. Kimse konuşmadı yuvarlak sini etrafında, sofrayı kaldırdı yılların alışkanlığına inat iki dişil insan. Kocasından yediği dayaklar sonunda mı  kazanmıştı yoksa sürekli aynı şeyleri yapıyor olmak mıydı acaba bunca işin gücün içinde alışkanlık edindiği. Köyünden ayrıldıktan sonra kocasından yediği dayakları, hakaretleri dizecek olsa İstanbuldan köyüne yol olur. Bazı şeyler yılların değişmesiyle değişmiyordu anlaşılan, işini bitiren gül odasına dönmek için kapıya yapıştı daha açmamıştı ki amcası kesti,


dur gitme hemen, otur şuraya !


bir kuç çırpınışı gibiydi yüreği zaten, her rüzgardan etkilenen bir güvercin ürkekliği içinde elini ayağını çekti odanın kapısından. yürüyüp karşısında durdu amcasının, oturmadı dikildi başı önünde elleri birleşik, uzun saçları kirli ve dağınık halde,


yarın adam gelecek imamla beraber sesini çıkarmayacaksın bak eğer sesini duyarsam senin için asıl kötü günler o zaman başlar haberin olsun ha.


babam gelmeyecekmi?


yok artık anan baban !


köy?


yok köyde yok sana, burdan gideceksin,


sesini çıkarmadı, yok kötü olacak olandan değildi korkusu, daha kötü ne olabilir Allahınızın aşkına bundan. Siz kötülüğü nasıl tarif edersiniz? içinde bulunduğundan daha kötüsü elbette vardır, bunu bu küçük kıza kim anlatacak, varmı cesareti olan? buna damı şükür edilebilir ey kötülük ! söz bitmiş, söyleyecek sözü olanlar söylemiş, kesilen kesilmiş, kimseye laf söz bırakılmamıştı. Mutfak kapısında dikilen kadın aynada kimi görmüş ise görmüş elini ağzına götürmüş yakalandı kızımıza geri döndüğünde odasına gitme niyetiyle. Yüzüne baktı, geçti gitti, bıraktı ardında tüm masumiyetiyle saflığını halinden anlamayan, kıymet nedir, şefkat nedir bilmeyen yüreksiz insanlara. Göz yaşımı? gökyüzü ne kadar hıncı varsa almakta niyetliydi yetmezmi? Yağan yağmur değil, daha önce yağışına şahid olunmuştu yağmurun. Bu yağan Rahmet de değildi, Köyünde Rahmet yağardı nebatatın üzerine bilindik bir sevinç kaplardı insanların içini. Delinen gök kubbeydi anlaşılan, Sağanağın içindeki sicim gibi yere inen şey belki de kızımızın maruz bırakıldığı kederin sıvı hali olabilirdi olsa olsa. Gök gürültüsü İstanbulun üzerinde patlıyor, her zerresi yerdeki canlıları kıyametin sesiyle kuşatıyor, korkusuyla dolduruyordu. Birdahaki gürültüye hazırlanmaya çalışan babayiğitler öyle bir çatırtıyla sarsılıyordu ki can dayanmaz. Şimşek değildi çakan kızıl işaret, yakmaya çalışan yerin kinini dindirmeye yemin etmiş enerjinin ışığa kesilmiş hali derdiniz görseniz. Geceyi aydınlatmakla kalmıyor, herkesi günahıyla ap açık çırılçıplak bıkakmak için çabalayan kılıç şangırtısı edasıyla çaktıkça çakıyor, vurdukça vuruyor tövbe dileyin dönün diye bağırıyordu işitenlere. Gözüne gelemeyen yaşlar İstanbulu boğuyor, diline gelemeyenler bulutları dolduruyor, iniyor yer yüzüne hece hece, harf harf, okuyan çıkarmak için. Duymamak için kulaklarını tıkayanlar, gözlerini kapayanlarla dolu şehir, bir kızımız camı açmış büyük bir huşu içinde olup biteni temaşa ediyor. Yüzünde cennetin masumiyeti yansıyor İstanbulun varoşlarına, aydınlatınca şimşeğin çakışı tek o görüyor görünmez hale gelmiş ateşin yandaşlarını. İçine doldurduğu huzuru alarak camı kapattı ve yeniden çekyatın üzerine uzandı ellerini çektiği bacaklarının arasına aldı ve öylece uykuya dalıverdi zaman kaybetmeden.



                                                                                             10,06,2019    saat 00:14

                                                                                             11,06,2019     saat 23:50



Sabah uyandı, ses seda yok evin içerisinde, kendisini kimsede kaldırmadı yemek hazırlanacak diye. Açtı gözlerini tavana dikti öylece bekledi ne bir ses ne bir tıkırtı yoktu evin içinden, sessizliği özlemiş olduğunu hissetti, uzun zamandır hiç sessizlik çekmiyordu sürekli etrafında bir cendere bir baskı yaşıyor bu sorunlar yumağında nefes almakta dahi güçlük çekiyordu hatırladığı. Biraz daha bekledi sessizliğin içinde, ne çok özlemiş oysa, ne çok kalabalıklar içinde boğulmuş, sanki serenderin içine saklanıp uyuya kaldığı günleri yaşıyordu. Birazdan ya uyaya kalacak yada bir arkadaşı gelip kendisini sobeleyecekmiş iç güdüsü kapladı tavana diktiği gözlerini. Nerede olduğunu tekrar düşündü, keşke düşünmeseydi neden düşünmeyi tercih ettiki sanki, oysa ne güzel zihni oradan ayrılmış, köyüne kadar ulaşmış çocukluğun inmiş saklambaç oynamaya dahi başlamıştı, bunun tadını biraz daha çıkarabilirdi oysa. geri dönmek dün geceyi hatırına getirmek te nereden çıktı şimdi. Ama dönmüş, düşünmüş, içini yeniden kara bulutlar kaplamıştı yavrucağızın, dün gece aniden bastıran kara bulutlar, şimşekler ve gök gürültüleri odanın içini dolduruverdi, yüreğini yakmaya başladı yine. Hatırladı nerede olduğunu hatırladı dün geceyi, tüm o ağırlığından sonra bu sessizlik normal değil diye düşündü, kalkıp kontrol etmeyi aklından geçirdi, sonra bunun hayatında bir değişikliğe neden olamayacağı düşüncesi onu yeniden atalete ve bezginliğe sürükleyiverdi. Hiç kalkmasa hiç kıpırdamasa, hiç ayırmasa gözlerini bağladığı hiçlikten, çokmu şey istiyor, bekliyor hayata dair. Uzun uzun hiçliğin içine baktı, çaresizliğini aradı yokluğun içinde çareye dair bir düşünce beslemiyor, sadece ve sadece kocaman boş bir hevesle dolduruyor hayallerini küçüğüm. Uzun uzun bekledi ihtiyaç duymasa nefes almayı bırakmak istiyordu bir ağırlığı taşıdığı göğüs kafesinde, iç ten içe kısık nefes alışları kalmıştı hiçlikten arta kalan. bu sessizliğin bozulacak olması dahi tüm talihsizliği başına yıkmaya yeterli gelecek, kaldığı yerden devam edecek hayat tüm ağırlığını küçücük kız çocuğunun üzerine boca etmeyi başarmış olacaktı. Kimse bölmedi hiç böyle olmazdı ama oldu, tüm miskinliğini atana kadar üzerinden kimse gelmedi, kapı açılmadı ve kimse oda kapısını fütursuzca iteleyerek kendisini kaybolduğu hiçlikten uyandırmamıştı. Kendisi kalktı ve doğruldu akşamdan büründüğü çekyattan, ne bir başka elbisesi vardı nede insanların yatarken üzerini değiştirdiği gece kıyafeti, kim değer verirdi de düşünürdü böylesi insani hasletleri bu yavrucak için? Oda kapısını açtı dış kapınında açıldığı salon büyüklüğünde bu koca alanda kimsecikler uzun zamandır bir şeyleri incitmemiş, mutfak tarafından da hiç bir çıtırtı gelmiyordu. Başı uzattığı yere tüm bedeniyle dahil oldu, yürüdü bir kaç adım daha attı banyo kapısına doğru, evde kimseler yoktu, zaten olsa idi kendisini bu denli rahatsız etmeden bırakma ihtimalleri olur muydu ki. yüzünü yıkadı saçlarını ıslata ıslata, uzun süredir aynada kendisini görmemiş olduğunu fark etti, doğruldu ve kendisine baktı, gördüğü suret acaba kendisine ait miydi yoksa uzun zamandır yanında gezdirdiği bir kişilik vardı ona mı bakıyordu çıkaramadı. Elini kaldırdı ve yüzüne götürdü, aynada elinin kendi yüzüne temas ettiğini görebiliyor, dokunduğu yanaklarının kendisine ait olduğunu hissediyor ancak kendisi diye içselleştirdiği varlığa ait hiç bir yaşam belirtisi algı dünyasında benliğe sahip olamıyordu. Kendisi oradaydı yalnız oradaki kendisini kavrayamıyor, aidiyet kuramıyor, benliğine ait bir cismi alğılamaktan çok uzaktı. Bıraktı bu çıkmazı anlamlandırmayı ve çıktı banyodan, dış kapının açık olup olmadığını yoklamak istedi birden, yürüdü dış kapıya doğru, içeriden ilk kez açacaktı belki bu kapıyı eğer açık bırakılmışsa tabiki. Elini attı kapının koluna ve aşağı doğru bastırdı kapının kolunu, eski ve eğreti duran kapı zaten açılmaya yer arıyormuş casına açılı verdi, araladı kapıyı dün geceki hengameden eser kalmamış tüm nefretini boşaltmış olan bulutlar yerini pırıl pırıl bir güne bırakmış, beyaz pamuk bulutlar gök yüzünü süslemiş, güneş insanın içini ısıtmayı mart ayında dahi başarmaya söz vermiş gibi bakıyordu kapının aralığından. Kapı aralığından yüzüne vuran Mart soğuğu dahi yavrumuzu güneşli bir güne bakacak olmaktan alıkoymaya yeterli gelemezdi, gelemedi de. Biraz daha araladı kapıyı ta ki kendisi sığacak kadar, cesareti var mıydı eşikten kendisini dışarı atacak kadar? üç dört dakika bekledi kapının ağzında öylece, ne kadar beklese de bu bekleyiş kendisini dışarı atmaya yetmeyecekti anlaşılan, sağ ayağını kaldırdı ve eşiğin dışına doğru uzatıverdi, yere bastıktan sonra diğer ayağını da kaldırıp onun yanına getirdi. Yirmi gün önce sadece gelirken gördüğü yarım yamalak bahçeyi ve binaya bitiştirilmiş uzun balkonu bütün olarak yeni görüyordu adeta. Bir eli hala kapının dışarıdan kolunda kaldı, bu yaptığının akrabaları tarafından yanlış değerlendirileceği düşüncesi bir saniye olsun terk etmiyordu zihnini. Güneş binaların arasından süzülerek tüm sıcaklığını yanlızca kızımız için sunuyor, havanın soğuk olması belki dışarıdaki insanları etkileyebiliriyor ancak kızımızı rahatsız etmeye yetmiyordu. Üzerinde ne bir paltosu nede hırkası vardı ancak üşümenin esamesi dahi okunmazdı yanında. Ne vakitler olmuştu günü güneşi hissetmeyeli, uzun zamanlar geçmişti havayı içine çekmeyeli, bulutları fark etmeyeli ne uzun zaman.




                                                                                                12,06,2019       saat 01:52

                                                                                                18,06,1019       saat 23:04




Ellerini oturduğu pikenin yanlarına indirmiş hemen ucunda oturduğu yeri baş tarafından sımsıkı tutuyor gözlerini diktiği noktada toprağın köklerine can verdiği bitkileri yeşertmesi gibi içindeki umuda göz kırpıyordu hayalleri.Belki altı yaşındaydı o vakitler iyi anımsıyordu kendi bahçelerinde güneşin kavurucu sıcaklığına rağmen toprağın üzerine oturmuş anne ve babasının çapa yatmasını bekliyor, elindeki somun ekmeğin üzerine sürülmüş yağın güneşin altında erimesi, ne ekmeği nede yiyeni rahatsız etmiyordu, ekmeğini yedikten sonra toprakla oynamayı bıraktı gül. Oturduğu kuru topraktan kalktı az ileride selvi kavak ağaçlarının altından geçen yaz aylarında yok denecek kadar akan derenin geçtiği yere kadar kuru toprağın üzerinde yürüdü.  Derenin yanına geldiğinde önceden defalarca geçilerek yol haline gelmiş harkın izini takip ederek derenin ortasına kadar iniverdi. O küçücük ayaklarının üzerine kadar anca gelen soğuk suyun içinde ellerini yüzünü yıkadı, ayağındaki terlikleri ayağıyla birlikte kendiliğinden yıkanıyor verdiği soğukluğu taa saçlarında hissediyordu yavrum. Ellerini her iki yana doğru sallayarak kurulamaya çabaladı daha sonra her iki elininde tersini üzerindeki bulüze değdirerek kalan suyuda almış oldu. Kavak ağaçlarından dökülen pamukçuklar sanki yaz ayında kar yağıyormuş hissi veriyordu kafasını yukarı doğru kaldırmış gök yüzünü ağaçların yaprakları arasından seyretmeye çalışan kızımıza.  




                                                                                            01,07,2019        şiran saat 21:12

Kıııız bak ne diye çıktın şimdi sen dışarı?

Gittiği uzun yoldan döndü gül, bu kesik yorgun ve yüzüne limon ekşiliği kondurmuş kadının seslenmesiyle. Kaldırdı başını girdiği yeşilliğin içinden gördüğü şey kendisi için kendisinden habersiz ve izinsiz hazırlanan davete hazırlıktan başka bir şey değildi bunu o da seziyor korkusunu artırıyordu.
Gir hadi gir içeri
Yengesinin uyarısı ile ayağa kalktı ayağındaki terliklerin suda kendisini serinleten suda ıslanan terlikler olmadığı açıktı zaten kendisi de o çocuk değildi. Yürüdü yengesi önce girdi eve kendisi de ardından içeri girip kapıyı ardından kapattı,

Bak gel sen bizim kıymetimizi bilmezsin zaten bak biz yine el âlemin içine çıkacaksın diye sana neler aldık gel

Ellerindeki poşetleri salonun ortasına bıraktı üşümüş elleri hem soğuğun hemde poşetleri uzun süre taşımanın verdiği ağrıyla birbirine sürttü sonra ağzına kadar kaldırdı ve içindeki ısıyı avucunun içine doğru soluyarak onları ısıtmaya çabaladı yengesi. Sözünü bitirdiğinde gül kapıdan ayrılmış odanın içerisine doğru birkaç adım atmıştı, gözünü odanın ortasında duran poşetlerden ayırdı ve yengesine doğru yürüdü

Ne olur yapmayın Allahınızı severseniz yapmayın hiç mi insafınız yok? Vermeyin beni ne isterseniz yaparım. Öl deyin öleyim ama beni vermeyin kim olduğunu bilmediğim birine yenge, vermeyin nere götürecek beni ben nasıl yaşarım yabancı topraklarda? İz bilmem kimseleri tanımam neden bu kininiz? Bu kadar mı kıymetim yokmuş yanınızda?
Başına devlet kuşu konmuş sen hala ağlıyor zırlıyorsun, delisin sen deli valla kızım adam Almancı işi gücü var daha ne ister insan otur oturduğun yerde. Kimmiş kimin nesiymiş sanki başkasıyla evlendirseler tanıyacak mısın? Evlenince tanırsın bu işin dönüşü yok bak bunların hepsini o aldı sana giysin diye bak. Hafta sonu nişan yüzüklerini getirecekler yüzük takılacak sende razı olacaksın, olmasan ne yazar?
Yenge yapmayın yalvarıyorum, istemiyorum evlenmek benim yaşım daha kaç? Siz beni neden evlendirmeye kalktınız adam benden on altı yaş büyük benim yaşım zaten on altı!
Sen onu köyde oynaşırken düşünecektin, köy yerinde dedikodusu çıkmış birini kim alır?
Ne dedikodusu yenge, kimin dedikodusu çıkmış? Ben kimseyle konuşmadım, görüşmedim, sevmedim, sende köyde kaldın ben işten güçten başımı kaldırabildim mi ki birini göreyim.
Sus konuşma fazla babalar yalan mı söylüyor?
Babamlar bana bir şey söylemedi bir şey de sormadı, herkes suçluymuşum gibi hakaretler etti kimsenin yemediği dayağı yedim ne için? Bilmiyorum, bilen varmı! Onu dahi bilmiyorum. Sen biliyorsan söyle neymiş suçum günahım?
Komşunun oğlu murat onunla konuşuyormuşsunuz seni sevdiğini herkese söylemiş, görüşüyormuşsunuz?
Yok, vallahi yok öyle bir şey ben muratı bilmem sevmemişim sevmeyi bilmem ki seveyim! Ne görüşmüşüm ne konuşmuşum. Ablamın düğününde evimize girdi çıktı gördüyse beni, komşum hepsi o kadar. Kim ne demiş kim ne görmüş aslı esası yok,
Herkes yalan söylüyor yani! herkes haksız bi sen doğru söylüyorsun öyle mi?
Kimselerin bir şey dediği yok ben hiç duymadım bir söz, anamdan babamdan başka onların da tek bildiği dayak.
Sus çeneni yorma bu iş bitmiş sen bu adama gideceksin baban böyle istiyor, ister iste ister isteme. Hadi konuşma fazla
Yenge yalvarıyorum yapmayın acıyın bana bu yaşta etmeyin bu zulmü bana. Ne anamdan ne babamdan sevgi gördüm ben kimseden sevgi görmedim Allahınızın aşkına yapmayın
Hiç boşuna yalvarma

Dizlerinin üzerine çöktü olduğu yerde yengesinin dizlerinin dibinde, yapmayın etmeyin diye yalvardı, yakardı. Ağzından “gitmem” çıktı bir ara, sen misin gitmem diyen! Gitmeyeceksin ha dedi yengesi gitmeyeceksin! Annesinden yediği dayağın aynısını yengesinden de yedi gül, saçlarından tuttuğu gibi yerlerde sürükleyerek dövdü yengesi küçük kızı, hem hakaret ediyor hemde neresine gelirse tekme tokat vuruyor merhametten nasibini almamış bu kadın. O uzun saçları her zaman ki gibi kendisine acının da kaynağı olmaya devam ediyor, başının ağrısı bir hafta geçmiyordu. Tüm hıncını alana kadar dövmeye devam etti yengesi, tek bildiği şey gitmek istemediğini söylemesi idi. Salonun ortasında hem hakaretlerin hemde yediği dayağın alçaklığını yaşıyor içine içine ağlıyordu yavrum. O kadar yalnız o kadar yalnız dı ki hayatta yediği dayaklar arkadaş olmuştu kendi acılarına. Başını koyacağı bir diz olmadığı gibi dinleyeni dahi yoktu yavrucağın,

Al onları ordan götür odaya yoksa elimde kalacaksın vallahi

Öylesine dövmüştü yerlerde sürüklemişti ki kendisini bu son tahdidi hiç mi hiç etkiye mas har değildi. Kalkıp gitmek için bir çıkış olarak yerdeki torbaları aldı ve odadaki çek yatın baş kısmına attı ve çekyatın üzerine çıkıp dizlerini toplayıp oturdu, oturdu ve ağlamaya göz pınarları kuruyana kadar devam etti. Kendisini duyan kimseler yok muydu kendisine acıyan, merhamet edecek bir Allahın kulu yokmu, yok. Ne kadar ağladığını bilmiyoruz ama ağlamasının ardı arkası kesilmedi uzunca bir müddet. Yediği dayakların bir kötü yanıda kendisini dövenlerden yediği hakaretler olmuştu, hem hiç hak etmediği hakaretleri işitiyor hemde hiç hak etmediği dayağı yemek zorunda kalıyor olması acısını bir kat daha artıyordu kızımızın. Bir diğer kötülük ise bir sonraki başına gelecek kötülükleri de o dayaklar esnasında öğreniyor, hem başına gelecekleri işittikçe acısı artıyor içine düştüğü bu zulümden bir sarmal gibi içine çekiliyordu. Bu yediği dayak ona kendisiyle evlenecek olan adamın Almanya’da yaşadığını, parasını pulunu hatta bir çocuğunun dahi olduğu gerçeğini yüzüne bir tokat gibi vurmuştu. Nikâhının yakın olduğu gerçeğini ve ardından hemen onunla birlikte Almanya’ya gideceğini ne zaman söylemişti yengesi çıkaramıyordu.


Ertesi gün üstünü başını giydirdiler hiç tanımadığı kadınlar topluluğu tarafından, kimseyi duymuyor dinlemiyor sadece kendisinden istenenleri yerine getiriyordu, ne bir itiraz edebilir nede kendi fikrini soran olabilirdi bu saatten sonra kendisine. Sadece figüran olarak orada duruyor, otur derlerse oturuyor kalk derlerse kalkıyordu. Bir odanın içinde kızlar kadınlar içinde telaşın kendisine bulaşmadan etrafını dolanıyor olması herkesin dikkatini çekiyor herkes kendi arasında konuşuyor,  kızın yediği dayağı dışarıdan açıkça görebiliyor olmalıydı.  Salondada erkeklerin oturduğu kimsenin söylemesine gerek duymayacak kadar açıktı, belki o adam dahi orada oturuyor, hiç tanımadığı huyunu suyunu bilmediği on altı yaşında bir kız çocuğu ile evlenecek olmanın rahatsızlığını içinde taşımıyordu anlaşılan. 



                                                                                         02,07,2019      şiran saat 20:41

Orada taplanan insanlar bu kızın annesi babası yokmu? Neden burada değiller sorusunu sormuş yanıt bulmuş olabilirlermi? Yâda bu nikâh neden kızın kendi köyünde değilde burada kıyılıyor bilen varmıdır? Kimin umurunda kim bu soruları sormuştur kendi kendine. Kızın istemediği rızasının olmadığı o kadar bellidir ki itirazı olan bir insan yavrusu dahi bulamazsınız etrafta. Fazla değil erkek tarafında getirilen hoca dâhil toplamda ya dört ya da beş kişi vardır çocukları sayarsak. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş yüzünü kırmızı peçe ile örtmelerine rağmen hiç kimsenin hıçkırıkları duymaması için bir sebep yoktu. Kızımıza kırmızı bir nikâh elbisesi giydirmiş olmaları içindeki acının dışarıdan görülebilmesi için yapılmış olmasa gerektir.
Seni salona götüreceğim sakın sesini çıkarma hoca ne sorarsa evet diyeceksin yoksa babanın seni öldürmemesi için hiçbir sebep kalmaz haberin olsun!!!

Artık baba ya da anne kelimeleri ona bir şey ifade etmiyordu, ailesine ait içinde hiçbir his beslemiyor, kendisine ait görmüyordu kimseyi. O kadar fazla acı çekmişti ki Aile kavramını yitirmiş, İçerdeki hiç tanımadığı kendisinden on altı yaş büyük adam dahi ailesinden daha fazla ne uzak ne yakındı ona. Kaybettiği şey sadece Aile duygusu değildi elbette bir çok hasletleri yitirmişti daha on altı yaşında küçük kız çocuğu. İnsan duyguları olmadan yaşayabilirmi? Yada duygusuz insana insan denebilirmi? Hayatının emekleme yıllarıydı oysa, hayatı yeni anlamlandırmaya başlamışken, yeni yeni insana dair duyguları gelişirken üstelik. Şimdi kim yeniden iyiliği tahsis edecek? İnsanı tanıtatacak? Allahın Var ettiği Kamil insan olgusunu yeniden tahsis edecekde insan olduğunu yeniden kendisine ve topluma anlatacak? Kim insana güvenmeyi öğretecek? Kim?

Kızın elinden tuttuğu gibi önündeki kadınlardan birinin açtığı kapıdan eşiği geçerek salona çıktılar, kapının hemen yanında yengesi bağdaş kurarak oturdu ve kızımızı da elinden çekerek yanına oturttu.  Sağ taraflarında çek yatın üzerinde ve sol taraflarında çaprazlarında çekyatta insanlar oturuyor kendi sağ çaprazları ise dışarı çıkış kapısına bakıyordu. Üzerinde cüppesi olan siyah giyinimli siyah sakallı kara kaşlı adam iki kadının odaya girdiğini görünce sanki bir an önce bu iş bitse de burayı tarkedip gitse edasıyla hemen yerinden kalktı,

Eveeet başlayalım o zaman hemen

Benim hocam arkadaşıyım
Tamam, o zaman kimsenin yerinden kalkmasına gerek yok damat ve gelin beni duyuyorlar mı?
Damat, duyuyorum hocam
Duyuyoruz, anmalına gelecek şekilde yengesi başını salladı,
Evet şimdi……
Kim, kimi kiminle evlendiriyor? Kim evleniyor? Kim kimi kabul ediyor? Gelinden ses çıkmıyor! Kimin umrurunda, veren vermiş alan almış kime söz, kime susmak düşüyor? Eyvah, eyvah can gidiyor, insanlık ölüyor, hak hakikat çiğneniyor. Kimler seyirci, kimler hadiseyi okumaktan aciz ayetler okunuyor hadisler okunuyor. Canlar yanıyor, ciğer yanıyor, yürek kanıyor, yavrum ağlıyor. Kıyılan nikâhımı dersiniz? Yoksa yavrumuza mı kıyılıyor! Kıymayın günahsızlara, kıymayın yuvasızlara, kıymayın hangi suçtan dolayı hakları elinden alınmışlara, kıymayın baskıya maruz kalanlara.

Sağ olun hocam ayağınıza sağlık
Sizlerde sağ olun, Allaha emanet olun.
Güle güle hocam, Allah razı olsun sizden


Olur mu? Yani Allah razı olurmu! Kulun rızası olmadan, sorulmadan rızası yokken olurmu dersiniz? Bir hayat bağlanmış ellerinden ayaklarından kurban edilirken Allah razı olurmu dersin? Kim gülerse gülsün ancak kızımız ağlıyor, kimse içindekini bilmiyor kimsenin umrundamı? Bir yavru yanıyor! Bir gonca gül soluyor. Sakın kader deme nedir kader bu yaşananlar birilerinin tercihi değilmi dersin? Oturup dinlersen anlatır sana Gül kim kime neden zulmeder, zulmederde adına kader deyip suçu üzerinden atar. Bunca eziyet bunca çile kader diye izah edilip geçilebilirmi dersin? Kim gülerse gülsün ortada gülünecek bir durum yok, rıza yok, hak yok, hakikat yok, dinleyen yok, yok var gayrısı yok. Birtek yok mu yok? Cehalet var, can yakan acılar var, göz yaşı var, hak hukuk var, hesap kitap var, ah var ah, boynuzsuz koç boynuzlu koç tan hakkını aldığı zaman var, bir var var ah ki ah, küçüğüm. 





                                                                               03.07.2019              Şiran saat 22:45

Herkesler çekildi el ayak, tüm misafirler gitti üzerinde kırmızı elbisesi içinde acı ve kederiyle öyle kalakaldı yavrum. Kimseler gelip hali sormadı, acısını dindirmedi, odasında kanepenin üzerinde öylece kaldı kızım. Herkesler çekildi, belki utandı herkes yaptıklarından olmazmı? Belki sızısına sızı katmaktan korktu çekindi yengesi kim bilir! Gece yarısı oldu artık hesabı kitabı olanlar çekildi gitti, bir gül hesapsız umarsız olduğu yerde kala kaldı. Ne gidecek bir yeri var nede bir kurtarıcı, kime derdini anlatacak, kimden yardım bekleyecek? Ayakta duracak hali kalmadı nede oturacak, yaslandı çekyatın arkasına üzerinde kırmızı nikah elbisesi öylece daldı tek kurtuluşu olan acısını dindiren, sızısını hafifleten uykusuna. O uyuduktan sonra başı düştü önüne yavaşça. Elleri iki yanda oturur vaziyette, uykuya geçti küçük kız.

Dede o ne?
Bitince görürsün,

Oturdu dedesinin yanına küçücük bacaklarını kırdı, güneşli bir gündü sabahın daha sekizi, evlerinin önünde taşlardan dizilmiş temizlenmiş alanda dedesi elindeki bıçağı ile tahtadan bir şeyler oyuyor, şekiller veriyor ve sonunda çok güzel bir şeye çıkacak olan şeyi gülün gözünün önünde bitirmeye çabalıyordu. Tahtadan dökülen odun parçaları gülün önüne düştükçe gülün dikkati onlara yöneliyor gözleriyle onu takip ediyordu, dedesi ise arada sakallarının arasından torununa gülümsüyor,

Merak ediyor musun bakayım?
Evet
Bekle bakalım ne çıkacak,

Ellerini bacaklarının üzerine koymuş dizlerinin üzerinde dedesini seyrediyor, içinde sevgiye dair umutlar yeşeriyor her düşen odun parçası ile birlikte kızımın. Bir zanaatkar edasıyla ince ince hassas çalışıyor dedesi, arada odunu törpülemek için eline aldığı bir aletle odunun tam yuvarlak ya da tam düz olması için çaba harcıyor ardından yine özel olarak yaptırdığı bıçağını eline alıyor ve yeniden oduna şekil vermeye devam ediyor. Gülün içine dolan merak ve sevgiyi selvi ağacının üzerindeki kumrular dahi görebiliyor, onun sevgisine sevgi, neşesine neşe katabilmek için en güzel şarkılarını söylüyorlar, kırlangıçlar senfoniye destek verebilmek için alçak uçuşlarına namelerini katıyorlardı. Gülün gözleri öylesine sevgi doluydu ki ortaya çıkacak şey ne olursa olsun onu mutluluğa boğacak, dedesiyle birlikte bahçede olmanın verdiği sevinç ve mutluluk dahi ona tek başına yeterli gelecekti. Birden Ayşe çıka geldi aşağıdan doğru evlerinden geliyordu belli, amacı gülle oyun oynamaktı ancak gül onu görmesine rağmen ayağa kalkmamış yaklaşmakta olan arkadaşına gözüyle bir bakıp yeniden gözlerini dedesinin ona yaptığı oyuncağa çeviriyordu. Bu durum ayşeyi de meraklandırdı oysa şimdiye kadar sürekli ayşeyi görür görmez koşar sarılır yada hemen onu güler yüzüyle karşılar kendiliğinden başlayacak oyunlarına doğru hareket ederlerdi. Yaklaştı ve gülün dedesinin elinde bir şeylerle uğraştığını fark etti,
Ne yapıyorsunuz?
Dedem bana oyuncak yapıyor
Ne o?
Bilmem söylemedi
Bekleyeceksiniz
Dedi dedesi,
Ne kadar bekleyeceğiz?
Siz oyununuzu oynayın burada durmanıza gerek yok
Bekleyelim mi Ayşe ben çok merak ediyorum, oynarız sonra gel sende benim yanıma bak ne güzel yapıyor dedem seyretsene
Oda gülün yanına çömeldi dizlerini kırdı, seyir etmeye koyuldu büyük ustalıkla elindeki işe yoğunlaşmış yaşlı adamı. Ağaç parçalarını büyük maharetle birbirine geçiren adam iki üç parçayı bitirince birleştirmek için bir birinin içine soktuğunda gül birleşen parçaların sonunda ortaya koyacağı oyuncağını tanımaya başladı.
Beşiiiiiiik, beşik evet beşik oluyor bak çok güzel. Ayşe bak beşik yapıyor dedem bana, bak
 İkisi de ayağa kalktı gül şimdi sarıldı arkadaşına, ikisi de sevinç içindeydi artık oyuncak bir beşikle oynayacaklardı, kim bilir belki dedesi bir tanede Ayşeye beşik yapardı sonra.

Kız,
Diye oturduğu yerde uyuya kalmış kızımızı dürterek uyandırdı yengesi

Kalk böyle mi yattın sen Allah seni nasıl biliyorsa öyle yapsın, Kalk hadi kahvaltı hazırlayalım yiyelim belki bu gün almaya gelirler seni
Başını düşdüğü yerden kaldırdı, her yanı tutulmuş bütün bedeni içinde bulunduğu duruma isyan etmiş haraket daha etmek istemiyordu adeta. İtiraz etmiyordu artık kimselere, kalk deniyorsa kalkıyor, git deniyorsa gidiyordu yavrum. Elleri uyuşmuştu uzun süre haraketsiz oturur vaziyette kalmaktan ellerini kucağına aldı, biraz bekledi uyuşukluğu geçsin diye
Tamam geliyorum
Kalk hadi üzerindekileri çıkar kahvaltıyı hazırlayalım hadi

Biraz oyalandı, keşke gördüğü rüyayı hatırlasaydı belki biraz içinin yangını hafiflerdi ama hatırlamadı. Elbisesini değiştirdi ve yüzünü yıkadı sonra yengesine yardım etmek için mutfağa girdi. Yengesi hiç konuşmadı ne kahvaltıyı hazırlarken nede yerken, oysa burnundan getirirdi yediği iki lokma ekmeği. Topladılar ve yeniden mutfağa geçtiler gül bulaşıkları yıkarken yengesi de dün geceden kalan kalabalıkları ve dağınıklığı toparlamaya çalışıyordu, akşam hiçbir yere dokunmadan direk odalarına çekilmiş ne gülü rahatsız etmiş nede elini başka bir işe sürmüşlerdi. Ev soğuktu soğuk olmasına ama ne soba yakmak nede elektirikli bir alet kullanmak işlerine gelmiyordu anlaşılan. Gül hissetmiyordu soğuğu belki yengesi üşüyor olabilirdi her zamanki hırkasını giydi sırtına yengesi gül hiçbir şey almadı sırtına. Salonda kaldı bu defa nasılsa konuşmuyor gülü rahatsız etmiyordu, geçip oturdu yan taraftaki çekyatın üzerine. Öylesine yorgundu ki vücudu rahat bir yerde oturuyor olması onun yorgunluğunu hissetmesine neden olacak ancak uykusunu getirmeyecekti. Uzun uzun oturdular kimse konuşmuyor, ağzını açmıyordu sessizliği yengesi bozacak mıydı?

Bir şey demediler, belki bu gün yarın gelir alırlar, gidersiniz

Hiçbir şey demedi gül, yüzünü yerden kaldırmadan ayakucuna doğru bakmaya devam etti, ellerini kucağına koymuş öylesine dalmış yavrucak.

Duydun mu kız!

Başını salladı kendisine baktığını fark ettiği yengesine,

Tabi konuşmuyorsun değilmi bizimle, tabi biz kötü olduk, niye? Senin iyiliğini düşündük, o kadar misafir ağırladık, hizmet ettik kötü olduk değilmi şimdi?

Vicdanını rahatlatmak için mi söylemişti bütün bunları yoksa gerçekten inanıyormuydu bu söylediklerine? Sustu hiç konuşmadı gül. Kimseyle konuşmaya ne takati nede gücü vardı kızımızın. Konuşsa ne olacaktı ki kim dinleyecek, kim derdine derman olabilecekti? Yengesimi? Kalktı dışarı çıktı yengesi söylene söylene, dışarıdaki pikeye oturdu orada bir müddet zaman geçirdi. Gül de kalktı ve içeriye geçti, çekyata uzandı ayaklarını karnına doğru topladı ve ellerini başının altına sıkıştırdı belki uyursa bu sızılarının azalacağına inanıyordu çünkü. Gördüğü rüyayı hatırlamadı yine, dedesinin ona gülen gözlerle bakışından nasibini alamadı ya da Ayşeye sarılırken hissettiği içsel neşeyi


                                                                                   04.07.2019      şiran  saat 19:30

Üzerini örtmüyordu oysa hava soğuk İstanbul henüz ısınmamış, hadi kendisi hayata dair bir yaşam belirtisi taşımıyordu peki kimse umursamıyor muydu bu küçük kızı? Oysa bir yatak açılmalı, pijamalarını giymeli ve üzerine yorgan örtülmeli değilmiydi yani? Kim önemseyecek kim bu kaybedilen duyguları yeniden inşa edecek belli değil. Kimsesiz bir sokak çocuğundan farkı kalmamıştı hayatta oysa hem annesi hem babası hemde kardeşleri vardı bu yavrumuzun öyle değilmi? Ya yanında kaldığı akrabaları çok mu uzaktı kendisine, hayır. Misafirin dahi bir hakkı hukuku vardı köylerinde, burada ya kendisi misafirden sayılmıyor yada kente gelen köylüler eski adet ve geleneklerini gelirken köylerinde bırakmış olmalılar. Zorunlu yiyor, zorunlu uyuyor, zorunlu ihtiyaçlarını gideriyor, elinde olsa bunlardan da vaz geçecek hayatın kendisi için bahşettiği nefesi almaktan vazgeçecekti. İyiki bu dürtüler onu daha kötü bir eyleme zorlayamıyor, kendisini bu konuda ikna edemiyordu şükür.

Dış kapı açıldı içeriye amcası girdi, yengesi onu salonda karşıladı ve sanki içerden duyulsun diye içeriden duyulacak ses tonuyla yarın nikah kıyılan kocasının gelip Gülü alacağını müşdelemişti. Bir an önce kurtulacak olmanın sevincinimi yaşıyordu yengesi bilinmez aldığı haber onu neşelendirmiş, bu mutlu haberi kendisinede verebilmek için koşarcasına odanın kapısını açmasıyla,

Kurtuluyorsun bizden hadi gözün aydın! Yarın alacaklarmış seni hadi.

Hiç kıpırdamadı sadece açık olan gözlerinden anlaşılıyordu söylenileni duyduğu, gerçekten iyi bir haber, mutlu bir haber almış olamazmıydı? Belkide gideceği yer geldiği yerden daha hayırlı olacaktı bu küçük kız çocuğu için kim bilebilir? Neden olmasın? Belki talih gülecek kendisine, kim bilir? Kendisinden yaşı kadar büyük birisi ile evlenmiş olması mutlu olamayacağı anlamına gelirmiydi dersiniz? Ha birde kendi fikrinin sorulmamış, rızasının alınmamış olması var ki belki bunun dahi bir önemi kalmayacak, rızasız çıktığı bu yolculuk ona mutluluğun kapısını da aralayacaktı olmazmı dersiniz? Gözünü dahi kırpmıyor olması daldığı denizin derinliğinin ölçüsünü ortaya koyuyordu kızımızın. Neden bu umutsuzluk, neden bu karamsar hava, neden bu matem, ortada bunları satın alacak tüm işaretler olmasına rağmen bir ışık bir çare olmalı bir yerlerde.

Yarın gidecek bizede dua edeceksin bak demedi deme, geri dönüp geldiğinde bu yaptıklarına pişman olacaksın şuraya yazıyorum!


Ağzından bir nebze olsun hayırlı sözcük çıkmamış olan bu kadın ne olur doğru söylüyor olsun, gerçekten de gittiği yerde bir mutluluk bir huzur bulsun yavrum. Bunu kimler istemezki? Neden istemesin? Hadi şu hikayenin devamı mutlu yavrumuzun bahtı açık olsun.  


                                                                                      06,07,2019     şiran  saat 07:21

Hafta sonu erken kalkmazdı kimse, haftanın yorgunluğunu ve miskinliği dibine kadar yaşamayı sünnet haline getirmiş olan aile o sabah erkenden kalkmış, ev süpürülmüş, ortalık olduğundan daha fazla titizlik gösterilerek toparlanmış hatta bahçe kapının önü buna dahil edilmişti. Tek es geçilen adet sabah kahvaltısı oldu, anlaşılan kahvaltı yapılacak olsa bir şeylerin eksikliği istenmiyor olsa gerekti. Evin kapısı temizlikten sonra açık bırakıldı, hava sıcak değildi ama herkesler üzerini sıkıca giymiş olduğu için içerisinin soğuk olması kimseyi rahatsız etmemişti.  O gün birinin gideceği dün geceden açık bir şekilde ortaya konmuş olduğundan bir hayret yaşamıyordu kimse, kimseler birbiriyle de konuşmuyordu bu hengame arasında sadece emir verileceği vakit birkaç sözcük duyuluyor ardından İstanbul un soğuğu ortalığı kaplıyordu. Bavul ya da valize sahip değildi küçük kız çocuğu, birkaç parça eşyası vardı oda Pazara gitmek için alınmış kullanmaktan artık etrafındaki iplerin ortaya döküldüğü eski Pazar çantasının içine yerleştirilmişti. Hemen çekyatın yanında hazır bekliyordu Pazar çantası, gül çekyata oturmuş yine ayak parmaklarına hiza almış daldığı karamsarlıktan uyandırılmayı bekliyordu ki dışarıdaki amcası bahçede bir adamla konuşmaya başladı,

Hoş geldin, hoş geldin…
Hoş bulduk amca
Gel geç iresi buyur

İsmini dahi bilmediği bir adamla birlikte amcası içeri girdiğinde yengesinin mutfaktan dış kapıya doğru aldığı mesafede bitmek üzereydi, sanki kırk yıldır kendilerini sırtında taş taşıyarak bakmış beslemiş Aile büyükleri eve gelmişdi de onun karşılama merasimine denk gelmişti kızımız. Kafasını hiç kaldırmadı bakmadı bu sahte merasim törenine, geçti oturdu bir az adam,

Hemen gidecek misiniz?
Gidelim amca müsaadeniz varsa
Estağfurullah müsaade sizin tabi ama kahvaltı yapsaydık çay içerdik gidersiniz?
Yok, gidelim, yaptım kahvaltı bir şeyler sağ olasın

Yengesi merakını yenemedi, atıldı söze

Almanyayamı gideceksiniz?
Yok, bir hafta daha buradayım, bir hafta sonra döneceğim Almanya’ya.
Kimde kalacaksınız varmı gidecek yeriniz, kalın burada!?
Yok, sağ olun var gidecek yerim ablama gideceğim illa bana gelin dedi en büyük ablam İstanbul’da.

Adam yengesiyle konuştuktan sonra Güle baktı hiç istifini bozmayan küçük kızı alıp gitmek düşündüğü kadar kolay olmayacaktı, oysa hiç böyle hayal etmemişti belki. Hadi demek dahi ağır geliyordu anlaşılan sağdan soldan havadan sudan bir müddet daha konmak zorunda kaldılar. Sonunda,



Bize müsaade gidelim Allah izin verirse
Öyle, sabaha kadar da konuşsak gidecekseniz doyulmaz hadi yolunuz açık olsun Almanyaya gitmeden uğrayın ama
Tabi uğrarız
Hadi kızım kalk sende

Gül kalktı yanında eğreti duran çantayı aldı, ayakta dikildi kimsenin yüzüne bakmıyordu. Amcası ve yengesi ellerinin öpüleceğini umud ediyorlar dı ama haketmişlermiydi ki? Gül öylece kaldı ayakta, adam gülün ya kendilerine bakmasını ya da akrabalarının elini öpmesini bekliyordu ama bu temennisinin karşılanmayacağı açıktı, kendisi öptü amcasının ve yengesinin ellerini,

Hakkınızı helal edin, Allaha emanet olun gitmeden geliriz

Hadi sizde Allaha emanet olun

Adam kapıdan dışarıya doğru yeltendi, gülde onun eşiğe bastığını fark edince iki eliyle tuttuğu çantasını tek eline geçirdi ve yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. Amcasının ve yengesinin yanından geçti bir eliyle de kapının pervazından tutundu oda eşiği geçerek kapının önündeki kaderi rengindeki siyah ayakkabılarını giyindi. O ana kadar ağlamayan gözleri yeniden yaşla doldu, ağlamaya başladı. Gözyaşlarını önünden dış kapıya kadar yürüyen adam göremiyordu ancak hem Babasının kardeşi hemde onun eşi görüyor, neye ortak olduklarının bilincinde pişmanlıkla birbirlerinden gizliyorlardı içlerindeki rahatsızlıklarını.


                                                                                   08,07,2019     şiran   saat 20:10



Kimliğini, kişiliğini bilmediği bir adama doğru yürüyor, tüm sevdiklerini, tanıdıklarını ailesini ardında bırakıyordu. Kendisini bildiginden bu güne kadar geçen süre içerisinde tüm tanıdığı insanlar hayatının bu evresinden itibaren geride kalmıştı, hiç kimsesi kalmımıştı küçük kız çocuğunun.  Dış kapıyı geçtikten sonra İstanbulun en yoksul en çıplak sokaklarını bir adamın arkasından yürüyerek geçti, onu öndeki adama bağlayan tek şey arada kerede adamın ardına doğru kafasını çevirip gelip gelmediğinini görmesinden gayrı hiçbir bağ kuramıyordu küçüğüm.


Hoşlanmadığı sevmediği amcasına ve onun eşine dahi muhtaç olacağı geriye dönebilmek için bir çok şeyden vazgeçe bileceği aklına gelirmiydi ya da şuan onu düşünmüşmüydü bilinmez. Yaklaşık yarım saat ten fazla yürüdükten sonra ilk kez yan yana oturacakları otobüse binmişler ve bir müddet de otobüsle yollarına devam etmişlerdi. 


Gözyaşı otobüstekilerin de dikkatini çekmiş, acıyı elinde tuttuğu Pazar çantasının içinde kendisiyle birlikte götürüyor olmasını anlamış olacaklarki gözyaşlarından sonra herkesin dikkatini elindeki çantası çekiyordu milletin. Otobüste cam tarafında oturuyor yanındaki adam da koridor tarafında oturuyordu, ön taraftaki koltukta oturan küçük yaşta bir kız çocuğunun koltuğun üzerinde dizlerinin üzerinde kendisine dönüp dönüp bakması ayrıca ciğerini yaralamıştı onun. 

Adam kalktı koridora doğru yeltendi oda kalktı ve ardından oda koridora çıktı inmek için adam şoföre seslendi arka kapı açıldı ve bilmediği yere ayağını atarak indi gül. Bilmediği sadece bu yer gök değildi elbet bildiklerinden o kadar uzaktı ki kendi yabancılığını ne üzerindeki elbiseler nede elinde tuttuğu çanta inkar etmiyordu küçük kızımın. 

                                                                       10,07,2019       kocaeli

Yürüdüler bir müddet tanımadığı sokaklarda ve ardından yine yoksulluğu ardına kadar açık bir gece kondudan içeriye doğru giren adamın ardından giri verdi, yine sıvası yapılmamış pirket duvarlı soğuk bir gece kondu onu bekliyordu içerisine almak için. Kendilerini bekliyor olacaklar ki bir kadın ve yanında bir çocukla kapının önünde dikili veren iki kişiyi gördü kızımız. Adam onlarla selamlaştı ve kıza doru bakarak içeri girecekleri imasında bulunurarak önce kendisi girdi, kadın kapının önünde kıza doğru tebessümle baktı ve

Hoş geldin kızım

Dedi, gül başını öne doğru eğerek kendi isteğiyle gelmediğini orada oluşunun zorunluluktan doğduğunu haber vermeyi istemiş olabilirdi. Kadında bunu anlamış olacak ki önce kendisi girdi oğlunun ve erkek kardeşinin ardından ve sonra kızımız girdi bu yabancısı olduğu eve. İstanbul'a ilk geldiği gün gözlerinin önünde bilirdi, babasının kendisini getirip de amcasına teslim ettiği eşiği geçmişti sanki küçük kızım.


Köyünde başlayan gözyaşları yol boyunca dinmemiş, yüreğini dağlayan hasret ve hicran her geçen gün kendisini daha ağır hissettirmeye devam etmişti yavrumuza. Anlaşılmaz kötülük hem kendisini hemde ailesini sarmış, fındık kabuğuna sığmayacak bir mevzuda hem kendisi hemde ailesi bir birinden koparılmış hiç hak etmediği sürgüne maruz bırakılmıştı. Kendisini dinleyen ne bir aklı başında insan çıkmış nede dinlemeye gönüllü bir Allahın kulu. Küçücük omuzlarına çöken ağır sorumlulukları kendisi mi hak etmişti? 

Kendisine biçilen rolü kendisimi kabul etmişti? Neydi içinde bulunduğu haldeki etkisi? Kim neye mahkum etmişti kendisini?

Belki babası kendisini dinleseydi ya da annesi dövüp sövüp saymak yerine olup biteni merak etmiş olsaydı, ya abisine ablalarına ne demeli!

Kimseye denecek bir şey yok belki de hani şu kahpe felek, belki o suçludur ha?

Neydi şu felek kimdi? Çaresizlik mi? Ya da cahillik? Öngörüsüzlük? Çıkarlar mı yoksa?

Kim düşünüp, ölçüp biçecek şimdi tüm bu olup bitenleri? Kim yeniden hesaba kitaba koyacak da boynuzlu koçtan hakkını alacak boynuzsuz koçun?

Olan olduynan olacak, çeken çektiğini çekmiş mi olacak şimdi? Hak, adalet, hesap kitap görülmeyecek mi dersin?

Tozlu köy yollarında lastik ayakkabıyla seyirtiği açık güneşli günler masum, günahsız, pırıl pırıl kavak ağaçları altından Ayşe'nin evine doğru kollarını açmış tüm hızıyla koşuyor olmayı ne çok isterdi şimdi.

                                                               01,08,2019    kocaeli

Eşiği geçti, o adam oturmuş yeğeniyle şakalaşıyor ismini dahi bilmediği kadında onlara bakıyordu salonun orta yerinde, biraz daha içeri girdi elinde eskimiş Pazar çantası. Kadın döndü tekrar baktı kıza az önce hoş geldin dediğinde yüzüne bakmayan bu bacaksıza kızmıştı belki ama şimdi bunun sırası ya da yeri değildi. 


Gel seni odana götüreyim kızım

Diyerek kızın önünden geçerek karşısındaki kapıya doğru yürüyüp kapıyı açtı içeri girdi, kızda yürüdü kadının açtığı kapıdan içeri doğru girdi. Önceden tertip edilmiş ve özenle hazırlanmıştı oda, bu ilk bakışta anlaşılabilecek kadar net görülüyordu. Yatağın üzerinde beyaz bir gecelik bırakılmıştı, önünde dikilen kadın geceliği göstererek,

sen bunu giy birazdan kocan gelir yanına, açmısın?

Başını salladı iki yana, hem aç değilim demeyi hemde bu geceliği ben giyemem demeyi başarmış olmayı ne çok isterdi küçük kızımız. Dikildiği yerden hiç kıpırdamadı yine iki eliyle elindeki Pazar çantasının kulpuna yapışmış gözlerini yere dikmiş ayakları altındaki yokluğun ve çaresizliğin içine dalmıştı yavrum. Bir dakika orada dikilen kadın kızgın bir tavırla odayı terk etti çıkarken kapıyı arkasından hızlı bir şekilde çekti ve kapı kapandı ağır bir ses tonuyla. İçeriden konuşma sesleri geliyordu ancak ne dedikleri anlaşılmıyordu tam olarak.

Hani konuşmuştun sen bu kızla?

Neyi konuşacakmışım!

Ne demek neyi konuşacakmışım bak aklını başına al, bu kız daha küçük, babası, amcası ne demişse demiş burası İstanbul!!!

Onu parayı alırken düşüneceklerdi tam 10 Bin Mark saydım ben bu kız için.

Bak sen beni dinle ya git kızın gönlünü al ya da ben istemem böyle şeyler evimde haberin olsun


Sinirli sinirli odaya doğru yürüdü adam, anlaşılan onun planlarıda küçük kızımız gibi iyi gitmiyordu, hayat hiç de istediği şekilde davranmıyor insana diye düşündü kapının koluna atarken elini. Bir hışımla kapının kolunu bastırıp kapıyı aralayıp açtı, küçük kız yatağın önünde elinde Pazar çantasıyla öylece kala kalmıştı, onu görünce içindeki tüm nefret ve kin bir an olsun silinip gitti. Daha kapıyı arkasından kapatmaya fırsat bulamadı gördüğü karşısında kala kalmıştı oysa otobüste gelirken hiç de böyle düşünmemişti belki her şeyin süt liman gitmesini de beklemiyordu ancak bu kadar da zor olmamalıydı elbet. 


                                                                         14,08,2019 kocaeli



Bir tane camı vardı odanın arka yüzüne bakıyordu o da evin, hemen dibine yapılmış kömürlük nedeniyle fazla ışık almıyordu oda, birde rutubet eklenince üzerine odadaki kasvet kızımızın kaderini aratmıyordu. Odayı yüklük olarak kullanıyordu ev sahipleri içerisinde kalınmıyor olması odanın kasvet’ine kasvet eklemiş, sanki kızımızla yarış haline girmişti şu beş on dakika içerisinde. Kapattı sonunda elindeki kapının koluyla işini bitirmiş olacak ki, iki adım attı zor bela kızın yanına kadar geldi, bir iki güzel söz söyleyebilse belki de sorun çözülecek bu içinden çıkılmaz kasvetten kurtulmuş olunacaktı. Aynı yerinde çakılmış gibi dikiliyordu kızım, elinde tuttuğu Pazar çantasının ilki kulpundan tutmuş gözlerini yere dikmiş nefes alıp vermesi dışında hayat belirtisi göstermiyor, nefes alıp verdiğini anlayabilmek için ise uzun uzun ağzının içine bakmanız ya da göğüs kafesini takip etmeniz gerekirdi yoksa anlaşılır gibi değildi. Örgülü saçları her iki yandan aşağı doğru sarkmış uzun entarisi köyden gelirken yanında getirdiği halini hiç bozmamıştı. Ayağındaki siyah çoraplar diz kapaklarını örtüyor olsada içindeki hicranı ve acıyı örtmeye yetmiyordu. Hiç tanımadığı bir adamla aynı odadaydı ve kendisinden on beş yaş büyüktü, büyüktü büyük olmasına ya kendi kaç yaşındaydı ki zaten? On altı, evet daha on altı yaşındaydı.


Kimdi bu adam? Neyin nesi idi? Kendisinin nesi oluyor, nasıl oluyor da önce babası sonrada amcası ona teslim ediyordu? Bunca itiraz, bunca yakarış neden işe yaramıyor, yürek dağlanıyor du da neden kimse kendisini dinlemiyor, maruz kaldığı acıya layık görülüyordu ki? Hangi suçtan dolayı? Hangi günahının karşılığıydı kahır? Birine bir kötülük mü etmiş, her hangi birisine zararı mı dokunmuştu daha bu çağında yavrum? Darda kalmışlara yardım eden Yüce yaratıcı yetişir, yeter de bu acıyı bitirirmiydi? Haksızlıklara karşı bir mucize verirde müdahale edermiydi,  Adaletsizliklere yüce adaletiyle bir ölçü indirir adaleti yerine getirirmiydi, Çaresizliklere çare olup devasını yaratırmıydı Rahman ve Rahim olan. Yoksa olan sadece olduynan olur, haksız, adaletsiz, zorba kazanırmıydı?

Elindeki çantayı çekip aldı aniden, yerdeki hasırın içinde düşüncelere dalmış ürkek kızımız uyandığında. Korktu ve irkildi birden, tüm bedeni bu ani müdahaleyi hissetmiş kas katı kesilmişti.

Oyunmu oynuyorsun Sen?  

Keşke bu bir oyun olsa keşke bu yaşadıklarını oyunun içinden çıkınca birdaha asla görmeseydi.

Artık sen benim karımsın tamam mı? Bunu kafana sok, ya dediklerimi yapacaksın ya da seni öldüresiye döver, anandan emdiğin sütü burnundan getiririm, anladınmı?

Sanki anlasa ya da anlamasa bir şey değişecek, itiraz etse her şey düzelecek, anasından emdiği sütü inkar etseydi içinde bulunduğu durumdan kurtulacakmıydı? Kendisini emziren anası değilmiydi onu kayırmayan, ona acımayan, onu kurtlara daha bu yaşında adayan. Acaba anası hakkını helal etmese emzirdiği sütü şahit tutsa şu yaşananlar var edici tarafından önüne sunulmayacak, ortaya çıkarılmayacakmıydı? Kim ki zerre miktarda bir haksızlık yapacak olsa yarın hesap günü ortaya çıkarılmayacakmıydı? Haklı ödüllendirilmeyecek, Haksız yaptığıyla kalacak da cezasını çekmeyecekmiydi sanıyorsun, hesap günü yokmu diyorsun?

Sana diyorum sana duydun mu beni?

Elinin tersiyle sol koluna doğru dokunup azıcık itti adam.

Duydunmu?

İstemiyorum.

Kısık ve çaresizlik içeren bu cümle ağzından nasıl oldu da çıktı bilinmez ama çıkıverdi. Sanki kendisi değildi sözü söyleyen de içindeki melek konuşmuş, itirazını yükselti vermişti dersin.

Nee istemiyormusun? Sen kimsin ki istemiyorsun hee sen hangi hakla istemiyorsun hee

Biraz daha sert itti bu kez hafif yerinden oynadı itmenin etkisiyle yavrucak. Kolundan tuttu sıktı gücünü göstermek istermişçesine.
Bana bak banaaa seni öldürürüm anlayormusun öldürürüm

Öldür! Keşke öldür

                                                                  03,09,2019 kocaeli



Nee

Yalvarsam yakarsam beni öldürürmüsün gerçekten, bu benden istediğiniz şey ölümden daha ağır, daha zor. Allahın adına beni öldür yalvarıyorum sana


Ayaklarının dibine bırakı vermişti kendisini içinde kalan son kuvvetle, adamın ayaklarının dibinde iki büklüm ağlamaya başladı küçük kızım, çok uzun zaman içinde tuttuğu acıyı oracıkta hiç tanımadığı adamın ayaklarının dibine boşaltıveriyordu. Hıçkırıkları dışarıdan rahatça duyulabiliyordu artık, özlemişmiydi ağlamayı epey olmuş içini yakan şeyi gözlerinden akıtmayalı. 
Kolundan yapıştı adam tek eliyle,

Kalk ayağa ağlayıp zırlama kalk

Çekiştirdi kolunu yukarı doğru ama öylesine serilmişti ki küçük kız yere onu oradan kaldırmak için sağlam bir irade, tüm kuvvetini kullanmayı gözüne kestirmiş bir yetişkin lazımdı. Hayatta hiçbir güçlükle doğru dürüst karşılaşmamış bu adam acaba hayatının baharında birçok güçlüğü göğüslemiş bu küçük kızı yerinden kaldırmaya güç yetirebilirmiydi? Ağlamayı kesmeyen karısının çaresizliğini gören adam kendisinden bekleneni yaparak ayaklarını kızın içinden çekip çıkardı. İki bacağına sımsıkı sarılmış kızım ayaklarını kendisinden çeken adamın kendisinden uzaklaşmasıyla kolları boşluğa düşüverdi, oda sarılmaya hevesli değildi ya. Bir adım geri çekilen adam yukardan hemen yatağın yanında yere diz üstü çökmüş secde vaziyetinde hıçkıra, hıçkıra ağlayan karısına dört beş saniye baktı. Sonra yatağın üzerindeki beyaz geceliğe çevirdi gözlerini oysa o bu geceliği giymenin daha kolay olacağından öylesine emindi ki aklından bu sahneyi hiç geçirmemiş olacak. 

Bu yerde yatan kızcağızdan önce üç kez evlenmiş boşanmış, Almanya’da yaşayan birde alman karısı vardı, önceki karılarını dövdüğü çok oluyordu Alman karısını hiç dövmemiş olsada. Şimdi şu yerde yatan kızı bir güzel döve bilir ona anasından emdiği sütü burnundan getirebilir ona zorla sahip olabilirdi ancak bunun doğuracağı zorluk ve meşakkat, misafir olarak kaldığı ablasının ve eniştesinin huzurunu bozmaktan başka işe yaramayacağı açıktı. Belki biraz sakin olmalı işi zamana bırakmalıyım diye içinden geçiriyordu ki kapı vuruldu dışarıdan.

Kazım, kazııım

Bir iki adım attı kazım ve kapıyı açtı ablasına

Ne oldu

Hiç ne olacak istemiyormuş!

Sen çık bakayım dışarı

Aklını başına alsın abla ben anlamam valla elimde kalır hiç de bakmam gözünün yaşına

Tamam sen çık

İlk kez duymuştu kızım adamın adını. Kazım onca sıkıntının gözyaşının arasında ne kötü isim diye içinden geçirdi bu isim, tamda adama yakışmıştı sanki. Eğildi yerde yatan kıza doğru sevecen bir tavırla,

Kalk kızım kalk hadi yavrum tamam gitti, kalk bakayım sen nedir derdin söyle bana hadi kalk kızım.

Kolundan tuttu çekiştirdi yukarı kendine doğru, bu sevecen tavır karşısında gayrı ihtiyari kendisini bıraktığı hasırın yerine çekiştirene doğru istek duydu istemsiz. Belki bir Allahın kulu çıkarda kendisini dinler, söyleyeceklerine önem verir belli mi olur.

Kalk hadi kızım bak yazık gözlerine hadi

Tuttuğu kolundan iyice yapıştı ve diğer eliyle de diğer omzundan kavradı, güçlüydü belli ki gençliğinde tarlada, bağda çalışmış çok güneş altında kalmıştı bu kadın. Halden anlar, dert bilir biri olma ihtimali yerden kalkmak için yeterli gelmiş, kendisini kaldıran kadına doğru güç kullanmadan dikilmişti küçük kızım.

Otur hadi otur şuraya bakayım haaah otur tamam ağlama bakayım


Hemen kalktığı gibi yatağın ucuna oturması bir oldu kızımın. Bir elini bırakmamıştı kadın avucunu yukarı gelecek biçimde tutup iki elinin arasına aldı, o da yanına oturmuştu yatağın üzerinde.  



02,09,2019

Bir müddet daha içini çekerek ağlamaya devam ettikten sonra içindeki sızı yavaş, yavaş ateşini yitirmeye başladı. Yanında duran kadın arada bir avuçlarının içine aldığı eline sevecen tavırlarla hafifçe vuruyor,

Tamam, hadi sil artık gözyaşlarını

Susamış hayvanlar çamur alana gitmesinler diye çevirmeye çalışırken aniden yerde kocaman bir yılanla göz göze gelmiş, olduğu yere çakılmıştı. Tepeden tırnağa korku kaplamıştı içini, ne yapacağına dair en ufak iç günü geçmiyordu içinden. Aniden hareketlenip kaybolup gitmişti bir tarafa doğru. Bir müddet donakaldığını ve o korkuyu kolay, kolay atamadığını anımsadı içinden. Köyün, hayvanların elinden düşürmediği değneğinin kokusu, güneşin, bulutların havanın berraklığı özlemini duyduğu hatıralarıydı yavrumun.

Bak kızım sen istemiyorsun ama konuşmamız lazım, tamam belki istemiyorsun bu durumu ama anan, baban vermiş seni! Sana sormamışlar kime sordular ki bana sordular mı verirken elin adamına, anana sordular mı he sormadılar. Ben evlendiğimde de on altı yaşındaydım sen kaç kaşındasın?

On altı!

On altımı? Bak aynı yaş da evlendirilmişiz, gördün mü? Bana da sormadılar bana da, anladın mı? Bir gün geldi istediler hazırlık, düğün gözümü açtım atın üzerindeyim ordan ev ocak sekiz çocuk. Ne zaman büyüdüm, ne zaman çocuklarım büyüdü ne ben anladım ne de sen anlarsın bak gör. Hem biliyormuşsun benim yavuklum vardı köyde? Kimseye demedim, desem öldürürler nereye diyeceksin. Yeni, yeni sevmeyi sevilmeyi biliyorum o zamanlar, karabasan gibi çöktü evlilik üzerime, neye uğradığımı şaşırdım. Kimselere belli edemedim, hem büyüdüm hemde büyüttüm bende. Kaynanam koşturdukça yetiştim ittikçe geliştim, çelik gibi oldu sinirlerim bak. Artık hiç ağlamıyorum öyle senin gibi sulu gözlü değilim artık hadi kalk bakalım.

Az daha konuşsak, hemen kalkmasak?

Tamam, ağlamak zırlamak yok ama

Tamam

Anan baban bırakmış be kızım, akrabaların bırakmış, artık bu adamdan başka dayanağın yok. Sen bu adamı da kendine düşman edersen nasıl yaşarsın hayatı, geçmez bu ömür vallahi söyleyeyim sana.

İyide abla adam benden on beş yaş büyük hemde evli hemde çocuğu var ne yaparım ben? Sevmeyi geçtim, sevgi kim biz kimiz. Daha ben büyümedim ki bu adama kadınlık yapayım çocuklarına annelik yapabileyim. Her şey bi tarafa Almanya’ya götürecekmiş ben dilini bilmediğim kimseleri tanımadığım yere nasıl giderim hiç mi Allahtan korkmuyor bunlar? Bu yaşımda, bu halimle kime derdimi anlatırım, kimden yardım isterim ben. Sen de çekmişsin bak kendin söylüyorsun hadi şimdi bana sen yardım et o zaman, sen yol göster. Bu Allahtan revamı?

Tamam, ben konuşurum götürmesin seni Alamanyaya kalırsın burada tamam konuşacağım ben sen üzme bakayım kendini.

Gitmeyecek miyim?

Gitmeyeceksin konuşacağım

Abla sağ olasın, sağ ol

Sarıldı yanında oturan kadına, hiç kimseye sarılmamıştı çoktandır, kimse dinlememişti. Bu kadarı da bir şey, bu kadarı bile sevinç doldurmuştu birden içini. Belki burada kalır, belki köye… Hele kalsaydı burada gitmeseydi Almanya’ya da.

Kadın arkasına hafifçe vurdu, kalktı ve içeri gitti. Ne konuştuklarını anlamıyordu ama kendisinden bahsettiklerini biliyor, bu hayatına giren kadının kendisine yardım edebileceğine olan inancı artıyordu. Dertliydi, o da çok çileler çekmiş istemediği biriyle evlendirilmişti, kendisini en iyi anlayacak kişi bu kadından başkası olamazdı. Konuşmanın harareti artmış az önce kendisini sakinleştiren kadın bu kez kardeşine aynı merhameti göstermiyor, onu ağız dolusu azarlıyordu. Hem korkuyor hemde birinin kendisi adına bir başkasıyla savaşmasından mutlu oluyordu yavrum. Artık yalnız değilim; ne zamandır hissetmediği bu duygu içini kaplamıştı, ne hoş bir içgüdü, az önce ağlayan gözleri küçücük bir umut ışığı yakalamıştı. Şimdi ne yapmalı, bu içine doğan ışığın peşinden mi gitmeli yoksa bu sadece bir kuruntumuydu.

Şimdiye kadar çok beklemişti odaların içinde, kendisinden isteneni yapıyor emirleri yerine getiriyordu. Düşündü, ayağa kalktı, çok güçsüzdü; yaşadıkları kendisinde mücadele azmi bırakmamıştı. Ayaklarını yokladı, içeriye kadar gidebilecek takati kendisinde aradı, kapıya çevirdi gözlerini, uzanıp açabilse sonrasını düşünmüyordu. Yüzünü kapıya döndü, iki adım attığında kapının koluna ulaşmış olacak, açılan kapının kendisi için yeni umutlar doğuracağına inanmak istiyordu. O kapının ardında kendisi için kardeşini karşısına almış biri vardı, onun yanına gitmek, ne zamandır bir şeyi istememişti bu kadar. Bir, iki ve kapının koluna bastırdı çekti kendine doğru kapıyı. Kapının açıldığını duyan kadın ve kardeşi hararetli konuşmalarını kesip açılan kapıya doğru baktılar. 

Kadının oğlu ise annesiyle dayısının uzun ve hararetli tartışmasını tırnaklarını yiyerek izlemiş, siyah gözleriyle bir annesini bir dayısını çatık kaşlarıyla takip etmişti. O da ellerini iki yana açıp hafif doğruldu, içeriye itilmiş bu kadını o da merak ediyor kavganın sebebi olarak gördüğü ablanın evlerine neşe ve sevinç katacağını düşünürken, kavga ve kinden başka bir şey getirmediğine şahid olmuştu. Kız cağız kendi görünmeden eşiğin üzerinden umuda doğru bayıldı. Kendisinden on beş yaş küçük kızla Almanya ya gitme hayalleri kuran evli bir adamın hayalleri de kızla beraber yerlere kadar serilmişti. Ya ölü verse! Ödediği onca para yaptığı masraflar.

Birde işin yoksa hesap ver millete kırkından sonra, ölmemiştir canım.

Dedesiyle beraber evlerinin önünde oturmuş dedesinin onun için yaptığı tahta oyuncağa bakıyordu, kapının önündeki ağaçlar olmasa güneşin ateşi altında bu yaz günü durmaları imkânsızdı.  

Dedesinin kendisi için yontuğu tahta beşiğe iyice bağlanmıştı artık, onu görmediği günler içindeki eksikliği hisseder gidip nerede bıraktıysa olar en azından yerini değiştirirdi oynamayacaksa bile. Ağaçların aralarından sızan güneş ışıklarının vurduğu yeri ısıttığı gibi gülün içini ısıtıyordu.


09,09,2019


Hemen koşuştular, kızı düştüğü eşikten kaldırıp içerideki yatağın üzerine koydular, solgun görünüyordu yüzü,

Yemek yedimi bu kız?

Bilmem? Ben gittiğimde evdeydiler aldım geldim

Sen sabah çıktın evden

Akşam olmuş hava çoktan kararmıştı oysa kim düşünecek bir değeri varmı sahi. Koştu mutfağa hemen bir şeyler hazırladı içindeki merhamet kendi çocukluğuna hürmeten mi gelişmişti yoksa bu sahipsize sahip çıkmak mıydı niyeti bilinmez. Belki kendini görmüştü kızın yüzünde, gittiğinde koca evine aynı yaşlarda idi oda. Neye düşmüştü, kimin eşiğine? Kim onunla ilgilenmiş karnını doyurmuştu anlatırmı kimseye!

Adam yanında fazla durmadı kızın, içeri salona geçti bir sigara yaktı eliyle işaret etti çocuğa

Git küllük getir

Tüm olayları büyüklerinin ardından izleyen çocuk anlamsızlığına anlam aramayı hiç aklından geçirmeden her söylenileni yapar, koşar küllü gününde getirirdi amcasının. Düşünmedi hiç neden bayılmıştı ki abla, neden bağırmıştı annesi kocaman amcasına, gitti getirip uzattı amcasına küllüğünü. O geldiğinde amcası sigaranın yarısına gelmek üzereydi, koydu yanına küllüğü almayınca elinden çocuğun. Gözlerini karşıya dikmiş her türlü tedirginliği yüzünden okunan adam kendisine bağıran ablasının sözlerini düşünüyor, en çokta “ doymadın, doymadın”  sözlerine içerlemişti. İlk evlendirdikleri karısı daha on sekiz yaşındayken evi terk edip çekip gitmişti evleneli üç dört ay olmuşken, suçlumuydu hayır, tüm suçu babasının kendisi için alıp getirdiği kadına babasından gördüğü gibi aşağılık hayvan muamelesi yapması olamazdı. Zaten köy yerinde kadını ne zaman görüyordu ki adam cağız, el ayak çekildikten sonra yorgunluktan bir kenarda uyuya kalmış olurdu her zaman. Tanımaz etmezdi kendisiyle evlendirdikleri kadını, neden bir alıp veremediği olsun. Ya ikinci onda bir suçu olabilirdi bak, apar topar evlendirdikleri ikinci karısı sessiz sedasız bir kadın dı ve o da hayatının baharında bir gonca gibi koparılmıştı dalından. İki yıl geçmiş hala bir çocuk verememişti ailesine, daha ne kadar beklenilebilirdi ki böyle bir durumda? Koyu vermişlerdi kapının önüne hemde çelimsiz iş güç göremez sürekli hasta. Yirmi bir yaşında üçüncü kez evlendirilmişti yine hiç tanımadığı bir çocukla. En uzun o kalmıştı yanında hatta onunla Almanyalara gitmiş orada bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. Zavallı kadın üzerine getirilen Alman kumayı dahi sinesine çekmiş gıkı dahi çıkmamıştı, yediği dayaklarda cabası. Eğer erkek çocuğu doğurmamış olsaydı hala onunla evli kalırmıydı neyse. Kıskançtı, kabaydı, sürekli ezilmişti o yüzden elinde himayesinde kim varsa ezmesi ondandı belki. Almanyalarda çalışmak kolaymı, o da gurbet ellerde büyüyordu hasretlikse o da hasretlik çekiyor, onunda başı okşanmıyordu kimin umurunda. Söndürdü sigarasını yaslandı arkasına, soğuk simasında sigaranın bile ısısı işe yaramamış uzun çehresinde yumuşamaya neden olmamıştı.

Ablası çıktı mutfaktan elinde küçük bir tepsi içinde kız çocuğu için hazırladığı yiyeceklerle geçti salonu bakmadan adamın yüzüne. Koluyla kapıyı açıp içeri girdi yatakta uzunlamasına yatan kızın yanına oturdu tepsiyi kucağında bir eliyle tutarak bir sandalyeye dayadı diğer tarafını. Boşalan eliyle kızı tuttu silkeledi 
uyandırmak için

Gül, gül. Hadi bir şeyler ye kendine gelirsin

Gül dedesiyle oynadığı bahçesinden döndü, gözlerini araladı, yavaş yavaş belirdi kadın karşısında.  Önce başını her iki yana salladı isteksizliğini belli etmek için,

Hadi kalk bakim doğrul biraz

Sert bir sesle ama anne şefkatiyle ikaz etti kızı. Bitkin görünüyordu belli ki kendi kendine kalkması ve doğrulması mümkün olmayacak diye düşündü. Elinde bir kenarından tuttuğu siniyi sandalyeye tamamıyla bıraktı ve kızı omuzlarından tutarak,

Hadi ama yemezsen daha kötü, hadi bismillah

Kızda kendisini çekeleyen kadına yardım etti bakışı kaldırıp biraz geri gitti başındaki minderi sırtına doğru dayayı verdi.

Haaah tamam şimdi oldu bak.

Tepsiyi önüne koydu ve kendisini biraz daha kıza doğru yaklaştırdı, kendi elleriyle yedirdi. Ne zamandır başkası yedirmemişti küçük kızı, hafızasını yokladı hatırlayamadı, oysa sık sık bayılırdı köyünde de iyice düşündü bulamadı. Çorba bitince,

Ben yerim sağ ol abla, ne iyisin, beni düşündün, kimse beni düşünmez…

Daldı kızın yüzüne, içinde bir yerlerde bir taraf var da onu besliyordu kadın, belli etmese de. Baktıkça dalıyor, daldıkça taa derinlerde kalmış duyguları yüzeye biraz daha yaklaşıyordu.

Ye kızım sen ye, az toparlan hele bu ne hal, acıyor mu bir yerlerin

Yok, hissetmiyorum acı falan yine beni düşünüyorsun…

Yüzünden kendisini alamıyordu kadın, gözlerine bakıyor orada kendi çocukluğunu yakalıyordu sanki. Evlendiği yıllarında ötesine, koşup oynadığı bağın bahçenin içine belki, belki onunda neşeli geçirdiği vakitleri vardı. O da kızımız gibi oyundan koparılmış sürülmüş daha çocuk yaşlarda hayata.

Yavrum

Ağzından bu sözcük döküldü daldığı gönül pınarından, gördüğü gerçekte kendisi, yandığı kendi gençliğiydi belikli.


                                                                  14,09,2019 İstanbul


Kimsenin bilmediği hayatı kim bilir neleri beraberinde gizliyor, içini açacağı dert ortağı bulamayan bu kadın bir sökülse hangi dağlar yerinden oynayacaktı kim bilir.Uzun zamandır bir şey yemeyen gül önüne sunulan yemeği iştahla yedi, iştahını artıran şey asla açlığı değildi. İçinde bu kadıncağıza duyduğu yakınlık, ona karşı hissettiği samimiyetten başka bir şey değildi. Anne sıcaklığını alıyordu önünde duran tepsinin öbür ucundan. Karşısındaki kadın yemek boyunca tepsinin bir ucunu hiç bırakmadı, o da ünsiyet geliştirmişti kıza karşı anlaşılan.

Bittimi, hah istersen biraz daha getiririm bak

Yok abla sağol sana zahmet verdim ona üzülüyorum, ben bu yaşıma kadar kimseden hizmet görmedim kendimi bildim bileli. Kalkayım artık

Yok yok, yat sen hiç kalkma bu gün. Hava karardı kararacak biraz daha uyu benim şu hayvanla biraz daha konuşacaklarım var. Sen uyu ben gelirim yine yanına hadi bakayım.

Tepsiyi aldı kucağından kızın, üzirini örtmesini seyretti yastığını kaydırdı ve kendisine gösterilen şefkati içine çekti küçük kız. Gözlerini tavana dikti iki elinide üzerinde birleştirdi, mutluluk, bu içindekine bir isim verecek olsa her halde mutlu olduğunu söyleyebilirdi. Ne değişmişti ki hayatında diye düşündü, hiçbir şey belkide. Bir anne şefkatinden başka bir değişiklik yoktu hayatında. Bu düşünceye yaslandı biraz, aklına başka bir şey getirmek istemiyordu en azından kısa sürecek olsada.

Kadın elindeki tepsiyi mutfağa bıraktı, içindeki öfke dinmemişti hala. Neden gitmediğini anlamadığı kardeşinin bu uzun süreli kalışının maksadı buydu demek. Sana bir süprizim var derken hiç aklına getirmemişti böylesi bir manzarayla karşılaşacağını. Geçti salona,  kanepenin üzerinde beşinci sigarasını içerken buldu kardeşini. Neredeyse kaldığı yerden devam etti,

Bu muydu he, bu muydu yapacağın. Çabuk götür geri ver bu kızı bu gece. 
Taksimi tutarsın nasıl götürürsen götüreceksin enişten gelmeden eve.

Hayır, götürmem hem neden götürecekmişim? Tövbe tövbe

Bana bak götüreceksin diyorum götüreceksin, bu kızın yaşı tutmuyor, hem sen nereden buldun kimin nesi bu?

Bizim komşu köylerden babası buldu beni bir akrabası söylemiş, benim evlenecek birini aradığımı, onlar geldi vermek istediler kızlarını, sanki ben gittim aldım.

Yahu sen evli değilmisin he, evli değilmisin. Üstüne üslük alman biriyle yaşamıyormusun oralarda, o da yetmedi birde bu kız nereden çıktı, derdin ne senin?

Sustu bir müdded adam konuşmadı,

Kimse bakmıyor bana orda, ne yiyor ne içiyorum kim sorar hiç!

Zıkkım ye zıkkım, o kumayı getirmeseydin karın gül gibi bakmıyormuydu sana neyini eksik ediyordu senin. Sen kendin bozmadınmı düzenini? Hem bu kızmı sevecek seni ya hu bu kızı alıp gidersen nereye götüreceksin ne vereceksin ki sevsin seni he?

Sen karışma bana yarın bir gün gideriz sanane?

Bak eğer bu kızı götürmesen geri bir hakkımı helal etmem sana iki gidip şikâyet ederim polise vallaha yaparım bilirsin. Kalk enişten gelmeden götür anasına babasına teslim et.

Anası babası yok burada, amcasında kalıyor, götürsemde almazlar geri, babası bırakıp gitti.

Tüüü

Tükürdü suratına kardeşinin,

Babasının da, seninde amcasının da Allah belalarını versin, Allah belanızı versin hepinizin. Anası nerde bunun?

Ne bileyim anasını

Alıp getirmesini biliyorsun ama oğlum senin aklın başında değil, sen ne yaptığını bilmiyorsun. Ya hu insan biraz utanır daha on altı yaşında bu kızcağız daha on altı yaşında sen bunu ne diye alıp getirdin bu daha kendi çocuk. Sana nasıl baksın, orda gittiği yerde ne yapar hiç mi düşünmüyorsun. Almanya koca yabancı yer, kimi kimsesi yok

Ben varım ya ne yapacak başkasını, Hem sende o yaşta evlendin?

Ben evlendim evlendim de gel bana sor çektiklerimi. Hemde ben köy yerinde evlendim, kocaaa aile var, babası var anası var çoluk çocuk on yedi kişi yaşıyordu evin içinde, ben varmışım yokmuşum bildim mi ki? Sen elin memleketine götüreceksin çocuğu, bak yemin ediyorum mutsuzluğunu artırır bu kız senin. Zehir olur hayatın hem onunki hem senin. Aha da burada söylüyorum.

Uyumuştu gül, duymadı hiçbir konuşulanı. Yüzünde bir tebessümle öylece sırt üstü kalmıştı yavrum, bir hayal görüyormuydu bilmiyoruz.

Dış bahçe kapısı açılıp kapandı,

Aha geldi eyvah.

Dış kapıya yürüdü kadın, ardından korka korka kapıyı açtı, içinde büyük bir endişe taşıyordu. Şimdi ne olacak diye düşündü, nasıl izah edecekti bu durumu kocasına. Soluk benizli adam karısının yüzüne bakmadan içeri girdi açılmış kapıdan. Salonun karşısında oturan kayınçosuna baktı ilk önce sahte bir tebüssüm kondurdu yüzene. Çıkardı ceketini bakmadan uzattı arkasındaki karısına, elinden ceketi alan kadın kapının yanındaki askıya astı kocasının ceketini.

Ne oldu ya cenazemi var?

Çocuk yerinden indi yavaşça babasının arkasından geçti gitti diğer odaya.

Getirdin mi?

Evet getirdim.

Eeee nerde hani?

Kocasının bildiğini duyan kadının korkusu ve telaşı birkat daha artı,

Ne! Sendemi biliyordun? Allah seninde belanı versin.

Ya hu ne oldu niye bu kadar sinirlendin sen!?

Bi de soruyorsun ne oldu diye? Kız on altı yaşında, anası babası yok burada. Rızası da yok kızın daha çocuk ne bilsin evlenmek çoluk çocuk nedir?

Abartma sende sen evlendiğinde de on altı yaşında değilmiydin sanki? Ne olmuş yani?

Ben laf anlatamayacağım size yok yok. Gidip şikâyet edeceğim polise durun siz.

Kızın rızası yokmu bacanak, anası babasından istemedinmi sen?

Var istedim, kızlarını verdiler bilmezlermi, kaçırmadık ya biz kızlarını.

Eee varmış işte haberleri herkesin, amcasından aldın onunda heberi vardı kız buraya o yüzden gelmedimi zaten?

Hee

Kız istemiyor, nere götürüyorsun kızı, Almanya’ya.

Mecbur isteyecek istemiyor nedir hanım sende iyice yaptın ha, sanki bize sordular istiyormusun diye. Sen boşver karışma aralarına.

Yok yok öyle karışırım, bu kızı bırakmam artık. Ya götürüp teslim edin amcasına yada polise giderim ben.

Yanında dikilen karısına önce sert bir bakışla haddini bildiren adam sonra sağ elinin tersiyle yüzene öyle bir vurduki kadın yarıya kadar eğilip yüzünü tuttu. Sonra başını kaldırıp kardeşine baktı içini deldi kardeşinin ablasının bu bakışı. Tekrar yüzüne tükürdü ve kardeşi olduğundan utancını yüzüne bir tokat gibi vurdu kadın. Tam önünden geçip gidecekti ki kolundan yapıştı adam,

Sen karışma

Dedi, itti elini silkeleyip kolundan kadın,

Kırıştım bile

Yürüdü ve kızın odasına girdi, yavaşça açtığı kapıdan. O halde bile kızın uyuduğunu düşündü ve uyanmaması için kapıyı tıkırtı yapmadan açtı. Yediği tokat ilk değildi ve son olmayacaktı bu gidişle. Ama bu kızı size vermeyeceğim diye içinden geçirdi tüm kızgınlığıyla.

                                                                                   15,09,2019      İstanbul 


Sandalyeyi çekti oturdu kızın başucuna, yüzüne baktı o tebessüm hala kaybolmamıştı ve kendine düşeni aldı kızın mutluluğundan. Yüzündeki acıyı hissetmiyordu tek hissettiği şey her zamanki değersizlik, hiçbir değeri yoktu bu evde, varlığının salondaki vitrin kadar değeri olmadığını düşündü. İçini kaplayan karamsarlığı aşmak için yanı başında yatan kıza bakışlarını çevirdi. Onu gören başka biri olsa idi mutlu biri sanabilirdi ama kadın bu gün gördüğü kızı tanıyordu, sanki bir ömür yanında yetişmişti. 

İçindeki acıyı yüzündeki mutluluğun içinden çıkarı veriyor, çektiklerinin işareti olarak adlandırabiliyordu bu anlık mutluluğu. Kanı kaynamıştı bu küçük yavrucağa karşı, ondan kendini alamıyor kendisinden bir parça buluyordu. 

Çok uzun zaman olmuştu o da hissetmeyeli yüreğinin sesini oysa o kadar çocuk büyütmüştü sevindiği günler elbette olmuştur. Bu başka, bu aldığı lezzet şimdiye kadar hissettiklerinden başka idi. Tarifi mümkün olsa acının zirve noktası diye izah edilebilir, aldığı tadı acının içinden çıkarıp dilinize sürseniz dünyadaki tüm tatlılardan daha tatlı gelebilirdi.

Göğsünün üzerinde duran iki elini tutmayı ne çok isterdi, onu uyandırmayacağına inansa bunu yapmaktan kimse onu alıkoyamazdı. Sandalyenin üzerinde oturmuş bu küçük yavrucağa bakıyor, hasretini onunla gideriyordu. Artık hissetmediği ne varsa yeniden gün yüzüne çıkıyor, kabuk bağlamış yaraları taze kan sızdırıyordu sanki canını yakmadan.


Aniden irkildi sandalyeye yaslandı, şimdi içeri dalar o koca koca sesleriyle en derin yerinde ya uyandırırlarsa kızımı. Yavaşça kalktı ve bir kez daha baktıktan sonra yüzüne yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktı.

İki adam oturmuş ciğaralarını yakmış, derin sohbetlere dalmışlar, sanki üzerinden yıllar geçmiş de unutmuşlar tüm yaşananları. Kapıyı dışarıdan kapadıktan sonra bakışlarıyla tüm olup biteni tekrar hatırlattıktan sonra bu iki adama, çekip mutfağın yolunu tuttu kadın.

İkisi de bakışlarından alacağını almış olacak ki bir iki dakika sadece siğaralarınan dumanıyla boğuştular. Oysa bu güne dair ikisi de böyle bir plan yapmamış olacaklar, beklentileri yaşadıklarıyla taban tabana ayrışıyordu. Kimdi ki suçlu? Bu ömrünün son çeyreğindeki kadın mı? Yoksa köyünden yerinden yurdundan koparılmış gonca gülümüz mü? Yada kadar? Hani her defasında suçu, suçluyu belirleyemediğimizde bulduğumuz günah keçisi. Tabi ya O, evet O, hani şu kör olasıca kader, gözü çıkasıca, töremiyesice kadar.

Tek kişilik hazırladığı tepsiyi elinde salona girdi, kocasının önüne bir sehpa çekip bıraktı kadın. Haraketleri sert ve bir anlam taşıyordu. Uzun zamandır konuşma olmamıştı salonda, bu sessizliği bozmaya kimsenin cesareti yoktu anlaşılan. Buradaki herkes geçmişinden günahlarıyla oturuyor, haksızlığa uğramış yada uğratmışlığın ağırlığını taşıyorlardı. Kendisi haksızlığa uğramışlığın baskınlığı bazen karşındakine de haksızlık yapabilme özgürlüğü veriyor olsada, vicdanları durmadan kendilerine bunun vebalini hatırlatmadan durmuyordu. Acıyı çeken çektiriyor, zulme uğraşan zulüm kusuyor, bunun ruhunu rahatlatacağına inansada etkisi yine acıyla geri dönüyordu kendi yüreklerine.

Yemeğini bitirmişti kocası, alıp tepsiyi mutfağa götürdü. İçinden bulaşıkları yıkamak geçmiyordu ama içeri onların yanına dönmek de istediği şey değildi. Ağzından çıkacak sözlerin kendisine ve kızcağıza yararından çok zararı olacağını biliyordu. Bir çıkış yolu da bulamamıştı içinde.  Yıkadı bulaşıkları düşünürken bir yandan, ellerini sildi kapının yanında aslı duran havluya. Çayı koymuştu daha önce, doldurup bardakları içeriye götürdü kadın.

Girdiğinde bir şeyler konuşuyorlardı kısık sesle kadını görünce kesildi konuşmaları. Çay tepsini bıraktı bardağını alıp oturacağı yere geçti oturdu. Derin kulplu bardaklara konulan çayların üzerinden sıcağın buharı yavaş yavaş terk ediyordu bardakları. Saat herkesin el ayak çekeceği zamana gelip dayanmış, sonrasına ilişkin düşünceleri kimsenin netleşmemiş, en azından konuşulmamıştı daha. İçlerindeki sıkıntı patlak verecek bir yerden dışarı çıkacaktı, belki bu sessizliği kadının bozmaya niyeti yoktu ama kaçınılmaz olan yaklaşıyordu yaklaştıkça.

Bu gece kalsın burada, yarın götürsün kızı 

Duyduklarına inanamadı kadın, kocasının ağzından dökülen kelimeler yerden yükselip kadının tüm sorunlarını çözebilecek güçteydi. Ama bu kadar kolaymı?

Nasıl yani geri mi götürecek?

Diye sordu kadın,

Evet en doğrusu bu. Sen burada istemiyorsan gidecek yerleri yok bunların, imam nikahıyla Almanya'ya gidemezler yolda bin türlü hal gelir başlarına,

Duydukları karşısında içi rahatlamıştı kadının, derinden bir oh çekti ama kimseye fark ettirmedi.

Ben kızın yanında yatarım bu gece, sen salonda yat dedi kardeşine. Niyeti kızın başına bir şey gelmeden götürüp verebilmekti amcasına. Sevindi kadın, çayını daha bir iştahla içmeye başlamış, onların çaylarını da her bittiklerinde yeniden bir şevkle doldurmuştu. Yarın erkenden götüreceğiz ama bende gelirim, kimden araba bulsak, taksimi tutarsın? Ardı arkası kesilmeden birsürü soru peşi peşine sıraladı, hepsine de gerekli cevapları aldı tas tamam.

Herkesin yatağını ayarladı ve geçip kızın yanına gitti onu hala uyurken buldu. Kaç gün uykusuz kalmış, ne sıkıntılarla boğuşmuş olacak diye içinde geçirdi. Kızda sanki tüm olup biteni duyuyor gibi rahat rahat uyuyor, işleri gören kadına teşekkürünü yüzüne yerleştirdiği iç huzuruyla veriyordu. 

                                                         12.10.2019  Kocaeli

  
Kızın yanında yere bir döşek atmış, üzerine yüklükten çektiği yorganı alıp çarşaf falan sermeden üzerinde ne varsa yatağın içine girivermişti. Bir müddet uyku tutmadı kadını, ama o da yaşadığı günün yorgunluğuna yenik düşmüş uyumuştu bir müddet sonra. Sabaha karşı uyandığında küçük kızı yastığını doğrultmuş duvara dayanmış yatağın içinde otururken buldu.

Nasıl uyuyabildin mi?

Diye kısık sesle sordu. O da kafasını sallayarak cevap verdi. Anlaşılan duyulmayı o da istemiyordu.

Bu gün geri götüreceğiz seni her şeyi konuştum bizimkilerle, sen hiç merak etme.

İçini sevinç kapladı kızın, kalkıp sarılmak istedi, sadece kollarını açtı ve yer yatağında yatan kadının yanına doğru sıyrılı verdi. Yerdeki yatağın üzerinde sarmaş dolaş oldular, gören olsa kendi kızı zannedebilirdi bu küçük yavrucağızı. Kızda ona bir anne şefkatiyle bağlanmaya başlamıştı, ne de olsa kendi annesiyle uzun bir süre sıcak bir bağ kuramamış dargın ayrılmışlardı.

Sen şimdi biraz daha kal burada, ben gidip kahvaltı hazırlayalım hazır olunca seni seslerim gelir yersin sonrada çıkarız.

Bende yardım edeyim sana

Yok yok sen hiç görünme kimselere, burada kalman daha iyi sen beni dinle

Ama yardım etsem

Yok, ben hazırlarım sen kal burada çıkma dışarı

Kalktı ve kapıyı arkasından kapadı, kimseler kalkmamıştı, sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Kimsenin ne namazda ne de ezanda kulağı yoktu bu evde. Beynamazdı ahali. Kadın önce kızın kahvaltısını getirip odada kucağına bıraktı başını okşadı ve orada yemek yemesini istedi çıktı odadan.

Sonra salona yer sofrası kurdu hemen kaldırdı milleti sırayla. Kocası kızı sordu kestirmeden cevap verdi odasında yedi o siz yiyinde çıkalım bir an önce. Oğlu’da gözlerini ovuştura ovuştura oturdu annesinin yanına,

Yıkadın mı sen yüzünü?

Yıkadım

Sofrada kimse konuşmadı daha sonra, herkes bir iç muhasebe içerisindeydi anlaşılan küçük çocuk hariç. O da karnını doyurmanın peşinde bir yağa uzanıyor bir çayından yudum alıyor ardından reçele uzanıp yine ardından çayından bir yudum alıyordu.  Kardeşine baktı,

Arabayı ne yaptın?

Taksiyle gideriz

Ben gelmiyorum, işe giderim

Dedi kocası, kahvaltıdan sonra ikisi kalkıp üzerlerini giyindikten sonra çıktılar,

Ben kapıya gelince size haber ederim çıkarsınız hazırlanın şimdiden

Dedi kadının kardeşi ve dış kapıdan çıktılar. Kadında kahvaltısını bitirmiş sofrayı topluyordu ki içeri seslendi,

Gel gel kızım gittiler


                                                                                                          12,01,2020


Küçük kız kapının ardından her sözü duymuştu ve bu çağrıyı bekliyordu, kadının sözü biter bitmez kapıyı açıp dışarı çıkmasıyla yerdeki yarım kalan sofrayı toplaması bir oldu. Kadın da üzerine bir şeyle giydi, kıza baktı onun giyecek herhangi bir eşyası yoktu. Mecbur geldikleriyle gidecekti geri. Ama geri gidecek olmanın mutluluğu tüm eksikliklerini örtüyor. Küçük çocuk annesiyle bu ablanın her hareketini izliyor, olaylarla bir ilişki kurmaya çabalıyor ancak başarılı olamıyordu.

Dışarda korna sesi duyuldu, anlaşılan gelmişti. Çocuk cama koştu perdeyi çekti dışarı baktı ve dayısını gördü, annesine seslendi.

-          Dayım geldi sizi çağırıyor anne

Kadın elindeki işi bıraktı kıza döndü hadi kızım bırak onları çıkalım. İçini sevinç kapladı kızın, bıraktı her şeyi bir kenara. Yürüdü kadının ardı sıra, Pazar çantasını almıştı eline yine kadında el çantasını aldı. Küçük kız Pazar çantasını hatırladı gelirken elinde getirdiği çantayı. Bu çanta amcasının evinden çıkarken kendisine bir boşluğu hatırlatmış düştüğü çıkmazı anımsatmıştı. Olduğu yere çakıldı salonun ortasında.

-          Hadi kızım ne duruyorsun gidelim!

Kadının sesi öylesine yakındı ki içini ısıtıyordu unuttu kurduğu hayali, koştu ardından dış kapıyı geçtiler. Mavi bir Mercedes vardı kapıda, şoför koltuğunda kadının kardeşi oturuyordu. Ön taraftaki tekli koltukta bir adam vardı tanımıyordu. Kadın arka kapıyı açıp, kendisi arabanının ardından dolaşıp öbür kapıya yöneldi, kız kendisine açılmış kapıdan girdi kapıyı kapattı. İlk kez bir taksiye biniyordu, heyecanlandı. 

Daha önce hiçbir özel arabaya binmemişti, hele böyle güzel bir arabaya hiç. Ön taraftaki adamlar birbirleri ile konuşuyorlardı kız hem yola bakıyor, bir yandan da arabaya süzüyordu. Ayaklarının üzerine koyduğu Pazar çantasının her iki kolundan tutuyor arkasına yaslanmadığı için araba her haraketlinde ileri geri hareket ediyordu. Yanında oturan kadın da düşünceliydi, kendisiyle hiç konuşmuyor kafasında bir şeyler kuruyordu sanki.

Kafası çevirip sol yanından dışarı baktı, insanlar gözünün önünden hızlıca geçiyor, sanki bir koşuşturmanın içindeler. Köyünde traktöre binmişti birkaç kez, kavak ağaçlarını hatırladı birden bu ihsanlar gibi gözünün önünden akıp giderdi. Uzun ince uzanırlar gök yüzüne doğru, yem yeşil yaprakları ışıl ışıl parlar, rüzgârın esmesiyle tatlı bir ninni söylerdi kendisine. Ardında bıraktıkları toza dumana bakardı sonra, görünmez arkası bir toz bulutu oluştururdu koca tekerlerler geçtikleri yerden. Tozun içine bakmayı sevdiği aklına geldi, bin bir türlü hayal oluşurdu toz yumağının iç içe geçişinde. Birçok kez içinde kaldığı da oldu, yürürken yanından motor geçecek olsa patikada bekler, dumanların üzerinden aşıp gitmesini gözleri kapalı hissederdi. Dönüp geldi Mercedes’in içine, boğuluyor hissi gitmemişti üzerinden. Boğaz köprüsünü geçiyorlar, kocaman su birikintisini yeniden gördü. Kendi dereleriyle mukayese edilemez büyüklükte bir nehir. Büyüklük hissi uyandırıyor, bu büyüklüğün içinde insanı küçültüyordu.

 Ön taraftaki adamlar sigaranın birini yakıp diğerini söndürüyorlar, arkada oturan kadınlar içmiş kadar oluyorlardı. Bir ara yanında oturan abla kardeşine seslendi ve akşam sen nereye çıktın sorusuna işim vardı cevabını aldı. Kadın bir soru daha sordu ama onunda cevabı yoktu. Yeniden camdan dışarıyı seyretmeye kaldıkları yerden devam ettiler. İkinci soru kızın kafasını kurcalamayı başarmıştı. Bir şey çıkaramayınca fazla da düşünmedi üzerinde. Evler büyüktü ve köydeki evlerin yapıldığı malzemeden yapılmamıştı anlaşılan. Hepsi boyalı iyi görünümlü evlerdi, içlerinde kimler oturuyordu acaba? Filmlerde gördüğü insanlar bu evlerde oturuyorlardır diye içinden geçirdi. En çok da evlerin çatılarının olması dikkatini çekmişti, köyünde bacası olan evlerinde çatıları saç tan yapılmıştı. Oysa buradaki evlerin kırmızı ve göz alıcı halleri vardı. Gerçi amcasının yaşadığı yerde bacasız evlerin sayısı daha fazlaydı ama yol boyunca güzel evler görmüş, onlardan etkilenmişti.

 Bol ağaçlı yerlerden geçiyorlar, evler kadar ağaçlarda dikkatini çekiyordu. Sanki ağaçlarda daha bir başkaydı buralarda. Daha yeşil daha büyük ve daha canlı görünüyordu gözüne. Alışmıştı gözüne artık insanların fazlalığı, tek tük geçen arabalara dahi alışmıştı. Otobüsler görüyordu büs büyük, evler ağaçlar, hepsi de kendi köyünde gördüklerinden başka. Ama hepsini ilk gördüğünde şaşırıyor ardından alışıyordu.
Araba amcasının evinin önünde durdu, ilk şoför indi arabadan, ardından her iki sağ kapıda açıldı, indiler. Kız kapının nasıl açıldığını bilmediğinden veya inmeye cesareti olmadığından hareket etmedi. Adam fark etti ve kapıyı dışardan açtı, kadın kapının yanına kadar gelmişti, eğildi içeri doğru,

-          Hadi kızım

Elinde tuttuğu çantayı dışarı çıkardı, kendisi de iki hamlede koltuğu terk etmişti. Adam önden gidip kapıya kadar varmıştı, kapı vurulmadan içeriden açıldı. Kapıda görünen işe gitmemiş olan amcasıydı, hemen ardında yengesi onunda bacaklarına dayanmış oğlu duruyordu. Bir iki kelamdan sonra herkes dışarda kalmış ablasına ve kıza baktılar, bekler gözlerle. Ablası önde kız arkada bahçe kapısını geçip kapının yanına doğru yaklaştılar.

-          Hoş gelmişsiniz, buyurun buyurun
-          Aman efemdim hoş gelmişsiniz, safalar getirmişsiniz

İnce, zarif, sahte tavırlarla karşılandı misafirler. En son kız girdi içeriye, kapıda arabanın yanında o tanımadığı adam kalmış, sigarasını yakmış arabanın sağında beklemeye koyulmuştu. Salona adımını atar atmaz bıraktığı kötü duyguları karşıladı. Annesi, babası, kardeşleri, burada bulunan amcası ve karısı ve zorla evlendirilmeye çalışılan adam. Hepsi salonun bir tarafından hücum edeceklermiş de altında kalacak, boğulacakmış gibi geldi. Dış kapıdan ayrılamadı, daha iki adım atmıştı. Eline yapışmış Pazar çantasıyla birlikte dikili vermişti. Herkesler birbirine hemen alışmış, yüzlerde sahte tebessümlerle nezaket seremonileri veriliyor, yerler belirleniyor oturuluyordu. Kızın yengesi misafirleriyle yarı büklüm ilgileniyor, amcası da onu aratmıyordu.  Oda kapısı bıraktığı karanlığa açılmayı bekliyor, elinden tutup onu içine çekecek, yeniden …………….. gözlerle bakıyordu.

-          Gelsene kızım, gel otur benim yanıma, hadi.



Elini kaldırıp işaret etti. Yine kendisini düştüğü kapılardan çıkardı, o huzur veren sesiyle ablası. Misafirlere şirin görünmeye çalışan eli ayağı birbirine karışmış yengesinin aklına gelmemiş, gözü görmemişti kendisini.  Gözünün içine bakıyordu, ne zaman karamsarlığa kapılsa umut olarak yapışıyordu sesine. Seslenen o olunca düşünmeden yöneldi yanına doğru, sedirin en ucunda ki boşluğa, kendisini çağıran kapıya en yakın yere oturdu. 


Kahveler içildi, herkesin neşesi öylesine yerindeydi ki kimsenin bu sahte mutluluğu bozmaya niyeti yoktu. Yengesi elinden gelen tüm ihtimamı gösteriyor servisi tas tamam yapıyordu. Amcası hem kendisine hem de damadına sigara ikram ediyor, biri bitince hemen öbürünü uzatıyordu. Yanında oturan ablası konulara fazla girmiyor bir iki hadisede evet anlamına gelecek kadar başını sallıyor, müsait zaman kolluyordu kimsenin istemediğini konuşmak için. Damat yüzüne yansıyan stresi fark etmemiş olacak ki abartılı şekilde insanlara şirin görünmeye çalışıyor bunda başarılı olamıyordu. Çocuk yerde oturmuş bir yandan konuşulanları dinliyor bir yandan elindeki arabayla bir yerden bir yere seyahat ediyordu. Orada olmayan sadece kızımızdı. Sonunda abla konuya adım attı.

-          Eğri oturup doğru konuşalım,

Bu söz herkesi kendine getirmeye yetti,
-   
       Bu kız reşit değil, buradakilerin rızası olsada kendi rızası yoktur, kimse kıza ne istiyorsun diye sormamış! Bu benim kardeşim olacak adam bir işe kalkışmış, belki biliyorsunuz Almanya’da da evlidir. Ben kızımızla konuştum hem evlenme yaşı yoktur hem de rızası yoktur. Ben diyorum siz kızınızı alın yanınıza, belki köye gönderin ya da yanınızda tutun.

Bu doğruluk salonda bir donukluğa sebep olmuştu, kimsenin bu gerçeğe diyecek haklı bir gerekçesi yoktu. Sessizliği ilk bozan kızın amcası oldu,

-          Hangimize sordular! Hepimiz evlendik, burada evlenirken kime sorulmuş ki buna da sorulmadı diyesiniz? Benim babam gidip bu kadını bana istemiş gittik aldık, dedik mi bana sordunuz mu?

Karısına dönerek sordu,

-          Sana sordular mı evlenmek istermisin diye ya da sen beni hiç gördün mü evlenmeden önce?

Karısı başını öne eğdi, iki yana salladı.

-          Size sorup damı evlendirdiler, kim kime sormuş. Siz evlendiğinizde yaşınız kaçtı?

Adam sorularında haklıydı, bu odadaki kimseye hakkı teslim edilmemiş, kimseye sorulmamış ve herkes küçük yaşta evlendirilmişti. Hatta bu insanların anne babaları da bu mağduriyeti yaşamış insanlardı.

-          Bu yüzden biz de aynı şeyi yapmayalım diyorum.

Yengesinin ağzını bıçak açmıyordu, eğdiği başını hiç kaldırmadı, kendisine yapılanlar aklını meşgul ediyordu. Ne sıkıntılar çekmiş, nelere duçar bırakılmıştı o küçük yaşlarda. Amcası sözlerine devam etti.

-          Böyle gelmiş böyle gider, bu kızın babası kızını senin kardeşine vermiş, ne kıza nede bana söz düşmez. Siz almış götürmüşsünüz kızı evinden, ertesi gün getirip kapıya mı koyacaksınız, ayıplı mıdır bizim kızımız?

Damada dönüp baktı bunu söylerken. O da başını salladı değil manasında.

-          Hayır el sürmemişiz kızınıza, dün geldiği gibidir. Düşüp bayıldı zaten yatağından kalkmadı hiç, bende akşam kızıp bağırdım bizimkilere. Yarın erkenden götürüp teslim edeceğim kızı amcasına demişim. Bak kardeşim, kızınız istemiyor derken burası İstanbul köy yeri değil, bur da her şey kuralına göre işliyor. Bu kız gitse şikâyet etse hepinizi içeri atarlar. O etmezse ben ederim? Zorla evlendiriyorlar diye.

-          Bu kızı ben zorla vermedim, kardeşiniz gitmiş babasından istemiş, babası da vermiş kızını. Ben birkaç zaman yanımda tuttum amcası olarak ama artık kızımız sahibine emanet edildi. Benim söyleyeceğim bu kadar. Eğer damat istemiyorsa götürüp kızı köyüne babasına teslim edebilir ama ben böyle bir şeyi kabul edemem. Hem damat kızı istiyor benim bildiğim, öyle değil mi?
Yeniden damada döndü,

-          Evet istedim aldım zaten, ablam zorla almışım gibi düşünüyor bu yüzden size geldik ……… amca. Ben zorla almadım kızı, babası verdi Allah’ın emriyle aldık.

Tam bu sırada ablası yine söze atıldı,

-          Neden düğün yapmadınız öyle ise? Madem bu kızcağız evlenecek neden kaçar gibi oldu bitiğe getiriyorsunuz? Gencecik kız illa da evlendirmeye niyetli iseniz telli duvaklı düğün bu kızcağızın da hakkı değil mi?  

-          Orda da kardeşiniz istemedi biz istedik, bize söylenen söz şu “Ben zaten evliyim nikah yapalım alıp Almanya’ya gideceğim” bizde isteriz bir düğün yapılsın kızımıza.

Hiç konuşmayan yengesi, iş daha fazla çatallaşmadan bu işi kestirip atmak için söze girdi,

-          Olan olmuş hemşire, önce gelip bunları söyleseydin bizde icabına bakardık elbet. Ama şimdi bunları konuşmanın kimseye faydası yok. Kızımızı verdik senin kardeşinde memnun bize razıyız. Evden çıkan kızı geri getirmek hem kıza hem de bize hakaret sayılır. Biz bunu böyle anlasak size daha başka davranırdık. Şimdi size düşen kızımıza iyi davranmak, onun gönlünü hoş etmektir.

Olan olmuş, alan almış, veren vermiş. Kesilen sözün üzerine kimsenin yeni bir şey söylemeye ne niyeti nede gücü kuvveti yoktu anlaşılan. Kızımız kurbanlık koyun gibi tek noktaya dalmış konuşulanları yarım kulağıyla dinliyordu. Kendisi için bir şeyler yapmaya çabalayan ablanın dışında kimsenin kendisini düşündüğü yoktu. O kadında ne kadar çabalarsa çabalasın kurulu düzene karşı koyamıyor, çaresiz kalıyordu. Bütün bunları düşünüyor ve erkeklerin arasında konuşuyor olması bile büyük bir mucize sayılırdı. Kendi kocası cesaret edip gelememişken bu aileyi karşısına alıp konuşması dahi takdire şayandı. 


                                                                            16,01,2020 


Damat bir iki dakika sonra müsaade istedi ve büyüklerin ellerini öptü kalkıldı, kızı yerinden kaldırmak yine yengesine düşmüştü. Arkasını sıvazlayarak kızı elindeki çantasıyla kanın dışına kadar arkasından eliyle destekledi. Dışarıda bekleyen adam çıkanları görünce onlardan önce geçip ön tarafa oturdu. Şoför yine herkesten önce yerini almadan önce arka kapıyı açık bıraktı abla açık olan kapıdan binmedi ve önceki bindiği yere arabanın arkasından dolaşarak kendi kapısın kendi açtı ve oturdu. Kız ardına dönmedi bile, kendisine açılan kapıdan içeri girdi, elindeki çantayı ayağındaki terliklerin üzerine bıraktı. Çocuk dışarı çakmış arabanın yanına kadar gitmiş eliyle arabaya dokunmuş bir adım geri çekilmişti. Araba hareket ettiğinde göz göze geldi kızla, el salladı gayri ihtiyari.

Ne olmasını bekliyorlardı, kimsenin beklentisi yoktu adamın ablasından başka. O da belki üzerine düşeni yapmak için yola koyulmuş, içindeki sızıyı dindirmenin peşindeydi. Bu mücadelenin kazananı yoktu, şimdilik kader kazanmıştı, hani şu alın yazımız olan kahpe kader. Ön tarafta hareketlenmeler sürekli hale gelmişti, iki adam sürekli konuşuyorlar ne söyledikleri anlaşılmasa da arada arkaya doğru yarım baş dönüp bakıyorlardı. Yan koltukta oturan adam giderken olmadığı kadar haraketli davranışlar sergiliyor. Neredeyse açık edecekti niyetini. Sigaralar içiliyor duman açık olan kısık camdan dışarı seğirtiyordu.Gittikleri gibi dönmüşlerdi araba kendi kapılarına geldiklerinde ön tarafta oturan adam bir hışımla kalkıp arka kapıyı açtı, ablası bu heyecanın nedenini anlamasa da kendisine açılan kapıyı boş çevirmedi ve aşağı inmek için yeltendi. Adam inmesi için elinden tutup ona yardım etti ve ardından kapıyı kapattı. Şoför koltuğunda oturan kardeşi gaza bastı ve araba ardında biraz toz bırakarak hızlıca hareket etti. Ablası arkalarından telaş ve heyecanla bağırdı, bir iki adım attıktan sonra durup adamın yanına geldi.

-          Ne oluyor nere götürüyor kızı?

-          Almanya’ya gidiyor

-          Allah belanı versin senin. Mahvedecek!

Arabanın ani hareketiyle sarsılan bedenine inat hiçbir tepki vermedi kızımız. Bundan sonra olacaklarla alakasını kesmişti. Daha ne gelebilirdi ki başına bu yaşadıklarından fazla.

Ablası içeri doğru girdi başı önde, adam ellerini cebine soktu ve yürümeye başladı arabanın gittiği yöne. Olanlar öylesine karışıktı ki anlamaya çabalasa çabası yetmiyor, kafasındaki sorulara makul yanıtlar bulamıyordu. Kapıyı açtı ve içeri girdi.

Araba asfalt yola çıkmış artık sarsılmıyordu, şoför koltuğundaki adam tam arkasında oturan kızı aynadan görebiliyordu gözlerini yere dikmiş hiç kaldırmıyor, hiçbir tepki vermiyordu. Buna sevinmesi lazım diye düşündü, en azından zorluk çıkarmayacak kaderine razı olacak diye düşündü.

-           Hiç merak etme bundan sonra daha güzel olacak, üzülmeyeceksin daha. Almanya’da hiç kimse rahatsız etmeyecek seni.

Merak! Bu duyguyu unutmuştu. Küçüklüğünden beri hiçbir şeyi merak etmiyordu. Oysa küçüklüğünde öylemi? Dedesinin kendisi için yaptığı tahtadan oyuncaklardan tutunda, tarlalara, bağa, bahçeye çiçeğe böceğe öylesine bir merakla bakardı ki, karıncaları dahi merakla izler, yuvalarını tekrar nasıl bulduklarını düşünür, bir mana veremezdi. Babasının ektiği tohumların büyüyüp başak vermeleri, kabağın bir çekirdekten kocaman olması hep merak uyandırmıştı minicik beyninde.

Arabanın teybine bir kaset sokuşturdu tek eliyle adam, şarkıcı “Ayağında kundura, yar gelir dura dura” şarkısını söylüyordu. Çok güzel bir şarkı geldi kulağına manasını hiç düşünmedi bile.  Kasette daha birçok güzel şarkı çalındı kulağına, bunların bazılarına adam da eşlik ediyordu çirkin sesiyle. Oysa ne kadar güzel söylüyordu şarkıcı, girip bozmasaydı ya. Yol uzun konuşan kimse de olmayınca adam kaseti bir o yana bir bu yana değiştirip duruyordu. Akşamüstü olmuş adam yorulmuştu anlaşılan Türkiye sınırlarını terk etmeden bir otelin önünde durdu. Gidip içerdeki adamla konuştuktan sonra tekrar gelip kızı indirdi arabadan. Çantasını arabaya koydu, kızın kolundan tutup otelin ikinci katında bir odaya götürdü. Büyük tek bir yatak vardı odada, iki koltuklu ortasında sehpa olan bir oturma yeri. Hava soğuktu ama odada kalorifer vardı ve oda soğuk değildi. Giyecek ikinci bir şeyleri yoktu üzerlerine, adam üzerindekilerle yattı yatağın üzerine. Kıza geç şöyle otur koltuğa “sana ilişmeyeceğim” dedi. Kız söyleneni yaptı geçip koltuğa oturdu iki elini kucağına koydu. Adam isterse yatağa uzanabileceğini ve kendisine bir şey yapmayacağını anlattı ama kız gitmedi yanına. Sabaha kadar uyumadı kız. Adam yan odadan duyulacak kadar horluyor, çirkin sesiyle odayı dolduruyordu. Sabah olunca adam kalktı tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı ve kıza da elini yüzünü yıkayıp gideceklerini tembih etti. Kız kalktı o da tuvaletten sonra elini yüzünü yıkadı. Kızın hazır olduğunu gören adam bu kez kolundan tutmadan kapıyı açtı ve dışarı çıktılar. Artık yan yana yürüyebiliyorlardı, merdivenleri indiler, kahvaltı için giriş bölümündeki masalardan birine oturdular. Yeni uykusundan uyanmış on beş, on altı yaşlarında bıyıkları yeni terlemiş oğlan ne yiyeceklerini öğrenip getirdi ve kahvaltılarını yaptılar.

Ne ablalarının ne de yengelerinin evinde bu konu akşam konuşulmadı. Bir önceki gece evden çıkan adam hem arabayı hem kızın amcalarını ayarlamış, gideceklerini ablası hariç herkese söylemişti. Yanlarında kızın tanımadığı adam, Mercedes’in sahibi, kendisinin Almanya’dan arkadaşı idi. Her şeyi önceden ayarlamışlar, arabanın bagajına da birkaç koli içki şişesi zulalamışlardı. Gümrük kapılarında adam cebinden çıkardığı iki pasaportu görevliye uzatıyor, görevli başını uzatıp arkaya bakacağı sırada yavaşça arabadan iniyor bagajdan birkaç şişeyi görevliye veriyor gülüşmeler arasında gümrük işleri tas tamam hallediliyordu. Yol boyunca gördüğü evler İstanbul’daki evlere benzemiyordu, insanlar fazla görünmediği için onlar hakkında bir bilgi sahibi olamamıştı. Tarlalar, hayvanlar, bazı farklı arabalar gözüne takılıyor hafızasında oturtmaya çalışıyordu. Birkaç kez yolda çeşitli molalar vermişler, bu molaların birinde adam önde oturmazsa sorun çıkabileceğini izah etmiş, kızı ön koltuğa oturtmuştu. Yine bu molaların birinde ayağındaki terlik adamın dikkatini çekmişti, yeni ayakkabı ve elbise almak için şehir merkezlerinden birine girmişler hem kendisine hem de kıza bir şeyler almışlardı. Nereye gittiğini ve kendisinin neyin beklediğini merak etmiyordu, tek istediği biraz uyumak biraz unutmaktı. Etrafına dalgın dalgın bakıyor laf açmaya çalışan adama hiç cevap vermiyor, kasetteki şarkıları istese de istemese de ezberliyordu. Artık ayağında yeni bir kundura vardı ve kendisi de bir insandı, ben insan değil miyim çağrısına karşı. Canım dediklerim canımı aldı derken şarkıcı, o da tüm akrabalarını tek tek içinden geçiriyor, yalnızım dostlarım yalnızım yalnız diyordu.

Gece bastırmıştı, gözleri dayanamamış kapanmış, arabanın durması ile yeniden açıldı. Adam arabadan inmeden önce arabada kalmasını söylemiş, gelip kendisini alacağını o zamana kadar burada kalmasını tembih etmişti.


Ne kadar uyuduğunun farkında değildi, ama bir iki saat geçmiştir diye düşündü çünkü hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Kocaman çok pencereli taş binanın önünde durmuşlardı, caddenin her yanı büyük binalarla doluydu ve hepsinin çok fazla camları vardı. Bu kadar büyük binalar ve bu kadar fazla cam görmemişti daha önce. Daha önce büyük taş binada görmemişti. Gördüğü manzara göz kamaştıran cinste idi, hava soğuk belki bunda sabahın güneş ışıklarının yoksunluğunun da payı vardı. Tek başına gecenin sabaha en yakın yerinde arabanın içinde yalnızlığını iliklerine kadar hissetti. Bunda soğuğunda payı vardı, sokaklarda kimsecikler yoktu sanki daha önce terk edilmişti buralar. Pencerelerin hiçbirinde ışık yanmıyordu, soğuk camlara, taş duvarlara sirayet etmişti. Aradan bir vakit geçmişti ki adam göründü köşeden, gelip kapısını açtı. Bir iki parça elbisesini koyduğu çantayı almak istedi, adam eliyle kalsın işareti yaptı, almadı döndü. Yürüdü, kendisi de arkadan takip etti, yandaki kapıdan içeriye girdiler. Büyük merdivenli bir binadan içeriye girerken kız hiç böylesi bir binaya girmediğini bu binaların kendi köyündeki tüm insanları içerisine alabileceğini içinden geçiriyordu. Bir kat çıktıktan sonra soldaki ilk kapının önünde durdular, adam kapıyı kendi anahtarıyla açtı. Kapıyı açar açmaz karşısında üzerinde pembe renkte bir uzun giyişi olan sarı saçlı mavi gözlü bir kadınla yüz yüze geldiler. Kadın gecenin bu saatinde dahi göz kamaştıracak güzellikte idi, üzerindeki elbisesiyle adeta prenseslere benziyordu. Yüzünde gecenin bu saatinde kaldırılmış olmanın huzursuzluğu ile yanında getirdiği kız çocuğunun rahatsızlığı birlikte okunabiliyordu. Almanca sert konuşmalar geçti aralarında hem konuşuyor hem de bir yandan içeri doğru yürüyorlardı. Kızın orda kaldığını görünce hareketlenip kızı kolundan tutup büyük salona soktu. Salonun ortasında koçman bir avize asılıydı, ışıl ışıl parlıyordu. Koltukların birine oturdu; beyaz koltuklar çok şık ve gösterişliydi. İki koltuğun ortasında mermer bir sehpa duruyor, üzerinde ise bu güzel kadınla adamın sarmaş dolaş resmi vardı. Bu kadının onun kocası olduğu açıktı, kendisini nasıl izah etmiş olabilir diye düşündü. Tartışmaların hararetine bakılırsa akrabam demediği kesindi. Buna bir süre sonra kadının ağlamasını da eklersek işlerin sarpa saracağı belli idi. Mas mavi gözlerinden inci gibi dökülüyordu yaşlar, bir başka yakıştırıyordu ağlamak bu kadına. Bu kadar güzel bir kadın görmemişti, kendisini ona bakmaktan alamıyordu. Kadın konuşurken ağlamaklı gözlerle arada kıza bakıyor, bazen da eliyle işaret ediyor, kocasına bağırıp çağırıyordu. İçerisinde zerre kadar korku yoktu, ne de kıskançlık, tek hissettiği duygu kadının güzelliği karşısında etkilenmiş olmasıydı. Hiç sarışın bir kadın görmemişti, renkli gözlü birini de.

Kıvır kıvır sarı saçlarıyla salonun ortasına girdi, gözlerini ovuşturuyordu, gürültüye uyanmış annesinin sesi rahatsız etmiş olmalı. İlk babası gördü ve özlemle yanına kadar süründü. Yavrusunu kucağına alıp koklamaya öpmeye başladı. Sarı saçlı çocukta babasını kokusundan tanımış olmalı ki uykudan uyanamamış gözleriyle ona sarıldı. Atıldı annesi çekip aldı kucağından çocuğunu, yeniden bağrışlar başladı çocuğun yanında olmalarına rağmen. Çocuk la abla ilk kez göz göze geldiler, yabancıyı hemen ayırt etmişti gözleri. Annesinin arkasından ablaya bakıyordu, elini ağzına götürdü. Saçları annesinin saçlarıyla aynıydı, gözleri de. Bir kez daha hayranlık duydu ilk kez gördüğü bu yabancılara. Şimdi bu adam neden kendisini getirmiş olabileceğini yeniden düşündü, bulamadı. İnsanın isteyebileceği her şey fazlasıyla vardı bu evde, huzur doluydu kavganın arasında. Gürültüye alışmıştı, hayatının son zamanları hep kavgayla geçmemiş miydi?  Gözlerini çocuktan bir an olsun ayırmadı ta ki annesi çocuğu solandan çıkarana dek. Adam da arkalarından gitti ve çok geçmeden geri döndü.

“Sen burada bekle beni, bir saate geleceğim” deyip dış kapıyı çekti.


Salonda tek başına kalakalmıştı, içeriden çocuğunu uyutmaya çalışan kadının nameleri inceden sızıyordu oraya, şefkatin sesi. Öylesine yorgundu ki, bıraksalar şu rahat koltukta günlerce uyuyabilirdi.  Dedesinin de kendisini uyutmak için söylediği ninniler aklına geldi. Kendini güvende hissettiği günler, ne çok ihtiyacı vardı dedesinin sesine. 

                                                   10,02,2020

Tam karşısındaki resim dikkatini çekti, resimdeki kadın aynı güzelliğiyle tam boy beyaz gelinlikler içerisinde pembe çiçekli bir verandanın içinde çekilmiş. Kadının ihtişamı göz alıcı haldeydi yanındaki adamsa kendisini buralara kadar sürükleyen yüzüne bakılamayacak kadar çirkin herife hiç benzemiyordu. Belki bir alman, sarı saçlı mavi gözlü boyu kadının boyuna denk bir adam vardı resimde. Kadın bir kez daha hayret etti içinde bulunduğu duruma. Oysa yanındaki mermer sehpanın üzerinde bu kadınla birlikte kendisini getiren adamın resmi vardı görmüştü onuda. Hatta önlerinde az önce uykusundan uyandırılan çocukta yerde oturuyordu.  Kafası arkaya düştü ve uykuya yenildi küçük kızımız. 

Bebeğini uyutan kadın bir hışımla salona daldı, amacı kendisinden habersiz gerçekleşmiş bu hadisenin hesabını sormaktı anlaşılan ancak içeri girdiğinde tekli beyaz koltukta uyuya kalmış kız çocuğuyla karşılaştı. Yüzünde o kadar güzel bir masumiyet vardı ki onu görebilmek için temiz bir kalbe sahip olmaya ihtiyaç yoktu. İlerledi tam karşısındaki üçlü koltuğa oturdu, belki bir iki dakika onu seyredip sonra yapacağından geri durmasa da olur diye içinden geçirmiş olmalı. Küçük kız çocuğu tüm masumiyetiyle karşısında uyuyor, her zamanki gibi dedesini rüyasında gördüğünde yüzüne kondurduğu tebessümü yerleştirmişti. Kadının ise ne dedesinden nede kızın kim olduğundan haberi dahi yoktu. Ama masumiyeti yüzünden okunan bu kızı görüyor, içindeki sızıyı görebiliyordu belki kim bilir. Bu kocasının kendisini aldattığı ilk kadın değildi belki de son kadında olmayacaktı ama eve getirdiği ilk kadın oydu. Buna nasıl cürret edebildiğine kızdı, içini yine bir kıskançlık kapladı. Yeniden ayağa kalkmayı bu kadından hesap sormayı düşündüyse de kızın yüzündeki masumiyet onu durdurmayı başarmaya yetti. Kendine hakim olması gerektiğini karşısında uyuya kalmış bu kız çocuğunun yaşananların sebebi değil olsa olsa mağduru olabileceği düşüncesini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştı. Sağlıklı düşünmeliydi, kıskançlık, hırs ve öfkeyle hareket ettiğinde yine zararlı çıkan her zamanki gibi kendisinin olduğunu biliyordu. Bir daha olayları başından düşündü, kocasıyla konuştuklarını aklından geçirmeye başladı. Neden getirdiğini söylemişti kocası, gidecek yeri olmadığı için buraya getirdiğini bir  yer bulur bulmaz götüreceğini, bir yakını olduğunu söylemişti ama iç güdüleri bu kızla yakınlığının hiç de masum bir yakınlık olmadığı konusunda kuvvetli hisler besliyordu ona karşı. Zaten uzun süredir aralarında ciddi sorunlar vardı ve kocasının halinden, davranışlarından, hiç te memnun değildi. Eve çok geç ve sarhoş geliyor her seferinde ağzından kaçırdığı sözlerle yalan söylediğini anlıyor, başka kadınlarla yatıp kalktığını anlıyordu. Daha da kötüsü kendisiyle hiçbir yakınlık kurmuyor, evine bağlı düzgün bir koca profilinden oldukça uzaktı. Bu kendisini her zamankinden daha rahatsız etmişti ki en son kavgalarında ortadan kaybolmuş ülkesine Türkiye’ye tatil için döndüğünü bile sonradan açtığı bir telefonla öğrenmişti. Eskiden olduğu gibi parasını kocasıyla paylaşmadığı için aralarının kötüye gittiğini de aklından çıkarmıyordu, kocasının kendisine parası için yaklaştığından adı gibi emindi.

Ne kadar bu düşüncelerin içinde kaldığını bilmiyordu ama çıktığında kapının açıldığını işitti, başını çevirdi gelecek olanın kocası olmasını umduğunu bir an önce bir izahat vermesini isteyeceğini biliyor, içindeki kini yeniden alevlendiriyordu. Adam içeri salona girdi, kadın ayağa katlı ve kocasına doğru iki aydım attı, adamın düşüncesi bir an önce kızı alıp evden ayrılmaktı ama karısı olacak almanın bu işi bu kadar kolay izin vermeyeceğini tahmin edebiliyor olmalıydı. 

-          Nereye kayboldun pislik herif

-          Sen karışma sana anlatacağım sonra

-          Hayır şimdi anlatacaksın. Bu kız kim ve sen neden getirdin onu buralara

 Gürültüyle birlikte kız da uyandı ve ayağa kalktı hemen, kadının adamın yakasına yapışmış hesap soruyor halde almanca konuştuklarını işitiyor ancak yine bir şey anlamıyordu.

-          Hayır şimdi anlatacaksın bana

-          Bak bu kız benim bir akrabam diyorum, onu götürüp şimdi bırakacağım buradaki akrabalrı'nın yanına, hemen dönerim konuşuruz yine hadi dur şimdi.

-          Hayır inanmıyorum sana öyle olsa buraya hiç getirmezdin neden buraya getirdin?

-          Evde yoklardı

Kadını kenara ittikten sonra kıza seslendi,

-          Gel sende hadi gidiyoruz

El işaretiyle onu salondan çıkardı, kız hem kadına bakıyor hemde göz yaşlarıyla yakarışları karışmış olan kadına üzülerek bakıyordu. Kadın arkalarından birkaç şey daha söyledi ama adam hiç cevap vermedi. Gün aydınlanmış sokakta hareketlenme başlamıştı. Bu soğuk şehri güneş dahi ısıtmaya yetmemişti. Yeniden arabaya binip şehrin sol tarafına doğru yol almaya başladılar. Konuşmuyordu adam, kızında konuşmaya niyeti hiç mi hiç yoktu. 


                                                             15,02,2020


Sokaklara bakıyor, köyünden ayrıldıktan sonra ne çok şey görmüştü. Küçücük dünyası büyüdükçe büyüyor, şehirler büyüyor, evler büyüyordu. Oysa küçücük bedeni bu yaşadıklarına henüz hazır değildi. Önce köyünden koparılmış ardından kopuş büyüdükçe yaşam ağırlaşmıştı. Sağında bir şehir akıyordu dış yüzleriyle apartmanlar, iç yüzleriyle insanlar. Kendisini hiçbir şeye ait hissetmiyordu, solundaki araba kullanan adama dahi.

-          Burada kalacağız birkaç gün

Arabayı tek katlı bir birine yapışık uzunca bir binanın önüne park etti. İndiler arabadan, çantasını aldı, bu kez karışmadı adam. Girdiler içeri camdan büyük kapıdan, daha önce konuşmuş oldukları belli, birbirlerine gülümsüyor, önündeki deftere bir şeyler yazan adama cebinden çıkardığı parayı uzatıyor ondan da bir anahtar alıyordu.

Merdivenleri işaret etti, bir kat çıktılar sola dönüp oda kapıları üzerinden kendilerine ait odayı buldu adam. Girdiler içeri, biraz daha büyükçe bir alan vardı bu yerde; bir çek yat, bir sehpa iki yatak ve televizyon. Odanın içi geniş dışa bakan yüzü camla kaplıydı. Odanın içi aydınlık, perdeler baştan sona kadar uzamıştı. Camın önünde temiz bir çekyat vardı hemen önünde ise sehpa. Kapının solunda iki yatak yerleştirilmiş ortası bir küçük sehpa ile ayırmışlardı. Odanın içinde birde banyo ve tuvalete açılan kapı göze çarpıyordu. Daha sabahın dokuzu idi ama adam bu uzun yolculuğun ve moral bozukluğunun etkisinden olacak cama yakın yatağa kendisini bıraktı.

-          Geç sende rahatına bak ben biraz uyuyacağım

Kız elindeki çantayı yatağın yanına bıraktı. Adam o sırada yatağa uzandı ve ellerini başının altında birleştirdi, tavana dikti gözlerini. Kızda önünden geçerek çekyata oturdu öbür kıyısından. İkisi de yorgundu, bedenleri bu yorgunluğa dayanamadı ve önce adam ardından da kız uyuya kaldı oturduğu çekyatın üzerinde. Telefon sesine uyandılar, adam yanında duran sehpanın üzerindeki telefonu kaldırdı, telefonun diğer ucundaki ne söylediyse başını sallayarak bir şeyler homurdandı.

-          Yemek hazırmış, gidip bir şeyler yiyelim.

Kalkıp yüzünü yıkamak için karşıdaki kapıyı açtı ve yüzünü yıkadı asıl duran havlulardan biri alıp yüzüne kapattı ve geldiği yere doğru yürümeye başladı. Kapıyı açık bırakmıştı kız da kalkıp oraya yöneldi, o da yüzünü yıkayıp diğer asılı duran havluya kurulandı ve havluyu yerine astı. Adam elindeki havluyu yattığı yatağın üzerine attı ve dışarıya doğru yöneldi, kızda ardından onu takip etti. İnip giriş kattaki sıralı dizilmiş birkaç kişinin de yer aldığı masalarda yemeklerini yediler. Adam bir sığara yaktı, kız yemeğini bitirene kadar onu izledi, ardından sigarasını söndürdü ve kalktılar. Adam yeniden odanın yolunu tutu. Odaya geldiler, kızın içeri girmesiyle kapıyı kapattı ve kilitlerdi. Kapıya en yakın yatağın üzerine itti ve üzerindekileri çekiştirerek çıkarmaya başladı. Kız direnmiyordu ama yardım da etmedi. Adam kızdan istediğini aldı, o istemese de. Kendi yatağının üzerine geçti ve bir sığara daha yaktı. Kız yatak örtüsünü başına kadar çekti ve ağlamaya devam etti sessiz.

-          Ben dışarı çıkıyorum belki geç gelirim merak etme, ben çıktıktan sonra kapıyı kitle, kimseye açma, ben gelence açarsın.

Kapıyı açıp çıktı. Biraz daha sesli ağlamaya başladı onun gidişinden sonra. Bir müddet ağladıktan sonra kalkıp kapıyı kilitledi ardından banyoya gitti ve temizlendi. Banyodaki musluğa ve gereçlere yabancı değildi, köyünde yoktu musluk ama gelirken yolda uğradıkları otellerde öğrenmişti nasıl çalıştıklarını. Havluya kurulandı ve sarıldı, geçip yatağın örtüsünü çıkardı banyoya attı. Hala titriyordu, üzerine giyecek değişik bir şeyi yoktu en son aldıklarını da yırtmıştı cani. Çantadan eski elbiselerini çıkardı tekrar giyindi. Çok şey düşündü yatağın üzerinde oturur vaziyetteyken, birçok şey.  Ağlamıyordu artık, ağlamayacağım dedi sesli. Artık ağlamayacağım, kimse yoktu yanında ama o sesli konuşmuştu.  Ağlamadı da, ne adam sarhoş geldiğinde ağladı ne de horladığında. Ne sabah kalktıklarında yeniden, ağlamadı. Bir iki hafta böyle geçti bu tek odada, elbiseler aldı adam getirdi attı yatağın üzerine, bazen de yiyecek bir şeyler. Yine yaptı yapacağını adam ama kız ağlamadı. Gündüz çıkar akşam çok geç saatte dönerdi. Nere gider nereden gelirdi söylemezdi hiç. Soracak kimde de yoktu ya, varlığı yokluğu arasında bir fark yoktu kızın.

Bir gün adam kalktı “ Hazırlan gidiyoruz” dedi. Birkaç eşya hepsi alıp çıktılar. Yeniden bir bilinmeze doğru sürüklendi. Belki beş on dakikalık yoldan sonra yeniden araba durdu. İndiler eşyalarını aldı yine kız, adam karışmadı. Yine bir apartman dairesi üç katlı, merdivenleri çıktılar ikinci katta durdu adam iki kapıdan sağdakini yine anahtarıyla açtı ama bu kez zili de çaldı açmadan önce. Kapıyı açar açmaz karşısında bir kadın belirdi, yanında bir erkek çocuğu ile. Adam kucakladı çocuğu kaldırdı, önce öptü ardından sarıldı özlemişti belli. Kadın kıza hoş geldin dedi kız başını salladı ve içeri buyur etti ardından. Salona geçildi, en son evdeki kadın girdi salona. Adam çocukla biraz daha oynaşdı ardından kıza dönüp,

-          Bak bu Sebahat ablan, sana o bakacak bundan sonra, o ne derse o olacak

Elinde çantayla salonun kapısını bir iki adım geçmiş dikiliyordu, gayri ihtiyari kadına baktı, kadında ona bakıyordu.

-          Hoş geldin, geç otur şöyle

-          Hoş bulduk

-          Açmısınız yemek hazırlayayım mı?

-          Yok, ben aç değilim, çıkıyorum siz yerleşin, bak kavga istemiyorum, anlaşın canımı sıkmayın benim.

Kadın ayakta dikiliyordu, kız kendisine bir yer bulmuş oturmuştu. Kavga istemiyorum, yerleşin denildiğine göre yeni evleri burasıydı ve bu kadında onun karısı olacak. Hatta bahsi geçen çocuk da şuan babasıyla oyun oynayandan başkası olamaz. Biraz oynadıktan sonra cebinden çukulata çıkarıp çocuğuna verdi. Kalktı ve çıkış kapısına yöneldi,

-          Sakın, kavga gürültü istemem

Kapıyı kendisi arkasından çekti, kadın kocasının ardından salona tekrar geldi. Çocuğu çukulatayı açmış yemekle meşguldü.

-          Gel sana kalacak yerini göstereyim

Dedi ve giriş kapısının yanından yukarı çıkan merdivenleri çıkmaya başladı, kız yerinden kalktı hemen karşısından ahşap merdivenleri çıkan kadının ardından yürümeye başladı. Çatı kata ulaştıklarında kadın bir odanın önünde durmuş onu bekliyordu. Geldi, kadın içeri girince oda girdi, küçük şirin bir odaydı, dışarıya açılan bir penceresi vardı. Odanın ortasında yeni alındığı belli olan büyük bir yatak, tam karşısında bir dolap. Kadın olgun bir duruşla odayı gösterdi eşyalarını dolaba koyabileceğini, rahat etmesini istedi.

-          Sen ona bakma, neyin kavgasını edecekmişim, her şeyi anlattı bana. Uzun uzun konuşuruz daha sen acele etme geç koy eşyalarını. Yarın bir gün çıkıp yeni eşyalara alırız sana.

Bunları söylerken sesi titriyordu, hiçte göründüğü kadar rahat değildi. İçinde gizledikleri kıskançlık değildi belki ama yerini tarif edemediği bir sıkıntı besliyordu bir yerlerde. Kızı orada bırakıp aşağı indi, mutfağa geçti hemen. Yemeğin içine akıttı gözyaşlarını, şimdi ağlama sırası ona gelmişti. Mutlu değildi bu adamla, her gün içer eve gelir ya döver ya da arkasını döner yatardı. 

O da Gül gibi yaban ellerde kalmıştı sekiz yıl, yaz aylarında kendi memleketine giderlerdi değişik olarak onun dışında tüm hayatı bu evin içinde geçerdi kadının. Yalnızdı, kimsesi yoktu ve tek tanıdığı kocası olacak adamdı. Onu da ne zaman gördüğü hiç mi hiç belli olmazdı bazen bir giderdi bir hafta uğramazdı evine. 

Almandan haberi vardı, önceleri dert ederdi kendisine ama ne kadar yanlış yaptığını durup düşündüğünde o da anlamıştı. Zaten sevgi, anlayış, şefkatten eser yoktu bu adamda neyi kıskanabilirdi ki. Neyi paylaşıyorlardı bu hayatta. Sadece bu evi ve çocuklarını, bunun için de hayatı kendisine zehir etmeye hiç mi hiç gerek olmadığını düşünmüş sorun etmekten vazgeçmişti. Bir hafta önce gelmiş ve bu eve bir kadın daha getireceğini söylemişti. Önce yine duyguları kabardı, yükseldi ama sonra çabuk sindi köşesine. Yediği dayağında bunda payı vardı. Neyin nesi olduğunu en incesine kadar anlatmıştı adam, kızın yaşının küçük olduğuna varıncaya kadar. Hem sana şenlik olur demeyi de ihmal etmemişti çok düşünürmüş gibi. Başka bir yere götür, burada çocuğun yanında olmaz dediyse de şimdilik buna imkânı olmadığını daha sonra bakacağını söylemiş konuyu kestirmeden kapatmıştı.

Otuz yaşında güçlü bir kadındı Sebahat abla, kilosu yaşına oranla fazla sayılabilirdi, yüzünün al al olması buna bağlı olabilir. Çocuğundan başka neşe kaynağı yoktu onunda, zamanını onunla geçiriyordu. Kız yukarıda biraz durduktan sonra aşağı inmeye karar verdi, gelip mutfak kapısında durdu. İçeride ocağın önünde yemeği karıştırıyordu ablası, bekledi önce, belki gel sen karıştır der diye, demedi. Ne söylemeli ne demeli bu halde, kendisine mi acımalıy dı yoksa bu kadına mı? Üzerinde köyden çıktığı ilk günkü elbiselerle öylesine masum duruyordu ki kapı eşiğinde, içinde kötülük beslemeyen kimse ona kötü bir söz yakıştıramaz dı. 

Ne sofrada konuşabildiler, ne sonra. Bulaşıkları yıkarken dahi yardım istemedi kadın o da soramadı bir türlü. Çocukla konuşmadan biraz ilgilendi ama çocukta yanaşmadı pek bu yabancıya. Biraz daha oturdu salonda sonra mutfak kapısına tekrar baktı içerde kimse yoktu bulaşıklar bitmiş temizlik yapılmıştı, merdivenlere baktı sanki kendisini yukarı çıkarmak istiyordu. Direnmedi ağır adımlarla yöneldi yukarı çıkmak için, basamaklardan ağır ağır çıktı. Yeniden kendisini bir odanın beklediğini biliyordu, onu içine alacak karamsarlığa yöneldi, içeri girdi. Cama doğru yürüdü bu kez, hemen yatağın üzerine çıkmadı. Akşam olmuş ışıkları yanmış evleri gördü, düzgün nizami sağuk yapılar. Hepsinin çatıları da simsiyah giyinmişti, içine açılan camlar birer göz gibi görünüyordu çatı katlarında. Hiç böylesi yapı görmemişti şimdiye dek, şimdiye dek görmediği ne çok şey görmüştü. Ahşaptan yapılmıştı içinde durduğu oda biraz alçak ama derin. Yüzündeki cila ağaç kokusunu gizliyordu ama çok hoşuna gitmişti bu oda. Cam dizlerinden itibaren başlıyor boyunun çok üstünde bitiyordu. Dışarıyı seyretmek ne güzel olur sabah bu camdan.  

İlk kez içinde sabaha deyin iyi duygular besledi. Ya çıkar gelirse diye düşündü ardından, belki aşağıda kalır çıkmaz yukarı, belki kim bilir. Üs katta bir oda vardı, ya yan tarafta merdivenlerin başındaki kapı neyin nesi, merak etti camdan ayrılıp odadan dışarı çıktı, sağında merdivenlerin bitiminde solda bir kapı daha görmüştü oraya yöneldi. Kapının koluna hafifçe bastırdı, açıldı kapı, aynı otel odasındaki gibi bir banyo ve bir tuvalet vardı burada da. Girdi ve elini yüzünü yıkadı, aynada kendisine baktı. Köyden çıktığı elbiselerin içinde küçücük bir kız çocuğu gördü, ağlamaktan yüzü gözü şişmiş, yaşadıklarına küsmüş. Yeniden su çarptı yüzüne saçlarının kenarları ıslanmıştı, damla damla aşağı aktı sular. Döndü yeniden odasına, yatağın üzerine uzandı yüz üstü, ağlamadı. Kadın gece geldi, mutsuzluğu okunan bu kıza baktı. Hafif bi örtü aldı dolaptan, örtü üzereni sabaha karşı soğuk olur.

Erken uyandı bu sabah, söylediği gibi camdan dışarı baktı ilkin. Puslu bir hava vardı şehrin üzerinde, istediğini bulamadı, umutsuzlukla çekti yerine perdeyi. İnip kadına bakmak istedi, yüzünü yıkadıktan sonra. Merdivenleri indi sessiz kimseler yoktu ortalıkta. Geçti mutfağa, hiçbir şeyin yerini bilmiyordu, bilse bi çay suyu koymak isterdi, yardım etmek istiyordu. 

                                                      04,03,2020


-          Aşağıa, ocağın altındaki dolapta çaydanlık

Döndü kapıya, Sebahat ablaydı evet, sabahın mahmurluğuyla üzerinde geceliği. Eliyle işaret ediyordu. Dönüp açtı kapağı, aldı demlikleri ve ocağın üzerine koydu.

-          İyi uyudunmu

-          Uyudum abla sağol, üzerimi örtmüşsün

-          Evet sabaha karşı soğuk olur buralar. Gelmedi seninki

Seninki lafına kızmıştı, ama yinede belli etmedi. Demliğe suyu doldurdu o arada, yeniden ocağa koydu.

 

-          Ocağı yakamazsın sen, bak göstereyim şu düğmeye bastıracaksın ve bastırırken de çevireceksin, hah şöyle, yandı.

-          Sağol abla

-          Erken mi kalkarsın

-          Evet

-          Gelmez her zaman, bazen olur ki haftada gelmez.

Dinledi, elindeki işle meşgul oldu, sormadı. Bir yandan da kadının nereden neyi çıkardığına bakıyordu. Zeki idi bir gördüğünü bir daha unutmazdı hemen kavrardı.

-          Sen sonuncusun, bi de Alman var, daha çok ona gider, kırığı, oynaşı çok senin anlayacağın.

Tanışmıştı Almanla o ne güzellik öyle, yeniden aklına geldi kadın. Ama oda mutsuz belki almamıştır içeri tekrar.

-          Daha kim bilir kimler var. Aman uzak olsun benden, ne halt ederse etsin, şeytan görsün yüzünü.

Bir yandan kahvaltı hazırlıyor bir yandan da dertleşiyordu. Sebahat abla konuşuyordu, içini döküyorda denebilir. Kız dinliyor arada anladığını belirten sesler çıkarıyordu sıkışırsa. Kötü biri değil diye düşündü içinden, öyle olsa zehir ederdi kendisine hayatı, bundan öncekilerin yaptıkları gibi. İçeri taşıdılar hazırladıklarını salonun ortasına yer sofrası açtılar birlikte. Gidip oğlanı uyandırdı annesi, yüzünü yıkadı. Oturdular hep birlikte sofraya, kız çocuğa baktı gülümsedi, çocukta ona güldü.

-          Adın ne senin

-          Ahmet

Dedi annesi, yine gülerek baktı Ahmet’in yüzüne. O da ablasına ısınmıştı, yakınlık kurardı belki bundan sonra.

-          Sen hiç konuşmadın

-          Ne konuşayım abla!

-          Ne bileyim konuş işte, nasıl geldin, nasıl buldun. Yaşın on altı mı gerçekten, daha küçük duruyorsun?

-          On altı abla tamda bilmem, on altı işte

-          Ahmet altı yaşında, ablası kocaman oldu bak

-          Maşallah kocaman olmuş evet

Yediler, konuştular biraz daha havadan sudan, kalktı Gül toparladı sofrayı. Sebahat abla ağırdan aldı kendini, belki bu kızın iştahla yapıp yapmayacağını merak etmişti işleri. Gül bir çabuk topladı sofrayı, kabı, arada Ahmet’e de laf atıp onu da alıştırmak istedi kendisine. Abla isteyerek yaptığını görünce rahatladı, iyi kız diye içinden geçirdi, iyi biri. Mutfağa gideli bayağı olmuştu dönmedi Gül, gidip baktı nerde diye.

-          Bulaşıklara mı girdin, acelesi yoktu yapardık birlikte

-          Yok, abla ben yaparım, severim ev işlerini yapmayı, köyde tüm işleri ben yaparım, yemek, bulaşık, hayvanlar, tarla hepsini.

-          Ama iş yok ki burada hepsi bu işte onuda birlikte yapalım

-          Yok, yok, olmaz sen Ahmet’e bak ben mutfağı hallederim, bilemezsem sorarım sana.

-          İyi tamam

Sevindi kız, en azından anlaşabileceği biriydi Sebahat abla. İşleri bitince geçip oturdular salonda. Sebahat abla sordu Gül anlattı ne var ne yoksa. Ağladı Sebahat abla kızı dinlerken ama gül ağlamadı, içi yanıyordu belliydi yüzünden ama hiç ağlamadı artık.

-          Çok ağladım abla öyle çok ağladım ki bildiğin gibi değil. Artık ağlamıyorum, belki de gözyaşım kalmadı.

-          Güzel kardeşim, neler yaşamışsın öyle.

-          Ya abla çok şey yaşadım çok, bu yaşıma göre çok şey.

-          Bahtsız kardeşim

-          Artık kimsem yok, Anam, Babam hiç kimsem.

-          Ben varım bak, senin yanındayım. Üzülme bundan sonra birlikteyiz.

-          Sağol abla

Günler geçti böyle, konuşarak, iyi anlaştılar bu iki bahtı birleşik kadın. Arada adam geliyordu, kimse rahatsız olmuyor artık. Ya aşağıda kadınla kalırdı, ya da yukarda kızla. Sonra yeniden kaybolurdu ortadan günlerce yok. Bir gün geç gitti işe kahvaltıyı beraber yaptılar, kadın bir şey diyeceğini anladı. Bekledi söylemesini,

-          -Biriniz çalışacak, evde oturmakla olmaz. Siz söyleyin kim çalışacaksa iş kurumuna bildireceğim

-          -Sebahat abla atıldı hemen, ben çalışırım

-          -Bende çalışırım abam he derse

Başını öne eğdi yine

-             Hayır, sen buraları bilmezsin yeni geldin daha, olmazsa sonra bakarız tekrar.


Adam için fark yoktu, hangisi çalışırsa çalışsın para ona gelecekti sonuçta. İşe gitmiyordu belli ama yine kalkıp çıktı hemen. Ne oğluna baktı nede oturdu. Arkasından kapıyı kapattı Sebahat.

-          Sen bilmezsin burada çalışmayı, ağırdır. Hem ne gidecek yerleri bilirsin nede dillerini. Ben alıştım artık, biraz Almancam da var. En iyisi benimi çalışmam, ben biliyordum bunun böyle bir şey yapacağını, bekliyordum.

-          Sen bilirsin abla, bakalım belki sonra ben çalışırım sen evde kalırsın

-          Yok, yok böylesi daha iyi. Biraz para biriktirelim belki ev alırsınız.

-          Deme öyle,

-          Yarın çoluk çocuk sığmayız buraya.


                                                         08,03,2020



Kızın hamile olduğunu biliyordu kadın, söylemişti ona adet olmadığını. Adam bilmiyordu kimsenin de söylemeye niyeti yoktu şimdilik, nasıl olsa biraz karnı şişince anlardı.

Sebahat abla işe başladı, fabrikada çalışıyordu, zor değildi işi, şikâyet etmiyordu. Gül işe güce alışmıştı artık, ortada ona göre işte yoktu ya. Köyde her türlü işe koşulan kız burada iki mutfakla bir iki çocuğa mı bakamayacaktı. Gül’ün kendi kızı olmuştu bu arada, aynı anası demişti Sebahat abla, bahtı güzel olsun. Birkaç ay kendi çocuğuyla daha çok ilgilense de sonra dönmüştü yeniden ev işlerine. Bu işler onun için çocuk oyuncağıydı. Evde para sorunundan başka sorun yaşanmıyordu uzun zamandır. Adam kumarda kaybettiğinde eve gelip “ Siz benim paralarımı çalışıyorsunuz, verin paralarımı ” diye bağırıp çağırıyor, hem Ahmet’i hem de ev ahalisini korkuya boğuyordu. Bir iki kişiyi dövdükten sonra küfürler savurarak evden çıkıp gidiyordu. Onun çıkmasıyla evdekiler bir birlerine sarılıyor, atlatıyorlardı bu hengâmeyi de.

Sebahat abla hep Gülü merek ediyordu, onun aklında bu kızcağızın rahatı ve gün görmesi vardı. Kendisini ona adamıştı, biliyordu ki yakında bu eve sığmayacaklar. Gül yine hamileydi, zaten topu topu birkaç kez geliyordu eve onda da gül hemen hamile kalıyordu. Daha iki seneyi yeni devirmişlerdi ama şimdiden Gülün iki kızı olmuştu. Bunda çocuk parası alıyor olmalarının da payı elbette vardı. Ama Sebahat ablanın ikinci çocuğu olmamıştı, oysa bir nedeni yoktu olmaması için. Ahmet okula başladı o yıl, bir Türk okuluna gidiyordu. Gülün büyük kızı Hatice yürümeye başlamış onlara neşe saçıyordu. İki beşik Gülün odasında yan yana konmuştu, zaten başka da yerleri yoktu bu evde. Feyza de ablası gibi bu evin sıkışıklığında büyüyordu olabildiğince. Alışmıştı Gül, alışmıştı Almanya ya, oysa gelmeden önce hiç böyle bir hayat hayal etmemişti. Zehir olacağını düşündüğü gurbet en iyi arkadaş oluvermişti ona.

Onlar bu yaz köye gitmişler yirmi beş gün kalmış dönmüşlerdi. Dönüşte Sebahat abla anılarını anlatıyor memleketten haberler veriyor, bağı, bahçeyi öyle güzel anlatıyordu ki içinin yağları erimişti. Özlemi bin kat daha artmıştı ama kimi vardı ki kime gidecekti. İki yıl olmuştu ne arayanı vardı ne de soranı, Kazım’ın ablası bir kez sormuş, adam bir gün söylemişti seni sordu diye. Başka kimi kimsesi yoktu kızın.

-          Gitsene sende seneye

-          Nereye

-          Köyüne nereye olacak

-          Benim köyüm mü var abla?

-          Deme öyle, soğumadı mı hala yüreğin

-          Yok, soğumadı, kimsem yok benim, senden başka.

-          Şimdi böyle diyorsun, geçer

O son bahar okullar açıldıktan sonra Gül’de kendi kiralık evine taşınmak zorunda kalmıştı. 

Yine hamileydi ve artık o eve sığamıyorlardı. Uzak değildi ev yürüme en fazla on dakika sürüyordu. Gidip geliyorlardı, Ahmet okuldan çıkınca ablasına geliyor, derslerini bitirince kardeşleriyle oyuna dalıyorlardı. Annesi de işten çıkınca oraya geliyor yiyor içiyorlar sonra kendi evlerine geçiyorlardı. Adam evin yolunu pek hatırlamıyor, kumarı iyiden iyiye artırmıştı. Öyle ki her hafta bir gün evde kavga çıkarır olmuştu artık. Çocuklar babalarının bu tavrını nefretle seyrediyor, annelerine olan sevgilerini perçinliyordu. Babalarının eve gelmelerini istemiyorlar, zaten adamda babalık görevlerini yerine getirmiyordu ya. Günler bu sorun yumağıyla geçer olmuştu, Feyza’dan sonra bir çocuk daha dünyaya getirecekti. İlk iki çocuğu kız olmuştu, bu hamileliği biraz daha ağır geçiyordu, anlamıştı bir sorun olduğunu. Arada hastaneye gidiyorlar, Sebahat ablasıyla çocuğun sağlığı hakkında bilgi ediyorlardı. Kendisinin de hasta olduğunu o vakit öğrenmişti Gül. Daha önemlisi ise çocukta sakat doğabilir diyordu doktorlar. Kendi hastalığına mı üzülecekti yoksa çocuğunun sakat doğacak olmasına mı? İsterlerse çocuğu alabileceğini söylemişti doktor, bunu kocasına hiç söylemedi, sakat da doğacak olsa kendi canından bir parça olduğunu düşündü. Hiç tereddüt yaşamadan çocuğu doğuracağını söyledi doktora. Bir tek kendi rahatsızlığı düşündürüyordu onu, eğer kendisine bir şey olacak olsa çocukları ortada kalır, kim bakar diye endişeye kapıldı. Bu endişesi dahi onu yolundan alıkoymadı. Orhan sakat doğmuştu doktorun dediği gibi, kendi rahatsızlığını unuttu Orhan’ı dünyaya getirince. Kemik hastalığı vardı oğlunda ve kemikleri gelişmiyordu, doktora gidişleri sıklaştı artık. Çocuğuyla kendisi olabildiğince ilgilenmeye başladı. Alman devleti de Orhan’ın her türlü ihtiyacını gideriyor özel tedaviler uyguluyor evlerine dahi gelinip gelişimi için yardımcı oluyorlardı, bir gelmeyen kocasıydı eve. Çocuğun hasta doğduğunu söylediğinde “ Senden de sağlam çocuk beklenmezdi ” demişti. Oysa ilk iki kızı sapa sağlamdı ve onlara gerekli ilgiyi, sevgiyi göstermeyen yine kendisiydi. Hamileyken dahi az dayak yememişti kocasından, bir defasında çocuğunun düşme tehlikesini atlatmış, doktora gitmişlerdi. Doktor koruma talep edebileceğini, kocasının kendisini dövdüğünü söylerse devletin her türlü önlemi alacağını hatta maddi destek dahi sağlayacağını anlatmıştı doktoru. Yeniden bir huzursuzluk istemiyordu, dayandı dayanabildiği kadar.

En büyük kızı Hatice o sonbahar okula başladı, Ahmet’le birlikte yakındaki Türk okuluna gidiyordu. Feyza’da büyümüştü artık seneye o da okula başlayacaktı, annelerine yardım da geri durmuyordu iki küçük kızda, annelerine çekmişler. Annesi tüm zamanını Orhan’a ayırıyor onun hastalığı ile ilgileniyordu. Sebahat abla da elinden geldiği kadar destek oluyordu hatta işten ayrılıp çocuklara bakmayı teklif etti, Gül kabul etmedi çünkü bunun evde yeni bir huzursuzluğa davetiye çıkaracağını, kocasının asla buna yanaşmayacağını biliyordu. Daha kötüsü kiracı oldukları evi sahibi satıyor bunları da evlerinden çıkarmak için birkaç ay mühlet vermişlerdi. Yakında ev bulabilmek için Sebahat abla ayakları su toplayana kadar gezmiş, yakın çevrede bir ev bulamamıştı. Şimdi birde başka mahalleye taşınacak olmanın sızısı düştü içine.

Bir aya başka bir yerden ev buldular ve taşındılar, tüm taşınma işlerinde Sebahat abla elinden geleni ardına koymadı. Gül’e her türlü desteği verdi ve yanında Türk bir ailenin de olduğu mahalleye taşıdı onları. Yaşlı bir karıkocaydı bu Türk aile, iyi insanlardı Asım amca namazında niyazında aksakallı, Sultan teyze de namazında pamuk gibi bir Anadolu kadını idi. Geldiğine çok sevinmişlerdi bu ailenin, komşuluk edecek birilerinin olacağına sevindiler bu ihtiyarlar. Gülde çok sevindi, artık dertleşebileceği biri daha olacaktı yanlarında çünkü Sebahat abladan oldukça uzaktaydılar ve sürekli geliş gidiş olacak bir yer de değildi.

Daha yerleşmeden Sultan teyze yemekleri yapmış bu yeni komşularına koşmuştu bile. Gülü de Sebahat ablayı da çok sevdi, uzun uzun sohbet ettiler. Dertlerini, doğacak sorunları bir bir anlattılar bu yaşlı kadına. O da anlaşışla başını salladı,

-          Olsun çocuklar olsun, dertsiz insan, sorunsuz dünya olmaz. Burası imtihan dünyası ve hepimiz imtihan olunuyoruz. Yeterki sırayla gelsin

Dedi ve gülümsetti bu dertli kızları.

-          Var mı eksiğiniz siz ondan haber verin, hemen gönderelim hacıyı bi koşu alıp gelir. Yardımı çok sever tanısanız.

-          Yok, teyzem sağ ol bi eksiğimiz yok olursa Gül söyler sana. Bende gelirim sürekli yalnız koymam korkmayın.

-          Bırakmayın tabi birbirinizi.

Çocuğu okuldan gelecek olan Sebahat izin istedi çıktı, artık onun da çalışması zor görünüyordu. Çocuk eve geldiğinde ablası olmayacaktı artık. Ama izin verir mi kocası hazır para geliyor, keser mi bu musluğu. Bir iki kavgadan sonra bırakamadı işi, artık çocuk eve gelip annesini bekleyecek mecbur.

Gül yeni mahallesine alıştı, Sultan teyze hiç yalnız bırakmadı. Okulu da ayarladılar yakında bir alman okulundan. Kızlar Almancayı ana dilleri gibi konuşuyorlardı zaten, Gül de sökmüştü artık rahat konuşabiliyordu. Bir değişik gelen iki üs kattaki komşularının eşcinsel olduğunu öğrenmesi oldu gülün. İki erkek aynı evde yaşıyorlardı, ilk önce çok korktu ve sokağa adım atamadı bir müddet. Sultan teyze rahatlattı onu, kendilerinden başka kimseye rahatsızlıkları olmaz korkma dedi. Kızları için endişelendiğini söyledi, teyze güldü, bu sapkınlar zaten dönüp bakmazlar kızlarına, anlamıştı.

Orhan devlet destekli özel eğitim alıyordu. Yürüme ve büyümesi gelişmemişti. Kendi başına yürüyemiyor, yaşıtlarından da çok küçük duruyordu. Konuşması da bozuk sayılacak kadar farklıydı, kendisine alışan ne dediğini rahat anlıyordu.

O yıl bir değişiklik de yine hamile kalması oldu, Gül’ün, sağlığı iyice bozuldu. Hastalığı hareket kabiliyetini kısıtlıyor, görmesini engelliyordu. Doktora başvurdukları bir gün hamileliğinin tehlikeli sonuçlar doğurabileceği anlatılmıştı kendisine, çocuğu aldırması kendi sağlığı açısından daha faydalı olacağını söylemişti. Gül bu meseleye İnanç bağlamında bakıyordu, doktorlar ise sağlık. Dinlemedi onları, sonuçlarına katlanacağını söyledi, nasıl sonuç doğuracağını bilmeden. Artık zamanının çoğunu yatarak geçiriyordu, ayakta duracak takati yoktu, hastalığı halsizlik yapıyordu anlaşılan. Kızları etrafında pervane dönüyor ne isterse yapıyorlardı, iyi ki kız çocuğum olmuş diye içinden geçirdi.

Ağır yıllardı, Orhan bir yandan, hamileliği bir yandan, hastalığı öbür yandan sıkıştırıyordu bu bahtsız kadını. Hastalığın getirdiği zorluklar kalıcı olacaktı, bunu düşündü, hadi hamilelik er ya da geç bitecekti ancak ya bu hastalıktan nasıl kurtulabilirdi. Kızlar bir yandan komşular bir yandan yetişmeye çalışıyorlardı ama kendi işini görememek ağır geliyordu. Bir kız çocuğu daha doğurdu,  Ebru sağlıklı doğmuştu hiç de doktorların korkuttuğu gibi bir sonuçla karşılaşmamıştı. Hastalığını olumsuz etkilemesi dışında bir sorun yaşamadı. Doğumdan sonra biraz hafifleyen hastalığı Ebru’ya daha rahat bakabilme olanağı sağladı. Her namazında dua etti Allaha, kendisine böyle bir sağlıklı çocuk bahşettiği için.

Hayat ağırlığını almıştı küçük kızın üzerinden, ama yeni ağırlıklar bırakmıştı. Artık kocaman bir kadındı, dört çocuk annesi olmuş, hasta bir çocuğa bakıyordu. Kendi sağlığı çocuğundan farklı değildi, gözleri eskisi gibi görmüyor, baş dönmeleri ve düşmeleri artmış, yorgunluk ve halsizlikle boğuşur olmuştu. Kocası eve ya ayda bir uğrardı ya da hiç uğramazdı, yalnızdı, hayatı çocuklarıydı artık. Orhan’ın bakımından sorumlu hemşire sürekli Gül’e sosyal yardımlardan bahsediyor, başvuru yapması için yardımcı oluyordu. Evin geçimi Devletin verdiği yardımlarla yürüyordu. Çok fazla giderleri yoktu ama var olanlar onları geçim güçlüğüne itiyordu.

Bir gelişinde kocasına kendisinden boşanmasını teklif etti, kabul edeceğini iyi biliyordu. Geçinemediğini kendisinden boşarınsa maaş bağlanacağını söyledi. Yoksa yokluğun idare edecek boyutlarda olmadığını hissettirdi. Gelen yardımlardan haberi olmuyordu adamın, zaten uğramadığı evde ne yeniyor, ne pişiyor umurun da da değildi. Kabul etti, o ay boşanma işlemlerini yaptılar, eve hiç olmadığı kadar para giriyordu artık.

Hiç düşünmediği bir şey daha gerçekleşti, Sultan teyze artık kocasıyla birlikte olamayacağını onunla bir bağının kalmadığını hatırlattı güle. Zaten ayda bir uğrayan adamla yatağını ayırmasını öğütledi. Sultan teyzeyle karşılaştıktan sonra hayatına dini bir boyut kazandırmıştı, artık namazlarını tas tamam kılıyor, kuran okumayı öğrenmiş, çocuklarına da öğretmeye başlamıştı. Yetmediği yerde bölgelerindeki cami merkezinde tedrisat eğitimleri verildiğini bildiğinden, oraya gönderiyordu kızlarını. İyi bir dindar sayılırdı artık, yediği içtiğine dikkat ediyor, zaten düzgün olan hayatına bir nizam getirmişti bu inançlılığı.

İlk eve gelişinde adamı yani kocasını eve almadı, kapıdan konuştu, artık buraya gelmemesini onun başka adamlardan farkı olmadığını bahane etti. Kocası bu duruma fena sinirlendi ama dışarıda olduğundan bir iki yumrukla çekip gitti. Eve Sebahat’ı gönderdi, gidip buna aklını başına almasını öğütlemesini tembih etti. Sebahat gelip olanları dinledi, kendisine hak verdi, zaten bir işe yaramayan bu adamı taşımanın bir anlamı olmadığı konusunda anlaştılar. Ama yakasını bırakmayacağını da biliyordu. Ay da bir de olsa gelmek isteyecek huzursuzluk çıkaracağından emindi. Buna da katlanmak zorundaydı, zaten olan bundan daha farklı değildi ya. Çocuklarını görmesine izin verdi, dilediğinde ya çocuklar Sebahat ablalarına gideceklerdi ya da gül dışarı çıkacaktı istediği kadar çocuklarını görebilirdi. Bir iki kavga dövüşten sonra adamda bir şey yapamayacağını anladı. Zaten bu evden alabileceği bir şey kalmamıştı. Kendilerine zor yeten bu kadın hastalığı da ağırlaşmaya başlamış, sakat değnekleriyle ayakta durabiliyordu. Ama ona bir sürpriz hazırladı, kadınlar arasında en fazla Gülü kıskanıyordu, bunu hiç belli etmemişti.

Bir gün tam kahvaltı saatini kollayıp o saatte zili çaldı. Feyza kapıyı açmak için kapıya koştu gelenin babası olduğunu bilmiyordu. Kapıyı açınca babasıyla karşılaştı, yüzü düştü. Ne zaman babası gelse bir huzursuzluğun meydana geleceğinden emindi. Tüm yaşadıkları bunun açık kanıtıydı artık. Sormadan içeri girdi. Tam karşılarında yemek masasında gül kahvaltı ediyordu, masaya yaklaştı,


                                                                        10,04,2020


hiçbir şey konuşmadan masada duran çaydanlığı eline aldı ve su dolu demliği karşısındaki kadına serpti. Bunu iyi planlamıştı, daha önceden planladığı eylemi tas tamam gerçekleştirdi. Demlikleri elinden bıraktı onca bağırtının, çağırtının arasından çekip gitti.

Hastanenin yanık ünitesinde yatıyordu, tek kaldığı odasında yinede kendi yatağını çevreleyen bir perdenin arkasında. Boynundan aşağısı yanmıştı ve örtü örtülecek gibi değildi vücudu. Hissettiği acılar yanında bir de utanıyor olması eklenmişti. Alt kısmına bir ince tül koymuşlardı ama yinede kendisini çıplak hissediyordu. Her gelen doktor utancını bir kat daha artırıyor, her pansuman acısını artırıyordu. Yapacağını yapmış birde kendisine bu acıyı tattırmıştı cani. Altı aydan fazla yanık ünitesinde kaldı, iki kızından başka ziyaretçi kabul etmedi, Sebahat abla ve Sultan teyze kendisini görmek istediyse de o bunu kabul etmediğini kızlarına sıkı sıkı tembih etmişti. Acıya nasıl dayandığını soranlara, utancının acısının önüne geçtiğini anlatıyordu evde ziyaretine gelen iki dostuna.  

 

Ayda bir gördüğü çocuklarını artık belki iki beklide üç ayda bir görür olmuştu adam. Kendisi de emekli olmuş, işe gitmiyordu artık. Çoğunlukla memleketine gidip oralarda kalıyor ya da dönünce de Sebahat ablanın şefkatine sığınıyordu.

En büyük kızları Hatice on dokuz yaşına girmişti, cami imanının oğlu Hatice’den hoşlandığını babasına söylemiş, onunla evlenmek istediğini belirtmişti. İmam aileyi araştırdı ancak babalarına ulaşamadı, Asım amcadan yardım istedi. Asım amca Hatice’nin ahlakına şahid olduğunu ailenin durumunu iyi bildiğini ve kefil olacağını söyledi. Asım amca durumu gelip eşine anlattı, Sultan teyze çok sevinmişti. Heyecanla koşup komşusuna anlatmak istedi, kapıyı açar açmaz bir heyecanla müjde kızım çok güzel bir şey oldu diye Gül’ü de heyecana sokmayı başarmıştı. Gül’ün yanıkları çoktan sızılarını dindirmişti artık kendi başına dolaşabiliyor, üzerine kalın şeyler dahi giyinebiliyordu. Feyza sen odana geç kızım özel konuşacağız dedikten sonra. Durumu anlattı, şimdi aldığı haberin çok harika olduğundan bahsetti. Ama Gül o kadar sevinemedi, kızı için sevinebilirdi sevinmesine ancak içini bir korku sarmıştı.

-          Nasıl olacak teyze

-          Olur, olur sen hiç kafanı yorma bunlara

-          Ama kızım küçük değil mi daha

-          Yok, yok değil, kocaman oldu Hatice, elinden de her iş geliyor maşallah

-          Bilmiyorum abla elde avuçta bir yok, düğün.

-          Sen orayı hiç kafana takma onlar bilmiyorlar mı senin durumunu. Sen hayırlısı olsun de hele.

-          Hayırlısı olsun

-          Feyza de büyüdü, evi çekip çeviriyor yoksa bende sevinmezdim bu kadar

-          Evet, Allah’a şükür kızlarım çok yardımcılar bana, onlar olmasa ben kendi işimi yapamazdım. Allah onlardan razı olsun.

-          Sen bi hayırlısı olsun de, ben bi konuşayım İmanın eşiyle.

-          Sen bilirsin Sultan teyze sen ne dersen öyle olsun, bu çocuklarda evlenecekler sonunda. Hayırlısı olsun inşallah.

-          Kıza bir sorayım bu akşam, sana yarın haber vereyim olurmu?

-          Olur, tabi kızım, tamam

Sonra imamın, ailesinin ne kadar iyi insanlar olduğundan bahsettiler, kızlar orda okumuştu zaten, kuran eğitimini. Hem İmam hem de eşi çok fedakâr insanlardı, sürekli infak parası gönderirlerdi Asım amcayla bu eve. Akşam kızı Hatice’yi çağırdı yanına, haberi olup olmadığını sordu önce ardından haberi olmadığını anlayınca bir bir anlattı olanları. Gönlü olup olmadığını sordu.

-          Bak kızım beni nasıl heba ettiklerini anlattım sana biliyorsun her şeyi, ne babaannen ne de dedenlerle görüşmüyorum. İyi düşün, biz rahatız şükür.

-          Bilmiyorum anne

-          Tamam, düşün işte, iyice ölç tart, sen ne karar verirsen ben senin yanında olacağım unutma. Ha sakın beni de düşünme, bak Feyza kocaman oldu artık, her türlü işimizi görüyor. Sen kendini düşün, sakın bi hata yapma, sakın.

-          Tamam anne

-          İyice ölç biç kızım, sana güveniyorum.

Deyip kızına birkaç öğüt daha verdi. Kendi hayatının en can yakan bölümlerini tekrar tekrar anlattı kızına. Ne babasını nede annesini affetmediğini ve ölünceye kadar da affetmeyeceğini anlattı. Onun hatalı karar vermesini istemiyordu, kendilerini düşünüp iyi olacak bir evliliğe mani olmakta istemiyordu, iyice konuştu kızıyla.

Kızı bir iki gün içinde annesine istediğini söyledi. Bu durumun onları sıkıntıya sokup sokmayacağını hem annesiyle hem de kardeşiyle iyice konuştuktan sonra. Feyza de destekledi ablasını, iyi bir şeylere o kadar çok ihtiyacımız var ki, evlen dedi ablasına.

Nikâhları kıyıldı, kızı Asım amcadan istediler, büyük aksilikler yaşanmadan küçük bir cami düğünüyle, Hatice dört aylık bir tanışma sonucu anlaşarak evlendi. Damadın işi dolayısıyla çokta yakın sayılmayacak uzaklıkta oturuyorlar. Hatice annesini ihmal etmiyor fırsat bulduğunda gelip annesini kontrol ediyordu. Koltuk değneksiz yürüyemeyen annesi, kimi zaman dengesini kaybedip düşerek bir yerlerini kırıyor, kimi zamanda rahatsızlığının artması nedeniyle hastaneye yatıyor, birkaç hafta kalıyordu.  Her ne kadar hissettirmemeye çalışsa da, yaşamın ağırlığı üzerine iyice çökmüştü Gül’ün. Feyza evdeki işleri çekip çeviriyordu, kimsenin bir şikâyeti yoktu. Orhan ise hem okuluna devam ediyor hem de fizik tedavi alıyordu. Birkaç haftadır Gülün rahatsızlıkları için ona da Fizik tedavi uygulanmaya başlanmıştı. Eve bir hemşire geliyor egzersiz çalıştırıyordu.

Bu taşındıkları evleri güneş gören, sık evlerin bulunmadığı iyi bir mahalleydi, ön taraflarında Asım amcanın evlerinin bahçesi vardı ve insanın içine huzur veriyordu. Gül sürekli ön balkonda oturur Asım amcanın çalışmasını izlerdi, ekim işleri, sulama hepsi ona dedesini hatırlatırdı. Sürekli dedesiyle olan anılarını hatırlar huzur bulurdu. Asım amca bahçesine özen gösteren biriydi, Gül’ü de sever sürekli ektiğinden onlara da yollardı. 


                                                                      14,04,2020


Evde telefon bağlıydı ve bir şekilde köydeki ablalarının telefondan haberi olmuştu. Sık sık arar kardeşlerinin hatırını sorarlardı. Başlarda Gül pek istemezdi aramalarını ama o da alışmıştı artık. En büyük ablası hiç aralıksız her hafta arar olmuştu. Binlerce kez kendi adına özür dilemiş, kendisini affetmesini istemişti. Elinden bir şey gelmediğini her ikisi de biliyordu, zor yıllardı onlar. Artık hepsi yaş almış çoluk çocuk, hatta torun sahibi olmuşlardı. Başka başka evlerde oturuyorlar, başka başka hayatlar yaşıyorlardı. İki ablaları da Trabzon’a yerleşmiş, orada yaşıyorlardı, sık sık bir birlerini görüyor Gül’den haber alıp bir birlerine iletiyorlardı. Kız kardeşleriyle yeniden ilişki kurmak onları sevindirmişti. Oğlanlar pek oralı olmaz, haber alırlarsa selam söyleyip konuyu kapatırlardı. Anlaşılan onlarda suçluluk hissediyor olmalı.

Babaları ve anneleri köyde yaşıyor, iyice yaşlanmış olmalarına rağmen kimse onlara bakmıyor herkes işi gücü bahane edip yanlarından bir şekilde ayrılmışlardı. Artık iyice el den ayaktan düşmüşler yardıma muhtaç hale gelmişlerdi. Yanlarında onlara bakacak kimse kalmamıştı, ne erkekler ne de kızlar bu aksi ihtiyarlarla birlikte olmaya dayanamıyorlar, Eşleri ve çocuklarıyla meşgul olmalarını bahane olarak öne sürüyorlardı. Kimse ne yiyor ne içiyor, nasıl yaşıyor bilmeden kulaklarının üzerine yatmışlardı. Onlar anne ve babalarıydı, o kadar çektirmişlerdiki kendilerine bir yakınlık duymuyordu kimse. En büyük ablaları sıf onlardan uzaklaşmak için taşınmıştı, sonrakilerde öyle.  Babasının iyice hastalandığını söylemişlerdi bir telefonlarında, sormadı bile nasıl olduğunu. En sonunda ölüm haberi ulaştı, hiçbir şey hissetmedi ona karşı. İçi soğumuştu artık, ne babasını nede annesini merak etmiyor, sağlıklarını sormuyordu. Hiç köye gitmedi ayrıldığından bu yana, gitmekte istemiyordu, çocuklar konu açsa hemen hiddetleniyor, benim ailem yok deyip kestirip atıyordu. Sadece ablaları ararsa onlarla konuşuyordu.

Yine güneşli bir sabah erkenden namazını kılıp balkona kendisini attı. Tek nefes aldığı yer balkondan bahçeyi seyretmekti. Koltuk değnekleriyle balkonun demirlerinden tutuna tutuna tekli koltuğuna yerleşti. Servis aracı gelmiş Orhan’ı almıştı ruhu bile duymadı, kızı camı açıp annesine baktı, yine duymadı. Seslenmedi o da. Gözlerini dikmiş ocak ocak ekilmiş sebzelere bakıyor adeta içlerinde yaşıyordu. Geçmişe gitti, tüm çocukluğuna. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı, oysa uzun zaman olmuştu ağlamayalı, fark etmedi. Yaşlar göz kenarlarını terk ediyor ardından yüzünü yalayıp kucağına düşüyordu. Telefon çaldı, duymadı. Kızı camı tekrar açıp seslendi.

-          Anne teyzem aradı seni istiyor

Dört beş saniye sonra geldi gittiği yerden,

-          He kim?

-          Teyzem telefonda seni istiyor

-          Ne diyecekmiş sana desin!

-          Balkonda dedim ama gelse iyi olur dedi

-          Öfff bu kadında

Söylenerek geldi uzun bi yoldan, ayrılmak istemiyordu belli gittiği çocukluğundan.

-          Efendim

Annesinin iyice ağırlaştığını sürekli seni sorduğunu, bunu önce sana söylemediklerini ama artık söylemeye karar verdiklerini anlattı.

-          Benim annem yok!

-          Yapma, bir kez konuş telefonda

-          Hayır

Kapattı telefonu, içi acımıştı ama annesine mi yoksa başka bir şey mi belli değil. Tekrar çaldı telefon. Açtı konuşmadı

-          Gül tamam biliyorum acını ama kadın bir aydır yatıyor ha öldü ha ölecek, sürekli seni sayıklıyor, beni affetsin, affetiğini söylesin diyor

-          Hayır, asla affetmeyeceğim

-          Ya tamam affetme ama affettim de durumu çok kötü

-          Benimde durumum çok kötüydü ve hala kötü

Tekrar kapattı telefonu, çalmadı bir daha, gitti yeniden oturdu koltuğuna ama içi acıyla doluydu bu kez, az önceki mutluluğundan eser yoktu. Eli ayağı titremeye başladı, kızı seslendi camdan

-          Anne kahvaltı yapalım hadi gel içeri hazırladım.

Geçti kahvaltısını yaptı yarım yamalak, üzülmüştü ve belli ediyordu tüm azaları. Kızı sakinleştirmek için bir şeyler söyledi. Kin, haset duygularının kendisine zarar vermekten başka bir işe yaramayacağından. Unutması gerekli olduğundan, affetmenin erdemli oluşundan bahsetti. Hiçbir şey demedi Gül. Yutkundu zor da alsa, eski günleri aklına geldi yine. Sofralarda itilip kakıldığı, hakarete uğradığı yıllar. Yine boncuk boncuk döküldü yaşlar kendiliğinden. Ağlamıyor ama gözyaşlarına da hâkim olamıyordu.

Bir hafta daha geçmişti, ablası tekrar aradı Gül’ü. Bir aydır köyde kaldığını annesinin ne kadar kötü durumda olduğunu, sürekli onu sayıkladığını anlattı. Sadece dinledi Gül, hiçbir şey söylemedi. Kızına seslendi içerden

-          Feyza

-          Efendim anneciğim

-          Sultan teyzeni bi ararmısın kızım müsaitse gelsin bi beş dakika

-          Tamam anne

Geldi Sultan teyze, anlattı olanları, akıl danıştı. Olup bitenleri her zerresine kadar biliyordu Sultan teyze, sabahlara kadar konuşmuşlar içini dökmüştü kendisine. İyice dinledi sonra yine öğüt verdi.

-          Bak kızım seni anlıyorum, hak veriyorum yaptıklarına ama o senin annen. Ne olursa olsun hakkını helal etmeyecek olsan da konuş onunla. Belki de son nefesini veremiyor bu yüzden, daha fazla acı çekmesin yazık ona da.

-          İçimden hakkımı helal etmek gelmiyor

-          Biliyorum

-          Hem ben etsem Allah bunun hesabını sormaz mı onlara?

-          Sormaz olur mu, bak sen de söylüyorsun sorar elbet.

-          Neden helal edeyim ki o zaman, etsem ne olur etmesem ne olur?

-          Hiç fark etmez, etsen de Allah hesabını soracak, etmesen de. Öyleyse helal et gitsin

-          Ama sorar değil mi? ben helal ediyorum da desem?

-          Sormaz mı yaradan, boynuzlu koçun hesabını boynuzsuz koçtan sorar elbet.

Bu duydukları rahatlatmıştı içini, biraz daha düşündü, bir kelimeyle helal olamazdı ya hakkı! Allah elbet yaş kuru her şeyin hesabını görecektir hesap gününde. Kendisine reva görülenler elbet hesapsız kalmayacak diye düşündü.

Akşam Hatice’yi de çağırdı, evde toplandılar. Kızlarına köye gideceğini annesine helallik vereceğini ama onu asla affetmeyeceğini söyledi. Kızları da desteklediler anneleri, hemen bilet aldılar Trabzon’a. Ablasını aradı bilet alacağını, köye geleceğini söyledi, bir şartı daha vardı, kendisinin sahip çıkacağını, tüm işleriyle kendisinin ilgilenmesini istedi, nerede kalacağından ne yiyip ne içeceğine kadar. Kabul etti ablası, hava alanından kendisini alacağını her türlü ihtimamı göstereceğine söz verdi. Hastalığından bahsetti, biliyordu zaten ablası, bakmayacaksa söz vermemesini istedi. Çok mutlu oldu ablası, en azından ölmeden annesi görecek helallik alacaktı, kendisi de özlemişti burnunda tütüyordu kardeşi. Neler çekmiş neler yaşamıştı hepsini biliyor dinlemişti kardeşinden.

O bir iki gün geçmek bilmedi, hem bir valiz hazırlıyor hem de köye gidecek olmanın telaşı kaplıyordu her yanını. Almanya’dan Hatice ve eşi bindirecekti uçağa ve oradan da ablası alacak ilgilenecekti ama içini kemiren kemirmeye devam ediyordu. Feyza “Bende geleyim seninle anne” demişse de kabul etmedi. Orada yaşanacaklardan etkilenmesini istemiyordu kızının.

Damadı arabasıyla gelip almıştı evlerinden, koltuk değnekleriyle arabaya kadar yürüdü. Kendisini uğurlamaya Sebahat abla, Sultan teyzeyle Asım amca da gelmişti, bu davranışının iyi sonuçlar doğuracağını hatırlattı Asım amca. Selamlaşıp ayrıldılar evden herkes bir heyecanlıydı.

Uçağa ilk kez biniyordu, kendisini bir hostes pasaport kontrolden alıp uçağa kadar tekerlekli sandalyeyle götürüp koltuğuna oturttu. Buradan kalkmamasını, inerken de en son gelip kendisini alacaklarını hatırlattı. Bir şeye ihtiyacı olursa hosteslerden yardım alabileceğini de belirtti kendisine. En önde oturuyordu cam kenarında, giderken sürekli dışarıyı seyretti, inerken ve kalkarken çok heyecanlanmıştı.

Uçak sağ salim Trabzon hava limanına inmiş artık ülkesine gelmişti. Tüm yolcular inince gelip kendisini başka bir yer hostesi aldı. Yeniden tekerlekli sandalyeye oturtup pasaport kontrolüne kadar eşlik etti. Kendisini almaya gelen ablalarıyla orada ilk kez karşılaştı, tanımakta güçlük çekmişti, gözleri çok iyi seçemiyordu. Ama ablası onu tanımıştı hemen. Koşup tekerlekli sandalyesinde ona sarıldı. İkisi de gözyaşlarına hâkim olamadılar, birkaç dakika sarmaş dolaş ağlaştılar. Enişte ayakta onları izliyor, bu çileli kızın hayat hikâyesine hiç de yabancı değildi. Sonra kendisi de Gülle selamlaştı, tekerlekli sandalyeyle kapıya kadar gittiler oradan arabaya binip şehir merkezine doğru yol almaya başladılar.

Her şey çok değişmişti, Trabzon bir başka yerdi, hiç böyle hayal etmemişti, köyünde değişmiş olabileceğini düşündü. Arabada sık sık birbirlerine sarılıyor, ablası gözyaşlarına hâkim olamıyor kardeşine sarılıp ağlıyordu. Bir yandan “Affet bizi ablam” diye ağlıyor bir yandan da “Ne edelim elimizden bir şey gelmedi” diyordu. Ablasını görünce ona olan kızgınlığı geçmiş, özlem ve hasret doldurmuştu içini. O da içten ve tüm samimi duygularıyla ablasına sarılıyor kokluyordu. Enişte’si de arada söze giriyor çoluk çocuğu soruyor konuyu değiştirip biraz nefes almalarını sağlamak istiyordu.

Trabzon bitmiş köy yoluna doğru girilmişti, ağaçlar tarlalar hiç değişmemişti sanki hemen tanıdı bu manzarayı. En son babasıyla birlikte yürümüşlerdi, taa ana yola kadar. İçini bir sıkıntı kapladı.

-          Dur az!

Göğsünü tuttu, sıkıştı göğsü.

-          Ne oldu?

-          Bir şey yok göğsüm sıkıştı, şurada duralım az

-          Tamam, Mustafa dur bi yerde

 

Zor nefes alıyordu, kapıyı açtı, sanki havasız kalmıştı. Ablası korktu hastalığından haberi vardı ve küçükken köyde de birkaç kez bayılmasına şahid olmuştu.

-          Ne yapalım kızım sana?

-          Yok, abla geçer şimdi dur az

-          Tamam, kızım sen söyle bize olur mu bi isteğin olursa

-          Tamam, abla tamam

Tarlaların olduğu tarafa açıktı kapısı, toprağın kokusu vuruyordu burnuna, hiç unutmamış bu kokuyu. Doyasıya içine çekti, baktı uzaklara doğru, uzun zamandır ağlamamıştı ağladı orda doyasıya. İçinde ne kadar birikmiş acısı varsa hepsine ağladı bir bir. Bazen ablası sarıldı kardeşine birlikte ağladılar. Enişteleri dayanamadı indi arabadan, geçti bir sığara yaktı uzaklaştı geriye doğru biraz. Ağladı Gül, ağladı hem de hıçkıra hıçkıra. Gözyaşları yine sel oldu aktı, tüm birikimiyle birlikte. Hem anlatıyor hem de ağlıyordu, ablası bir kez daha işitiyordu küçük kızın yaşadığı acıları. Hem babasının hem de annesinin kendisini nasıl dövdüklerini, nasıl hakaretler savurduklarını anlatıyordu. Bir suçu günahı yokken kendisine reva görülenleri bir bir çıkardı yol kenarına. Ablası bir kat daha üzüntü duydu, telefonda dinlemişti ama bu başka gelmişti ona.

-          Yalvardım yakardım, yapmayın kıymayın baba, amca diye. Hiç biri halimden anlamadı. Her gelen dinlemek yerine bir kez daha dövdü. Kimseye derdimi anlatamadım, kimseye.

-          Tamam kızım geçti bak, bitti hepsi, helak ettin kendini. Yapma artık

-          Yok abla, yok şu içimdeki yangın bir kez olsun dinmedi, çektiklerim bir kez olsun unutturmadı kendisini bana.

-          Tamam kuzum tamam ağla ama harap etme kendini.

Enişte geldi iki üç sigaranın ardından, gidelim artık yapmayın yine ağlarsınız, yeni geldin daha, sağlığında iyi değil hadi diye üsteledi. İkna ettiler Gülü, yürüdü bir kez daha araba.

Herkes Güllerin evinin önünde toplanmış, aynı dedesini kaybettiği gün gibi. Ablası heyecanlandı, araba durur durmaz içinden atlayıp indi, koştu evin içine, kalabalığı yararak. Sedirin üzerine yatırmışlardı annesini, üzerine de beyaz bir örtü örtmüşlerdi ve makas. Ruhunu teslim etmişti annesi, hemde kızının helalliğini alamadan. Üzerine çöktü,

-          Dışarıda, geldi kızın anne, kalk

Diye sarıldı annesine, bu sözleri duyan herkes şaşkınlıkla karıştırdı kederini. Kimse yerinden kıpırdayamadı. Hiç tepki vermiyor arabada oturuyordu. İçeride ölen annesiydi ama ona acı vermiyordu onun ölümü.

-          Yolda gelirken yaptıklarınızı anlattı anne, çektiklerini anlattı hıçkıra hıçkıra ağladı. Kalk ağlama de hadi, af dile kızından.

Kimsenin ağlamaktan başka yapacak bir şeyi kalmamıştı.

-          Kalk anne bir motor için sattığınız kızın geldi kalk.

Üzerine çullanmış tek tek kardeşinin hesabını soruyordu sanki hem ağlıyor hem de annesini omuz başlarından silkeliyordu. Kocası dahi yapma diyemedi, herkes bu acıyı yaşamaya mecbur hissetmişti kendini. Kıza olan diyetlerin belki böyle ödeyeceklerdi.

-          Bunca insanı varken öksüz yetim bıraktınız kızınızı. Ne yedi ne giyindi kalk sor bakalım anne. Kızım gelsin kızım gelsin diyordun bak geldi dışarıda kalk hadi.

Hıçkırıkların ağlayışların ardı arkası kesilmedi, köyde bilen bilmeyen kalmamıştı Gül’ün hikâyesini. Her yeni gelen bir yakınından duyuyor kız için üzülüyordu. Şimdi ise bu duyduklarını yaşıyorlardı.

-          Abla

Bıçak gibi kesti matem havasını. Sesi duyunca ablası da bıraktı sarsalamayı, yavaşça döndü annesinden. Koltuk değneklerine dayanmış kapının önünde dikiliyordu Gül.

-          Rahat bırak kadını, olan olmuş, ölen ölmüş.

Herkes sesin geldiği yöne kesilmiş, izliyordu. Değneklere dayanmış bu kadın o anlatılan küçük kız olmalıydı. Suçsuz yere sürülen.

İçerde ağabeyleri vardı diğer kız kardeşleri, hatta İstanbul’daki amcası ve karısı bile gelmişti. Ablalarının kocaları, ağabeylerinin hanımları ve onların çocukları vardı. Köyden tanıdığı birkaç eski arkadaşı. Başta Sümeyye vardı içeride. Yanında yerde Ayşe oturduğu yerden doğrulmuştu. Bir Elif yoktu, o da geçen yıl vefat etmişti kanserden, üç çocuğu ve kocasını bırakıp ardında. Yaşlanmış Nezaket abla da oradaydı, cenazenin ayakucuna doğru.

Kimse ölüme ağlamıyordu, herkesin ağladığı Gül’ün derdiydi. Bir kâbus gibi çökmüştü üzerlerine, iki elinde beyaz koltuk değnekleriyle. Önce bir ardından bir adım daha attı içeri. Ayşe yerinden ilk ayrılan oldu, seğirtti kardeşine. Öyle bir sarıldı ki görmeliydiniz. Kardeşi değnekleri bıraksa düşecekti zaten, tutunmaya çalıştı. Öylesine sıkıyordu ki Ayşe kardeşini nefes almakta güçlük çekiyordu Gül.

Gözlerini açtı, tavan’a baktı, tekrar kapattı. Bir müddet sonra tekrar açtı, tavan aynı tavandı. Fırlayıp kalksa dedesine, Ayşe’ye, Sümeyye’ye, Elife kavuşacaktı sanki. Tekrar kapattı gözlerini, üzerindeki ağırlık onun eski küçük kız çocuğu olmadığını hissettiriyordu. Açmadı bir müddet, olan biteni aklından geçirdi. Yine bayılmıştı anlaşılan, haplarını da almamıştı bu hengâmede. Bir kuvvetle açtı gözlerini, sağa çevirdi başını, kimseler yoktu odada.

-          Kimse yok mu?

Diye seslendi, bir müddet sonra, ablası duyar gelir diye düşündü. Küçük bir kız çocuğu çıka geldi, üzerlerinde geleneğin biçtiği minyatür şalvarı. Kendi çocukluğunu gördü. Ne kadar masum ne kadar saf bir yüzü vardı. Elini uzattı yattığı yerden.

-          Kimsin bakayım sen güzel kız?

-          Gül

-          Nee!

-          Gül benim adım.

Hayal mi görüyorum diye yokladı kendisini, hayır görmüyordu. Uyanıktı ve bu küçük kızın elini tutuyordu bir eliyle. Doğruldu yavaş yavaş, oturdu pikenin üzerine ayaklarını aşağı saldı.

-          Kimin kızısın sen bakayım?

Babası öldükten sonra, ablasının kızı koymuştu yeni doğan çocuklarının ismini. Öğrendi ardından gelen annesinden. Her kes büyümüştü, gül büyümüş, Ayşe büyümüş, annesi ölmüştü.

-          Abla herkes cenazeyle uğraşıyor, sen bayıldın seni buraya yatırdık. Annem sıkı sıkı tembih etti uyanınca haber verin bana diye, haber gönderdim içeriye gelir şimdi.

Demeye kalmadan sesi duyuldu,

-          Gül uyandın mı ablam?

-          Uyandım abla

-          Yoruldun sende olanlardan sonra bayıldın

-          İlaçlarım var valizde

-          Valizi getirdik, burada yanında

Çıkarıp aldı ilaçlarını, sonra yemek getirdiler yediler birlikte. Odaya kimseyi almayın demişti, Ayşe girdi birden.

-          Kardeşimmm

Yine sarıldılar ama çok ağlamadılar bu kez, birkaç kişi daha izin istedi girdi; Sümeyye, Nezaket abla. Ağlaştılar güldüler. Öptüler birbirlerini doyasıya. Kimse kimsenin elini bırakmak istemiyordu. Sanki bıraksalar yine birileri gelip Gül’ü alıp götürecekti onların elinden. Kimsenin cenaze umurunda değildi adeta, herkes güle bakıyor, onunla konuşuyor, tanıyan tanımayan onun yanına gelip onu görmek istiyordu. Arada çocuklar gelip ortalıkta seğirtiyor, birinin kovalamasıyla dışarı çıkarılıyordu.

Gül etrafındaki olanlardan mutluydu, unutmuştu yaşadıklarını, öylesine hafiflemişti ki bilse daha önce çıkıp gelirdi memleketine. Ama belki en doğru zaman buydu, en doğru vakit. Ayşe çocuklarını tanıştırdı,

-          Bakın Gül teyzeniz bu işte,

Bir Gül diyordu başka bir şey demiyordu Ayşe, tüm çocukları onu yakın akrabaları gibi seviyorlardı görmeden. En büyük kızları annesinin ne kadar kendisini sevdiğini anlattı, küçüklüğünüzü ezbere biliyorum dedi. Sümeyye’nin çocukları erkekti ve hepsi cenazeyle uğraşıyorlardı. O da odadaydı ve çok mutluydu arkadaşıyla yeniden birlikte olmaktan.

-          Elif ne zaman

-          Bir yılı geçti, o da hep seni sorardı, keşke bir kez daha görsem derdi. Allah rahmet eylesin.

-          Evet, Allah rahmet eylesin, canım kardeşim, çok severdik birbirimizi.

-          Evlendi, bak bu büyük kızı Zeynep

-          Aaa gel bakayım kızım. Sen demek Elif’in kızısın?

-          Yanındaki de Şevval, o da Elifin, birde oğlan var Nurullah. Üç taneler pırlanta gibi hepsi maşallah.

Zeynep gelip elini öptü Gül teyzesinin, annesinin ondan sürekli bahsettiğini anlattı oda, Şevvalde geldi öptü elini sağlığını sordu nasıl diye.

-          İyiyim kızım şükür bu günümüze, sizleri gördüm ya Allaha ne kadar şükretsem az.

Nezaket abla kendisinden bir türlü haber alamadıklarını, son son ablandan biraz bir şeyler duyduklarını anlattı. Sıkmamak içinde sıkıntılı mevzuları açmadı hiç.

-          Ben istemedim Nezaket abla

-          Anlıyorum kızım

-          Çok kırgındım, biliyorsun

-          Deşmeyeyim yaralarını bu acı günümüzde

-          Yok, benim acı günüm değil, bilakis en mutlu günüm abla, yalan söylemeyeceğim. Çok mutluyum bu gün, Allah herkesin hesabını öbür dünyada görecektir.

-          Öyle kızım

-          Sizleri gördüm, bu kızcağızları gördüm, daha ne isterim şükür Rabbime.

Oradan buradan sohbet bir hayli sürdü. Erkekler geldi bir bir, bazıları Gülü görmek için gelip çıktı, ağabeyleri de vardı içlerinde çok içten davranmadı hiç birine. Ama küs de durmadı yanlarındayken. Nurullah ta gelip elini öptü Gül teyzesinin, geçmiş olsun dedi.

-          Kıvırcık

Diye sevdi Gül teyzesi onun başını, saçları kıvır kıvırdı. Sıcakkanlı güler yüzlü bir çocuktu annesi gibi. Sonra enişte geldi ablasının kocası,

-          Gidelim mi ne diyorsunuz?

Ayşe atıldı hemen

-          Nere gidiyorsunuz? Hiçbir yere bırakmam

-          Trabzon’da kalalım, yarın yine geliriz!

-          Hayır, gitmeyin bizde yer yataklarını açalım hasret gideririz birlikte, hadi lütfen

Kırmadı, tamam dedi, kadınlardan büyük bölümü Ayşelerin evine geçtiler. Erkeklerde köyün diğer evlerine dağıldı. Kız arkadaşlar aynı evde toplandı, gülün ablası da verdiği, sözü tuttu gülden ayrılmadı. O gece hiç kimse uyuyamadı, uzun hasretin ardından gül dönmüş, hayat hikâyesini paylaşmıştı arkadaşları, dostlarıyla. Küçücük kızlar bile dibinden hiç ayrılmadı. Elifin kızları bir kenardan bu trajediyi izliyorlardı. Zeynep sulu gözlü bir kız, hemen her şeye ağlıyor, şevval ona arada kendisine hâkim olmasını telkin ediyordu.

Köyünden, ailesinden, arkadaşlarından koparılan küçük kız ayrıldıktan sonra başına neler gelmişse bir bir anlattı orada toplanan insanlara. Belki başında biraz acı çektiğini düşünebilirdi köydekiler ancak bu denli bir zulmü onlarda duymayı beklemiyorlardı. Herkesin içinde bir hasret vardı o ana dek, o hasrete birde çektiği çileleri ekledi arkadaşları ve onu sevenler. En çok da Nezaket abla üzüldü bu kızın başına gelenlere, çocukluğu elinde geçmiş sayılırdı, bahçeden hiç ayrılmazlardı kızıyla birlikte. Herkes bir hayli kederlenmiş ve yeterince ağlamıştı, ağlamayan bir tek Gül’dü içlerinde o tüm hikâyesini hiç ağlamadan bir çırpıda anlattı. Yaşarken o kadar ağlamıştı ki artık ağlamaya mecali kalmamıştı

Ertesi sabah erken uyananlar büyük salonu terk edip kimi mutfağa, kimi başka yerlere çekildi, kahvaltıya kadar yatağında gözünü tavana dikmiş Gül ve bir iki uykucu kalmıştı. Ayşe salona girip onları da bu tembellikten uyandırdı.

-          Hadi kalkın bakalım tembeller, sofra hazırlanacak, toparlayalım buraları

Yüzü neşe dolu kadın kızlarında yardımıyla yer yataklarını bir bir toparladı. Sofrayı hazırlayıp iki sini üzerinde mükellef bir kahvaltı yaptırdı misafirlerine. Ardından çocuklar bir çırpıda sofraları kalanları kaldırdı yerden, Gül pikenin üzerine geçmiş oturmuş kendisine gelen insanlarla hasret gideriyordu bir bir. Ayşe bir kez daha sarıldı en yakın arkadaşına öptü koca yanaklarından, kocamıştı hayalindeki küçük kız. 

“ Mutluyum dedi, mutluyum. Üzülmüyorum artık hiçbir şeye”, yüzünde güller açtı Gül’ün. Sanki çocukluğuna dönmüştü, arkadaşları, dostları, çoluk çocuk daha ne isteyebilirdi ki hayattan. Tüm yaşananların ardından, Allah ona şifa niyetiyle bu mutlu anları bahşetmişti. Mutluydu, herkese neşe saçan o oldu koca salonda, kimsenin gülmeye niyeti yokken ona bakanlar neşeyi, sevinci yükleniyorlardı. Gözlerinin içi gülüyordu Gül’ün, tam göremese de.

Bir ay kaldı döndüğü kendi topraklarında, bazen Trabzon’da ablalarının yanında kalıyor bazen de dönüp köye geliyordu. İyi hasret giderdi köyünde, kızlarını arayıp sürekli sağlığının iyi olduğunu onu merak etmemelerini tembih ediyordu.

Onu sıkan, boğan bir şey kalmadığını hisseti, artık hiçbir şey onu rahatsız etmiyordu. Ne bu topraklar, ne evler, ne kavak ağaçları. Ne İstanbul’dan gelen yengesi, ne köydeki erkeklerin kendisine acıyan gözlerle bakması onu rahatsız etmiyordu. 

Oysa gelmeden önce görecekleri karşısında daha da huzursuz olacağını, her bir şeyin onu yeniden inciteceğini ve acısını tazeleyeceğini düşünmüştü. Şimdi içinde sadece tatlı bir mutluluk kalmıştı, başka bir şey değil. Güzel günler yaşadı tas tamam, her bir hatıra onu yeniledi, daha mutlu etti eskisinden. 

Sevgiyle baktı her bir yana, yeşile, ağaca, havaya, kuşlara. Bahçe çitlerine, Serender’e baktı. Mutluydu her bakışı bir mutluluk katıyordu içindeki sevinç yumağına, mutluydu. Gezinen tavuklar, ardındaki koşuşan civcivler mutluydu. Toprak yola vurulan Traktörler mutluydu ya da ona öyle geliyordu. Kertenkeleler yuvalarından bir hışımla ayrılıp yeşilliklerin içine dalarken mutluydu, yemek taşıyan komşuları mutlu. İyi şeyler çabuk biter, bitmişti vakti yeniden uçma vakti gelmişti.

 

Bir yıl sonra…

Tüm çocuklarını alıp gelmişti Gül. Döndüğünde yaşadıklarını anlatmış, bu köyü, arkadaşlarını görmelerini istemişti. Çocukları annelerinin isteklerini geri çevirmediler. Her ne kadar köyü hiç görmemiş olsalar da sürekli dinliyorlar, neredeyse tanıyorlardı. Onlar da sevmiş, eş dostla tanışmış, iyi ilişki kurmuşlardı bu insanlarla. Engelli oğlu ilgi odağı olmuştu ahalide, gören sevgi gösteriyor, onunla vakit geçiriyordu. Kızları köyün hanımları tarafından çok sevilmiş rahat bırakılmıyordu. Ayşe etraflarında dört dönüyor bir istekleri arzuları olursa tas tamam yerine getiriyordu. Ayşe’nin, Elif’in kızları da yalnız bırakmıyor her yöreyi gezdiriyorlardı bu kızlara. Mutluluk bu aileyi biraz geç yakalamıştı, ama bırakmaya niyeti yoktu anlaşılan.

Gül’ün ablaları, ağabeyleri çocuklara çok alışmışlardı, kocaman olmuşlar. İlgilerini eksik etmiyorlar sahipleniyorlardı, belki eksik bıraktıkları tarafları tamamlamaktı niyetleri, içlerindeki ateşi söndürmek.

Gül köydeki evlerinin önünde tahtadan yapılmış alçak bir iskemlede oturuyordu, güneş havayı iyice kızdırmıştı, bahçedeki ağaçlar güneşin kimseyi rahatsız etmemesi için tüm dallarını yaydıkça yaymışlardı.

Hatice annesinin yıllar sonra yakaladığı mutluluğun bozulmasını istemiyordu, onu ilk kez mutlu görüyordu. Otuz beş yıl geçmiş, annesini bir kez dahi gülerken sevinç içerisinde görmemişti. Annesine bu durumdan bahsetti, Orhan’ı alıp Almanya’ya dönmek istediğini, kardeşlerine sahip çıkarsa burada kalmak isteyip istemediğini sordu. En azından yaz aylarında, buna ihtiyacı olduğunu anlattı annesine. Birkaç itirazdan sonra o da kabul etti bu talebi.

Kardeşlerini alıp döndü Hatice bir ay sonra, annesi ilk kez ayrılıyordu çocuklarından ama gözü arkada değildi artık. Kocaman iki tane kız çocuğu büyütmüştü ve hepside maşallah ilgili, görgülü, ahlaklı çocuklardı, razıydı onlardan.

Sonra her yaz aylarını ya Trabzon’da ya da köyünde geçirdi Gül. Bazen çocukları gelmezdi, kendisi çıkar gelir, bazı da onlarla birlikte dönerdi. Hem köylü, hem arkadaşları iyice alışmışlardı neşe saçan bu kadına. Ona uğramadan gitmezdi kimseler işlerine, uğrayıp hal hatır sorarlardı köydeyse. 

Gül yaslandığı değneğinden oynayan çocukları seyrediyordu, onların sevinci içini kaplamış, yüzüne bir tebessüm kondurmuş, onların neşesiyle neşelenmişti. Çok geçmeden kendi çocukluğuna dalı verdi. Sanki oynayan kendi arkadaşlarıydı ve o da oyunun içine dâhil olmuştu. Arkadaşlarıyla neşe içerisinde oyun oynamaya başladı, tıpkı çocukluğundaki gibi. Ayşe, Elif, Sümeyye hepsi birlikte oyunun içinde en sevdikleri saklambaç oyunundaydılar.

-          Ayşeeee

Döndü çocuklar sesin geldiği yöne, içlerindeki sevinci karşılarındaki yaşlı kadına bahsettiler…

derin bir sessizlik...



Yorumlar